İngilizcede En Çok Kullanılan 3000 Kelime, Anlamları ve Örnek Cümleler


İngilizcede en çok kullanılan ilk 3000 kelime Türkçe anlamları ile verilmiş ve örnek cümlelerde kullanılmıştır;

1- a
(herhangi) bir
a book, a car , a movie (bir kitap, bir araba, bir film)
2-abandon ; (fiil)
terk etmek, bırakmak, vazgeçmek, yüzüstü bırakmak
The children have been abandoned by their mother.   (Çocuklar anneleri tarafından terk edildi.)
3-ability; (isim)
yetenek, beceri, kabiliyet, hüner
She has some musical ability.   (Onun biraz müzik yeteneği var.)
4-able; (sıfat)
yetenekli,  hünerli, yapabilen, becerikli,
You must be able to speak German for this job.   (Bu iş için Almanca konuşuyor olabilmelisin.)
5-abortion; (isim)
kürtaj, bebek aldırma,çocuk düşürme
She decided to have an abortion.  (O, kürtaj yaptırmaya karar verdi.)
6- about; (zarf, edat)
üzere, yaklaşık, hemen hemen,aşağı yukarı,   hakkında (ed.)
I was very sorry to hear about your sister. (Kardeşin hakkında duyduklarıma çok üzüldüm.)
7- above; (zarf, sıfat)
zf; üzerine, yukarıda, üstünde ,üzerinde     s.; yukarıdaki, yukarıda geçen
The birds were flying above the clouds. (Kuşlar bulutların üstünde uçuyorlardı.)
8- abroad; zarf, sıfat)
zf.; yurt dışında    s.; dışarı, dış ülke , yurt dışı
She worked abroad for a year. ( Bir yıl yurt dışında yaşadı.)
9- absence; (isim)
bulunmama, yokluk, olmayış
They didn’t notice his absence. (Onun yokluğunu fark etmediler.)
10) absolute; (isim, sıfat)
i. ;mutlak  s.; salt,mutlak, kati, kesin
I want absolute silence during the lesson. (Ders süresince mutlak sessizlik istiyorum.)
11) absolutely; (zarf)
kesinlikle, mutlaka, tamamıyla, muhakkak
It is absolutely an extraordinary situation. (Bu kesinlikle olağanüstü bir durum.)
12) absorb; (fiil)
emmek,içine çekmek, soğurmak, özümsemek, anlamak
Plants absorb oxygen. (Bitkiler oksijen emer.)
13) abuse; (isim, fiil)
i.; suistimal, taciz   f.; suistimal etmek, kötüye kullanmak,
She suffered years of physical abuse. (Yıllarca fiziksel tacize uğradı.)
14) academic; (isim, sıfat)
i.; öğretim görevlisi   s.; akademik, bilimsel
The new academic year starts in October. (Yeni akademik yıl ekim ayında başlıyor.)
15) accept; (fiil)
kabul etmek, kabullenmek, onaylamak
She has decided not to accept the job. ( İşi kabul etmemeye karar verdi.)
16) access; (isim, fiil)
i.; erişme, erişim, giriş  f.; erişmek,
You need a password to access the confidential information. (Gizli bilgilere erişmek için bir şifren olması gerek.)
17) accident; (isim)
kaza , arıza, rastlantı, beklenmedik olay
The accident happened at 5 a.m. (Kaza sabah saat 5’te oldu.)
18) accompany; (fiil)
eşlik etmek, yanında olmak, , arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek
Her husband accompanied her on the trip. (Gezide kocası ona eşlik etti.)
19) accomplish; (fiil)
başarıyla tamamlamak, becermek, sonuçlandırmak, üstesinden gelmek
Mission accomplished. (Görev başarıyla tamamlandı.)
20) according; (isim, zarf)
i.; uyma   f.; uyarak, uygun olarak, göre
Everything went according to his instructions. (Her şey onun talimatlarına uygun olarak ilerledi.)
21) account; (isim, fiil)
i.; hesap , hesap verme  f.; açıklamak, hesap vermek, saymak
I don’t have a bank account. (Banka hesabım yok.)
22) accurate; (sıfat)
kesin, doğru, tam, hatasız
This watch is not very accurate. (Bu saat  çok doğru değil.)
23) accuse; (fiil)
suçlamak, suçlamada bulunmak, itham etmek
He accused him of lying. ( Onu yalan söylemekle suçladı.)
24) achieve; (fiil)
başarmak, elde etmek, ulaşmak, üstesinden gelmek
He had finally achieved great success. (Sonunda büyük başarı elde etti.)
25) achievement; (isim)
başarı, başarma, elde etme,kazanım
It was a remarkable achievement for such a young student.  (Bu, böylesine genç bir öğrenci için olağanüstü bir başarıydı.)
26) acid; (isim, sıfat)
i.; asit, ekşime  s.; ekşi
Acid can damage things. (Asit zarar verebilir.)
27)acknowledge; (fiil)
kabul etmek, kabullenmek, tasdik etmek, beyan etmek
It is generally acknowledged to be wrong. (Bu genel olarak yanlış olarak kabul edilir.)
28) acquire; (fiil)
elde etmek, edinmek, kazanmak, sahip olmak
She has acquired a good knowledge of History.  (Tarih konusunda iyi derecede bilgi sahibi oldu.)
29) across; (fiil, edat, zarf)
f.; boydan boya geçmek  ed.; karşısında     zf.;karşıdan karşıya
The hospital is right across the bank. (Hastane bankanın tam karşısında.)
30) act; (fiil, isim)
f.; davranmak, hareket etmek, rol oynamak, yalandan yapmak    i.; yasa, eylem
Don’t act like sorry.  (Üzgünmüş gibi davranma.)
31) action; (isim)
eylem, aksiyon, dava, fiil, davranış
Everyone must take responsibility for their actions. (Herkes davranışlarının sorumluluğunu almalı.)
32)active; (sıfat)
etkin, faal, aktif, çalışkan
She takes an active part in this project. (Bu projede aktif rol alıyor.)
33)activist; (isim)
aktivist, eylemci
The human rights activists are organizing a demonstration this week. (İnsan hakları aktivistleri bu hafta bir eylem düzenliyor.)
34) activity; (isim)
etkinlik, faaliyet, işlem, fiil
The club provides a wide variety of activities. (Klüp çok çeşitli aktiviteler sunmaktadır.)
35) actor; (isim)
oyuncu, erkek oyuncu, aktör,artist,
He is a world famous actor. (Dünyaca ünlü  bir aktördü.)
36)actress; (isim)
oyuncu, kadın oyuncu, aktris, artist
She wants to be an actress when she grows up. (Büyüyünce aktris olmak istiyor.)
37) actual; (sıfat)
asıl, gerçek, hakiki, doğru, aktüel
The actual cost was higher than he expected. (Gerçek tutar beklediğinden daha yüksekti.)
38) actually; (zarf)
aslında, fiilen, gerçekte, sahiden
What did he actually say?   (Gerçekten ne söyledi?)
39)ad; (isim)
reklam, ilan, duyuru
We put an ad in the local newspaper. (Yererl gazeteye reklam verdik.)
40)adapt; (fiil)
adapte etmek, uyarlamak, uymak , uyum sağlamak
We should adapt quickly to the new system. (Yeni sisteme hızlıca uyum sağlamalıyız.)
41) add; (fiil)
eklemek, ilave etmek, katmak , toplamak
Do you want to add your name to the list? (İsmini listeye eklemek ister misin)
42) addition; (isim)
ek, ekleme, ilave, toplama, katma , eklenti
The last additions were done last night. (Son eklemeler dün gece yapıldı.)
43) additional; (sıfat)
ek , ilave, ilaveten
The company provided an additional 5 million dollars to this project.( Şirket, bu proje için ilave 5 milyon dolar sağladı.)
44) address; (fiil, isim)
f.; hitap etmek, konuşma yapmak, göndermek, değinmek, adres yazmak   i.; adres, söylev, hitap, konuşma
I gave my address and phone number. (Adresimi ve telefon numaramı verdim.)
45)adequate; (sıfat)
yeterli, uygun, kafi
There is not an adequate supply of water in Africa.  (Afrika’da yeterli su tedariği bulunmamakta.)
46) adjust; (fiil)
ayarlamak, uydurmak, uyarlamak adapte olmak,
I couldn’t adjust to living alone. (Yalnız yaşamaya uyum sağlayamadım.)
47)adjustment; (isim)
ayar, ayarlama, uydurma, düzenleme, adaptasyon
We should make a few adjustments to the project. (Projeye birkaç düzenleme yapmalıyız.)
48) administration; (isim)
yönetim, idare, yöneticilik, idarecilik
The school administration will organize a picnic at the weekend. ( Okul yönetimi hafta sonu bir piknik organize edecek.)
49) administrator; (isim)
yönetici, idareci, müdür,
The hospital administrator was suspended for a while. (Hastane yöneticisi bir süreliğine görevden uzaklaştırıldı.)
50) admire; (fiil)
hayran olmak, beğenmek,
I really admire your recent works. (Son çalışmalarınıza gerçekten hayranım.)
51) admission; (isim)
itiraf, kabul, giriş izni, teslim
A lot of countries are applying for admission to the European Union. (Birçok ülke Avrupa Birliği’ne kabul için başvuruda bulunuyor.
52) admit; (fiil)
itiraf etmek, kabul etmek, izin vermek, teslim etmek
Don’t be afraid to admit your mistakes. (Hatalarını itiraf etmekten korkma.)
53)adolescent; (sıfat, isim)
s.; ergen, ergenlik çağında olan, genç  i.; yeni yetme, delikanlı
Adolescents may have problems with their parents in this period.  (Erkenlik çağındaki gençlerin bu dönemde aileleriyle sorunları olabilir.)
54) adopt; (fiil)
evlat edinmek, benimsemek, kabul etmek, sahiplenmek
A childless couple has adopted a baby. (Çocuğu olmayan çift, bir bebek evlat edindi.)
55) adult; (isim, sıfat)
i.; yetişkin   s.; ergin, yetişkin
Why don’t you act like an adult? (Neden bir yetişkin gibi hareket etmiyorsun?)
56) advance; (fiil, isim)
f.; ilerlemek, geliştirmek, gelişim göstermek    i.; ilerleme, terfi
Do you follow the recent advances in medical science? ( Tıp alanındaki son gelişmeleri takip ediyor musun?)
57) advanced; (sıfat)
ileri, gelişmiş, ileri derecede
England is an industrially advanced country. (İngiltere sanayi bakımından gelişmiş bir ülkedir.)
58) advantage; (isim)
yarar, fayda, avantaj,
You will have an advantage if you prepare well. (Eğer iyi hazırlanırsan avantajın olacak.)
59) adventure; (isim, fiil)
i.; macera , serüven, risk     f.; tehlikeye atmak, riske atmak
She likes reading adventure stories. (Macera hikayeleri okumayı sever.)
60) advertising; (isim)
reklam, tanıtım, reklamcılık
Alcohol advertising has been banned. (Alkol reklamı yasaklandı.)
61) advice; (isim)
öğüt, nasihat, tavsiye,danışma
I will give you some advice for this job. ( Sana bu iş için biraz tavsiye vereceğim.)
62) advise; (fiil)
öğüt vermek, nasihat etmek, tavsiyede bulunmak, danışmak
I advise you to  be careful. (Size dikkatli olmanızı tavsiye ederim)
63) adviser; (isim)
danışman, akıl hocası, rehber, kılavuz, müşavir
You should find a special adviser for children’s education. ( Çocukların eğitimi için özel bir danışman bulmalısın.
64) advocate; (isim, fiil)
i.; avukat, savunucu  f.; desteklemek, müdafaa etmek , savunmak
Many experts advocate that sleeping early is good for health. (Birçok uzman, erken uyumanın sağlık için faydalı olduğunu savunuyor.)
65) affair; (isim)
mesele, vaka, ilişki
She is having an affair with her colleague . (Meslektaşıyla ilişkisi var.)
66) affect; (isim, fiil)
i.; duygulanım, heyecan   f.; etkilemek, duygulandırmak, gibi davranmak
Her opinions affected my decision. (Onun görüşleri kararımı etkiledi.)
67) afford; (fiil)
satın almaya gücü yetmek, maddi gücü yetmek
We can’t afford to go holiday this summer. (Bu yaz tatile gitmeye maddi gücümüz yetmez.)
68) afraid; (sıfat)
korkmuş, ürkmüş
Are you afraid of darkness?  (Karanlıktan korkar mısın?)
69) African; (isim, sıfat)
i.; afrika,  s.; afrika ile ilgili, afrikalı
Her mother is an African and her father is a Japanese. (Annesi Afrikalı , babası ise Japon.)
70) African-American; (isim)
afrikalı amerikalı
He lives in America but he is actually an African-American. (Amerika’da yaşıyor ancak aslında afrikalı-amerikalı.)
71) after;  (zarf, sıfat)
zf.; sonra, ardından, arkasından   s.; sonraki, sonra gelen
We will go shopping after lunch. (Öğle yemeğinden sonra alışverişe gideceğiz.)
72) afternoon; (isim)
öğleden sonra
I have a meeting on Monday afternoon. (Pazartesi öğleden sonra topantım var.)
73) again; (zarf)
tekrar, yeniden, bir daha
Can you say again? I couldn’t understand. (Tekrar söyler misin? Anlayamadım.)
74) against; (edat, zarf)
ed.; karşı , aykırı, aleyhinde  zf.; -e doğru, ters olarak
That’s against the law.  (Bu yasaya aykırı.)
75) age; (isim, fiil)
i.; yaş, çağ   f.; yaşlanmak,eskimek
When I was your age, I was already finished school. (Senin yaşındayken okulu çoktan bitirmiştim.)
76) agency ; (isim)
acenta, ajans
We are working with the local travel agancy. (Yerel seyehat acentası ile çalışıyoruz.)
77) agenda; (isim)
gündem, gündemde olan konular , ajanda
Did you have any information about  the meeting’s agenda? ( Toplantının gündemi hakkında bilgin var mı?)
78) agent; (isim)
acente, temsilci, ajan, vekil
Did you call the travel agent? (Seyehat acentasını aradın mı?)
79) aggressive; (sıfat)
agresif, saldırgan, kavgacı
She gets aggressive when she’s hungry. (Acıkınca agresifleşiyor.)
80) ago; (zarf)
önce
I went to Spain a long time ago. (İspanya’ya çok uzun zaman önce gittim.)
81) agree; (fiil)
aynı fikirde olmak, kabul etmek, hemfikir olmak , mutabık omak
Sometimes I agree with her ideas. (Bazen onun görüşleriyle aynı fikirde oluyorum)
82) agreement; (isim)
anlaşma, sözleşme, uzlaşma, mutabakat
The agreement was signed by the member countries. (Anlaşma, üye ülkeler tarafından imzalandı.)
83) agricultural; (sıfat)
tarımsal, zirai
Agricultural production has been raised for the last ten years. (Son on yıldır tarımsal üretimde artış meydana geldi)
84) ah; (ünlem)
of , ah, vah
Ah, this is delicious. (Of, bu çok lezzetli.)
85) ahead; (zarf, sıfat)
zf.; ilerde, leriye     s.; öndeki
I will walk ahead. (İleriye yürüyeceğim)
86) aid; (isim, fiil)
i.; yardım , yardımcı   f.; yardım etmek,
I joined a medical aid programme. (Tıbbi yardım programına katıldım)
87) aide; (isim)
emir kulu, emir yaveri,  yardımcı
She worked as nurse’s aid for three years. (3 yıl hemşire yardımcısı olarak çalıştı.)
88) AIDS (isim)
aids
AIDS research have been done for years in this institute. (Bu enstitüde AIDS araştırması yıllardır yapılıyor.)
89) aim; (isim, fiil)
i.; hedef, amaç     f.; amaçlamak , hedeflemek
His main aim in life is to earn a lot of money. (Onun hayattaki asıl hedefi çok para kazanmak.)
90) air; (isim, fiil)
i.; hava   f.; havalandırmak   – to be on air : yayında olmak
I need some fresh air, let’s go out. (Biraz temiz havaya ihtiyacım var, haydi dışarı çıkalım.)
91) aircraft; (isim)
uçak, hava taşıtı
This aircraft can carry 300 people. (Bu uçak 300 kişi taşıyabilir.)
92) airline; (isim)
havayolu
I prefer international airlines. (Uluslararası havayollarını tercih ediyorum.)
93) airport; (isim)
havalimanı, havaalanı
We should get to the airport before the flight time. (Uçuş zamanından önce havaalanında olmalıyız.)
94) album; (isim)
albüm, plak
Young singer released a new album last week. (Genç şarkıcı geçen hafta yeni bir albüm çıkardı.)
95) alcohol; (isim)
alkol, içki
Alcohol is vitally dangerous for the liver.
96) alive; (sıfat, zarf)
s.; canlı, sağ  zf.; canlı canlı
Is your grandfather still alive? (Senin büyükbaban hala sağ mı?)
97) all; (isim, zamir, sıfat , zarf)
i.; bütün, tümü , her şey    zm.; hepsi      s.; bütün, tamamı    zf.; bütünüyle , tamamıyla
His all relatives attended his wedding. (Düğününe bütün akrabaları katıldı.)
98) alliance; (isim)
ortaklık, ittifak, müttefiklik, antlaşma
The government is now in alliance with the non governmental organizations. (Hükümet şuanda sivil toplum kuruluşları ile ortaklık içerisinde.)
99) allow; (fiil)
izin vermek
You are not allowed to go out until you finish your homework. (Ödevini bitirene kadar dışarı çıkmaya izinli değilsin.)
100) ally; (isim, fiil)
i.; müttefik ülke, müttefik     f.; katılmak, birleşmek
The Britain was the ally on World War I . (İngiltere I. Dünya Savaşı’nda müttefik ülkeydi.)
101) almost; (zarf)
neredeyse, az kalsın, yaklaşık olarak
The cat was almost catching the mouse. (Kedi neredeyse fareyi yakalıyordu.)
102) alone; (sıfat, zarf)
s.; yalnız, tek, kimsesiz   zf.; sadece, yalnızca, tek başına
My parents are going out , I will be alone at home. (Annem ve babam dışarı çıkıyor, bugun evde yalnız olacağım.)
103) along; (zarf)
boyunca, süresince, baştan sona, kıyısında(yol, nehir vs.)
We walked along the river. (Nehir kıyısında yürüdük.)
104) already; (zarf)
zaten, çoktan, evvelce, halihazırda
She’s already late. (zaten geç kaldı.)
105) also; (zarf)
ayrıca, hem de , aynı zamanda
She also takes dance lessons . (Aynı zamanda dans dersleri de alıyor.)
106) alter; (fiil)
değiştirmek, evirmek, başkalaşmak
She altered so much, I cant recognize her anymore. (Çok değişti, artık onu tanıyamıyorum)
107) alternative; (isim, sıfat)
i.; alternatif, seçenek      f.; diğer, alternatif, başka
There is always an alternative if you think carefully. (Dikkatlice düşünürsen her zaman bir alternatif vardır.)
108) although; (bağlaç)
e rağmen, karşın, -diği halde, olmasına rağmen
Although it was raining, the weather was warm. (Yağmur yağmasına rağmen hava ılıktı.)
109) always ; (zarf)
her zaman, daima
She always listens her mother’s advices. (Her zaman annesinin tavsiyelerini dinler.)
110) AM   (fiil, isim)
f.; olmak   i.; öğleden önce
It was 10 a.m. When  I woke up. (Uyandığımda saat öğleden önce 10’du.
111) amazing; (isim, sıfat)
i.; şaşırtma   s.; inanılmaz, şaşırtıcı, hayrete düşüren
The dance show was amazing. (Dans gösterisi inanılmazdı.)
112) American; (sıfat, isim)
s.; amerikan   i.; amerikalı
Her second husband was an American. (İkinci kocası Amerikalıydı.)
113) among; (edat)
arasında, ikiden fazla şey arasında
I found this picture among his things. (Bu resmi eşyalarının arasında buldum.)
114) amount; (isim, fiil)
i.; miktar, meblağ, tutar  f.; toplama ulaşmak
We’ve had an enormous amount of money from this job. (Bu işten büyük miktarda para kazandık.)
115) analysis; (isim)
analiz, çözümleme, irdeleme, tahlil
The urine samples are sent to the laboratory for analysis. (İdrar örnekleri tahlil için laboratuara gönderilir.)
116) analyst; (isim)
analiz uzmanı, analist, çözümlemeci
Food analysts are working on a new project. (Gıda analiz uzmanları yeni bir proje üzerinde çalışıyor.)
117) analyze; (fiil)
analiz etmek, çözümlemek, tahlil etmek
The students analyzed a poem in literature class. (Öğrenciler edebiyat dersinde şiir çözümlemesi yaptılar.
118) ancient; (sıfat)
eskiden kalma, antik,eski
The movied was about the people who lived in ancient Greece. ( Film antik Yunanistan’da yaşayan insanlar hakkındaydı.)
119) and; (bağlaç)
ve, ile
Can he read and write in German? (Almanca okuyabiliyor ve yazabiliyor mu?)
120) anger; (isim, fiil)
i.; öfke, hiddet, kızgınlık    f.; öfkelendirmek, hiddetlendirmek
His anger was terrifying. ( Öfkesi korkutucuydu.)
121) angle; (isim, fiil)
i.; açı, bakış açısı     f.; çarpıtmak, saptırmak
You should think about this issue from different angles. (Bu konuyu farklı bakış açılarından düşünmelisin.)
122) angry; (sıfat)
kızgın, hiddetli, öfkeli
I was angry with you for making such stupid mistakes. (Böylesine aptal hatalar yaptığın için sana kızdım.)
123) animal; (isim, sıfat)
i.; hayvan   s.; hayvani, hayvanca
This product has not been tested on animals. (Bu ürün hayvanlar üzerinde test edilmemiştir)
124) anniversary; (isim)
yıldönümü
Our grandparents are celebrating their 50th. Wedding anniversary. (Büyükanne ve büyükbabamız 50. evlilik yıldönümlerini kutluyor.
125) announce; (fiil)
duyurmak,tebliğ etmek, ilan etmek, anons yapmak
The government announced the new economic plan. (Hükümet yeni ekonomik planı duyurdu.)
126) annual; (isim, sıfat)
i.; yılda bir kez gerçekleşen etkinlik      s.; yıllık, her yıl, senelik
The annual growth rate is 6%  in agriculture.  (Tarımdaki yıllık büyüme oranı %6.)
127) another; (zamir, sıfat)
zm.;  başka, başkası   s.; farklı, öbür
I need another pen, it doesn’t write. (Başka bir tükenmez kalem gerek, bu yazmıyor.)
128) answer; (isim, fiil)
i.; cevap, yanıt, çözüm     f.; yanıtlamak, cevap vermek , cevaplamak
Please answer these questions in ten minutes. (Lütfen soruları on dakika içinde cevaplayınız.)
129) anticipate; (fiil)
merakla beklemek, ummak, sezmek
We anticipate that the sales will rise. (Satışların artacağını umuyoruz.)
130) anxiety; (isim)
kaygı, tasa , endişe , anksiyete
You should share your anxieties with your doctor. (Endişelerini doktorunla paylaşmalısın.)
131) any; (sıfat, zarf, zamir)
s.; her, bazı, hiçbir     zf.; biraz ,hiç    zm.;  herhangi bir
Are there any problems? (Herhangi bir sorun var mı?)
132) anybody; (isim, zamir)
i.; herhangi biri   zm.; kimse, birisi, hiç kimse
Is there anybody who can help us? (Bize yardımcı olabilecek kimse var mı?)
133) anymore; (zarf)
artık, bundan böyle, daha fazla
I don’t drink coke anymore. (Artık kola içmiyorum.)
134) anyone; (zamir)
herhangi biri, birisi, herkes, hiç kimse
The question is so simple that anyone can solve it. (Soru o kadar kolay ki herkes çözebilir.)
135) anything; (zamir)
hiçbir şey, hiçbiri, hiçbir , her şey
I am so hungry, I can eat anything.( Çok açım, her şeyi yiyebilirim.)
136)anyway; zarf
neyse, nasıl olsa, zaten
Anyway, let’s change the topic. (Neyse, konuyu değiştirelim.)
137) anywhere; (zamir, zarf)
zm.; bir yer    zf.; herhangi bir yer, her yer
I have never been anywhere outside Turkey. (Türkiye dışında herhangi bir yerde hiç bulunmadım.)
138) apart; (zarf, sıfat)
zf.; ayrı olarak, ayrı bir yere, bir tarafa     s.; ayrı
I am living apart from my family now. (şuan ailemden ayrı yaşıyorum.)
139) apartment; (isim)
apartman dairesi, daire, oda
She lives in an apartment in New York. (New York’ta bir apartmanda yaşıyor.)
140) apparent; (sıfat)
belirgin, bariz, belli , göze çarpan
It was apparent that she was really upset. (Gerçekten üzgün olduğu belliydi.)
141) apparently; (zarf)
görünürde, anlaşılan , görünüşe bakılırsa
I thought you lost the keys , but apparently you did not. (Anahtarları kaybettiğini düşünmüştüm ancak görünüşe bakılırsa kaybetmemişsin.)
142) appeal; (fiil, isim)
f.; başvurmak, cazip gelmek, temyiz etmek   i.; başvuru, temyiz, cazibe
The interior design of the house appealed me. (Evin  iç dizaynı bana cazip geldi.)
143) appear; (fiil)
gözükmek, belirmek, belli olmak
It appears to be an amazing story. (Etkileyici bir hikaye gibi gözüküyor.)
144) appearance; (isim)
görünme, görünüş, görünüm
She didn’t like her appearance when she was a teenager. (Ergenlik döneminde görünüşünü hiç beğenmezdi.)
145) apple; (isim)
elma
I will pick some apple. (Biraz elma toplayacağım.)
146) application; (isim)
başvuru, uygulama, müracaat
Your application is accepted. (Başvurunuz kabul edildi.)
147) apply; (fiil)
başvurmak, uygulamak, müracaatta bulunmak
If you apply for this job, you must fill up the form. (Eğer bu işe başvurmak istiyorsanız formu doldurmalısınız.)
148) appoint; (fiil)
atamak, tayin etmek,  görevlendirmek , belirlemek
They have appointed a new teacher. (Yeni bir öğretmen atadılar.)
149) appointment; (isim)
atama, tayin, görev, randevu
I have a dentist appointment tomorrow. (Yarın dişçi randevum var.)
150) appreciate; (fiil)
takdir etmek, beğenmek, değerini artırmak , kıymet bilmek
I appreciate your effort. (Çabanı takdir ediyorum.)
151) approach; (fiil, isim)
f.; yaklaşmak, ulaşmak    i.; yaklaşım
As you approached to the west, you’ll see the sea. (Batıya yaklaştıkça denizi göreceksin.)
152)appropriate; (sıfat)
s.; uygun, yerinde, münasip
These jeans are not appropriate for work. (Bu pantolonlar iş için uygun değil.)
153) approval; (isim)
onay, tasdik, tasvip, uygun bulma
I can’t say anything without my parent’s approval. (Anne babamın onayı olmadan bir şey söyleyemem.)
154) approve; (fiil)
onaylamak, tasvip etmek, uygun bulmak
She doesn’t approve my univercity choice. (Üniversite seçimimi uygun bulmuyor.)
155) approximately; (zarf)
yaklaşık olarak , aşağı yukarı
The journey  took approximately five hours. (Yolculuk yaklaşık beş saat sürecek.)
156) Arab; (isim)
arap, arabistanlı
She had an Arab friend in Egypt. (Mısır’da arap arkadaş edindi.)
157) architect; (isim, fiil)
i.; mimar   f.; tasarlamak
He worked as an architect for long years. (Uzun yıllar mimar olarak çalıştı.)
158) area; (isim)
bölge, alan ,arazi
Don’t go away from this area. (Bu bölgeden uzağa gitme.)
159) argue; (fiil)
tartışmak, itiraz etmek, çekişmek
We’re always arguing with each other about some issues. (Bazı konular hakkında sürekli birbirimizle tartışıyoruz. )
160) argument; (isim)
tartışma, iddia, kanıt
I don’t want argument anymore. (Artık tartışma istemiyorum.)
161) arise; (fiil)
ortaya çıkmak, kaynaklanmak,yükselmek
New crisis have arisen. (Yeni sorunlar ortaya çıktı.)
162) arm; (isim, fiil)
i.; kol , güç, cephane  f.; silahlandırmak , destek olmak
She broke her arm in an accident. (Kazada kolunu kırdı.)
163) armed; (sıfat)
kollu, ateşli, silahlı
The robber was armed. (Soyguncu silahlıydı.)
164) army; (isim)
ordu, asker, topluluk
He wants to go into army, after finishing the school.( Okulu bitirdikten sonra orduya katılmak istiyor.)
165) around; (zarf, edat)
zf.; etrafta, çevrede , aşağı yukarı    ed.; sularında, civarında
There was no one around. (Etrafta kimse yok.)
166) arrange; (fiil)
düzenlemek, ayarlamak, hazırlamak , sıralamak
Can you arrange an appoinment for Thursday? (Perşembeye randevu ayarlayabilir misin?)
167) arrangement; (isim)
düzenleme, ayarlama, tanzim , aranjman
There are new security arrangements. (Yeni güvenlik düzenlemeleri var.)
168) arrest; (fiil, isim)
f.; tutuklamak, yakalamak   i.; yakalama, tutuklama, hapis
The thief was arrested three days after the robbery. (Hırsız, soygundan üç gün sonra yakalandı.)
169) arrival; (isim, sıfat)
i.; varma, geliş, varış, gelme       s.; gelen
Her arrival made me happy. (Onun gelişi beni mutlu etti.)
170) arrive; (fiil)
ulaşmak, varmak, gelmek
The train arrived at the station on time. (Tren, istasyona zamanında vardı.)
171) art; (isim, sıfat)
i.; sanat, hüner, sanat eseri      s.; sanatsal
Are you interested in modern arts? (Modern sanatlarla ilgileniyor musun?)
172) article; (isim)
makale, eşya, yazı, bent , madde , hukukta kanun maddesi
Have you read the article about the technological developments? (Teknolojik gelişmeler hakkındaki makaleyi okudun mu?
173) artist; (isim)
artist, sanatçı, ressam sanatkar
His favorite artist is Van Gogh. (En beğendiği ressam Van Gogh.)
174) artistic; (sıfat)
artistik, sanatsal
They made some artistic arrangements. (Bazı sanatsal düzenlemeler yaptılar.)
175) as; (zarf, edat,bağlaç)
zf.; olarak  ed.; kadar, gibi , rağmen   bağ.; olduğundan, -dıkça, -dığı için ,çünkü
I work as a general director at a firm. (Bir firmada genel müdür olarak çalışıyorum.9
176) Asian; (isim, sıfat)
i.; asyalı, asya    s.; asya ile ilgili ve ona ait
She likes listening Asian music. (Asya müziği dinlemeyi sever.)
177) aside; (zarf, sıfat)
zf.; bir kenara, bir tarafa    s.; ayrı
He pulled the car aside. (Arabayı kenara çekti.)
178) ask; (fiil)
soru sormak, rica etmek, istemek
Ask me anything you want to know.  (Bana ne bilmek istiyorsan sor.)
179) asleep; (sıfat, zarf)
s.; uyuyan   zf.; uyurken, uykuda
I found him asleep in the class. (Onu sınıfta uyurken buldum.)
180) aspect; (isim)
görünüş, yön, tavır, açı , bakı
You see only one aspect of the problem. (Sorunun yalnızca tek tarafını görüyorsunuz.)
181) assault; (fiil, isim)
f.; saldırmak, hücum etmek, tecavüz etmek , taarruz etmek    i.; saldırı, tecavüz, taarruz
The woman was sexually assaulted on the street. (Kadın caddede cinsel saldırıya uğradı.)
182) assert; (fiil)
iddia etmek, ileri sürmek, açıklamak, ortaya koymak
She continued to assert her innocence. (Masumiyetini iddia etmeyi sürdürdü.)
183) assess; (fiil)
değerini biçmek, belirlemek , para miktarını tayin etmek
It is difficult to assess the needs. (İhtiyaçları belirlemek zor.)
184) assessment; (isim)
değerlendirme, düşünce
The asessment of the situation must be objective. (Bu durumun değerlendirmesi nesnel olmalı.)
185) asset; (isim)
varlık, mülk, servet , en değerli şey.
In this job, attention is the asset . (Bu işte dikkat en değerli şeydir.)
186) assign; (fiil)
vermek, devretmek, tahsis etmek, saptamak, atamak, görev vermek
Our teacher assigned each of us a different task. (Öğretmenimiz her birimize farklı bir görev verdi.)
187) assignment; (isim)
göreve atama, görev , ödev , devretme
The assaignments will be handed on Tuesday. (Ödevler Salı günü teslim edilecek.)
188) assist; (fiil, isim)
f.; yardımcı olmak, asistanlık yapmak    i.; yardım
Her daughter assists her in the kitchen. (Kızı mutfakta ona yardımcı olur.)
189) assistance; (isim)
yardım, destek
We’ll provide assistance for your education. (Eğitiminiz için destek sağlayacağız.)
190) assistant; (sıfat, isim)
s.; yardımcı   i.; asistan, yardımcı eleman
She is working as an assistant at the university. (Üniversitede asistan olarak çalışıyor.)
191) associate; (fiil, isim)
f.; ilişkilendirmek, birleştirmek    i.; iş ortağı, arkadaş
War is generally associated with guns and bombs. (Savaş genelde silah ve bomba ile ilişkilendirilir.)
192) association; (isim)
ortaklık, dernek, birlik, teşekkül
Do you have any association with them? (Onlarla bir ortaklığınız var mı?)
193) assume; (fiil)
farzetmek, varsaymak
I assume that he will be better soon. (Kısa zamanda daha iyi olacağını varsayıyorum.)
194) assumption; (isim)
farzetme, varsayım, tahmin
His assumptions were all wrong. (Bütün varsayımları yanlıştı.)
195) assure; (fiil)
 garantilemek, temin etmek, güvence altına almak , sigortalamak
I can assure you, he will be successfull. (Sizi temin ederim ki başarılı olacak.)
196) at; (zarf, edat )
zf.; üzere   ed.;üzerinde, -de,-da
I met him at school. (Onunla okulda karşılaştım.)
197) athlete; (isim)
atlet, sporcu
He is an athlete, who has medals. (O, madalyaları olan bir atlet.)
198) athletic; (sıfat)
atletik, sportif, atletizmle ilgili
She was athletic boy. (Sportif bir oğlan çocuğuydu.)
199) atmosphere; (isim)
atmosfer, çevre , hava ,ortam
There was a friendly atmosphere at the party. (Partide arkadaş canlısı bir ortam vardı.)
200) attach; (fiil)
eklemek, iliştirmek, bitiştirmek
I attach a copy of the file. (Dosyanın bir kopyasını ekliyorum.)
201) attack; (isim, fiil)
i.; hücum, kriz, girişme , saldırı, taarruz    f.; saldırmak, hücum etmek, atağa kalkmak
The enemy forces attacked with all the power. (Düşman kuvvetleri tüm gücüyle hücum etti.)
202) attempt;  (isim, fiil)
i.; kalkışma, girişim, teşebbüs  f.;girişimde bulunmak, teşebbüste bulunmak, girişmek
That was an unsuccessful attempt. (Başarısız bir girişimdi.)
203) attend; (fiil)
katılmak, devam etmek, hazır bulunmak
Are you planning to attend her wedding? (Onun düğününe katılmayı planlıyor musun)
204) attention; (isim)
dikkat, ilgi, itina, uyarı
The young man tried to attract the waitress’ attention. (Genç adam garson kızın ilgisini çekmeye çalıştı.)
205) attitude (isim)
tavır, tutum, davranış, hal
If you want to show respect, you should change your attitude. (Eğer saygı göstermek istiyorsan bu tavrını değiştirmelisin.)
206) attorney; (isim)
avukat, vekil, dava vekili
A new attorney was appointed for the case. (Dava için yeni bir avukat atandı.)
207) attract; (fiil)
kendine çekmek, cezbetmek
The movie has attracted thounds of people. (Film, binlerce insanın ilgisini çekti.)
208) attractive; (sıfat)
çekici, cazip , alımlı
I met a young and attractive girl at the party. (Partide genç ve alımlı bir kızla tanıştım.)
209) attribute; (fiil, isim)
f.; atfetmek ,bağlamak, yüklemek, yormak   i.; yetki, nitelik, simge
My mother attributes her success to hard work. (Annem başarısını çok çalışmasına bağlıyor.)
210)audience; (isim)
izleyici, seyirci, okuyucu kitlesi
The audience enjoyed the theater and clapped for 5 minutes in the end. (Seyirci tiyatroyu beğendi ve sonunda beş dakika boyunca alkışladı)
211) author; (isim, fiil)
i.; yazar, eser sahibi   f.; yazmak
The author’s aim  was to emphasize poverty in his book. (Yazarın amacı kitabında yoksulluğa vurgu yapmaktı.)
212) authority; (isim)
yetki, nüfuz, otorite, hakimiyet
Only the manager has the authority to give the orders. (Yalnızca müdürün talimat verme yetkisi vardır.)
213) auto; (isim, sıfat)
i.; otomobil, araba    s.; kendi kendine
The auto prices have been increased this year. (Bu yıl otomobil fiyatları arttı.)
214) available; (sıfat)
mevcut, elverişli, müsait, kullanışlı
The doctor is not available now, please come later. (Doktor şuan müsait değil, lütfen daha sonra gelin.)
215) average; (isim, sıfat)
i.; orta,ortalama       s.;sıradan
The average income is quite  low in African countries. (Afrika ülkelerinde ortlama gelir oldukça düşük.)
216) avoid; ( fiil)
önlemek ,sakınmak ,korunmak, uzak durmak
If you want to avoid sunburns, you shoul use suntan oil.( Eğer güneş yanıklarından korunmak istiyorsan güneş yağı kullanmalısın.)
217) award; (fiil, isim)
f.; ödül vermek   i.;ödül , mükafat
He was nominated for the best musician award. (En iyi müzisyen ödülü için aday gösterildi.)
218) aware; (sıfat)
tetikte, farkında , bilinçli
You must be aware of the seriousness of the situation. (Durumun ciddiyetinin farkında olmalısın.)
219) awareness;  (isim)
farkındalık, bilinçlilik
Early awareness of the cancer is very important. (Kanser konusunda erken farkındalık oldukça önemlidir.)
220) away; (sıfat, zarf)
s.; uzak,    zf.; uzakta,
She live 100 m away from here. (Buradan 100 metre uzakta yaşıyor.)
221) awful; (sıfat)
berbat, çok kötü, korkunç
The service at the hotel was awful. (Oteldeki hizmet berbattı.)
222) baby; ( isim)
i.; bebek , hayvan yavrusu
The new married couple want to have a baby. (Yeni evli çift bebek sahibi olmak istiyor.)
223) back; (isim, fiil, sıfat, zarf)
i.; arka  f.; arka çıkmak, geriye gitmek  s.; arkasındaki, evvelki  zf.; arkaya, geride, geçmişte
224) background; (isim)
geçmiş, fon, arka plan, özgeçmiş, sosyal çevre
Please talk about your background and your work experiences. (Lütfen geçmişiniz  ve iş tecrübelerinizden bahsedin.)
225) bad; (isim, sıfat)
i.; kötülük, zarar, yıkım, şanssızlık    s.; kötü, fena, berbat, nahoş
I thought it was a bad talk. (Bence kötü bir konuşmaydı.)
226) badly; (zarf)
berbat bir şekilde, fena halde, kötü
She was singing so badly.(Çok kötü şarkı söylüyordu.)
227) bag; (isim, fiil)
çanta, torba, kese,   f.; çantaya koymak, torbaya atmak, çalmak, aşırmak
I bought her a pink bag for her birthday. (Doğum günü için ona pembe bir çanta aldım.)
228) bake; (isim, fiil)
i.; yemekli toplantı, karbonat   f.; fırında pişirmek, pişmek, kavurmak
I will bake a cake for our guests. (Misafirlerimiz için kek pişiriceğim)
229) balance; (fiil, isim)
f.; dengelemek, dengede tutmak, tartmak, düşünmek , inip çıkmak    i.; denge, uyum, denklik, bakiye,bilanço , terazi
Try to balance your social life and your work. ( Sosyal hayatını ve işini dengede tutmaya çalış.)
230) ball; (isim, fiil)
i.; top, küre, bilye , misket, yumak , top mermisi     f.; top yapmak , yumak yapmak
The kids are playing ball outside. (Çocuklar dışarıda top oynuyor)
231) ban; (isim, fiil)
i.; yasak, aforoz  f.; yasaklamak, boykot etmek, aforoz etmek
The doctor banned her smoking after she had a heart attack. (Kalp krizi geçirdikten sonra doktor ona sigara içmeyi yasakladı.)
232) band; (isim, fiil)
i.; bando, müzik grubu ,bant , orkestra, şerit   f.; bantlamak , bağlamak
We bought ticket for the concert of  the famous  band.(Ünlü müzik grubunun konseri için bilet aldık.)
233) bank; (isim, fiil)
i.; banka, göl kıyısı, yaka, set   f.; para yatırmak, set çekmek
I save my money in the bank account. (Paramı banka hesabımda biriktiriyorum.)
234) bar; (isim, fiil)
i.; bar, parmaklık, demir çubuk,baro   f.; parmaklıkla çevirmek, önlemek
She was sitting at the bar, when I saw her. (Onu gördüğümde barda oturuyordu.)
235) barely; (zarf)
zar zor, anca
The mall was so crowded that I could barely bought something. (Alışveriş merkezi öyle kalabalıktı ki zar zor bir şeyler alabildim.)
236) barrel; (isim, fiil)
i.; fıçı, namlu   f.; fıçılamak
We loaded the barrels on the ship. (Fıçıları gemiye yükledik.)
237) barrier; (isim)
bariyer, duvar, set
At the public meeting, people were standing behind the barriers. (Mitingde insanlar bariyerlerin arkasında duruyordu.)
238) base; (fiil, isim, sıfat)
f.;temellemek, dayandırmak   i.; temel, esas, kaide,taban, kural    s.; adi, aşağılık
Today’s concerns have a historical base. (Bugünkü sorunların tarihsel bir temeli var.)
239) baseball; isim
beyzbol , beyzbol topu
When he was studying in New York he was playing baseball. (New York’ta okurken beyzbol takımında oynuyordu.)
240) basic; (sıfat)
temel, esas, başlıca
We will start our first lesson with basic informations. (İlk dersimize temel bilgilerle başlayacağız.)
241) basically; ( zarf)
aslında, esasen, temelde
These two different approaches are basically very similar.( Bu iki farklı yaklaşım esasen çok benzer.)
242) basis; (isim)
kök, temel, taban, altyapı
The basis of a good relationship is mutual trust. (İyi bir ilişkinin temeli karşılıklı güvendir.)
243) basket; (isim, fiil)
i.; sepet, basketbol potası, küfe   f.; sepetlemek
The basket is full of apples. (Sepet elmalarla dolu.)
244) basketball; (isim)
basketbol, basketbol topu
He was playing basketball in high school.
245) bathroom; (isim)
banyo, tuvalet
Can I use your bathroom? (Banyonuzu kullanabilir miyim?)
246) battery; (isim)
batarya, pil, akü
We need a battery for the car. (Araba için yeni bir akü lazım.)
247) battle; (isim, fiil)
i.; savaş, muharebe    f.;  savaşmak, mücadele etmek
Thousand of people were killed at the battle. (Savaşta binlerce insan öldürüldü.)
248) be; (fiil)
olmak, mevcut olmak
I wasn’t at school yesterday. (Dün okulda yoktum.)
249) beach; (isim, fiil)
i.; kumsal, sahil, plaj     f.; karaya çekmek
Our summerhouse is very close to the beach. (Yazlık evimiz sahile çok yakın.)
250) bean; (isim)
fasulye,barbunya, tohum, tane,kahve vb çekirdeği, kafa
She is cooking beans for dinner. (Akşam yemeği için fasulye pişiriyor.)
252) bear; (fiil, isim)
tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, taşımak i.; ayı
She talks all the time, I can’t bear anymore. (Sürekli konuşuyor, artık katlanamıyorum.)
253) beat; (isim, fiil)
i.; ritim, vurma sesi, darbe, çarpma     f.; yenmek, dövmek, atmak çarpmak, vurma
He beat me at the chess tournament. (Satranç turnuvasında beni yendi.)
254) beautiful; (sıfat)
güzel, zarif, hoş
My mom is the most beautiful woman on earth. (Annem dünyadaki en güzel kadın.)
255) beauty; (isim)
güzellik, güzel kişi , güzel şey
I don’t use the beauty products. (Güzellik malzemesi kullanmıyorum.)
256) because; (sıfat)
çünkü, nedeniyle , dolayı, -dığı için
I won’t meet him because I don’t like him. (Onunla görüşmeyeceğim çünkü ondan hoşlanmıyorum.
257) become; (fiil)
olmak, haline gelmek
She become a finance manager at a private bank .( Özel bir bankada finans müdürü oldu.)
258) bed; ,(isim, fiil)
i.; yatak, döşek, tarh    f.; yatırmak, yatak yapmak
This bed is very comfortable. I will buy this. (Bu yatak çok rahat. Bunu alacağım.)
259) bedroom; (isim)
yatak odası
The bedroom of the house was very large. (Evin yatak odası oldukça büyüktü.)
260) beer; (isim)
bira
This city is famous for its beer. (Bu şehir birasıyla ünlüdür.)
261) before; (edat, zarf, bağlaç)
ed.; önünde, öncesinde  zf.; önden, daha önce    bağ.; -den önce
All arrangements were done before the ceremony. (Törenden önce bütün hazırlıklar yapıldı.)
262) begin;(fiil)
başlamak, girişmek, adım atmak
The tennis course begin this summer. (Tenis kursu bu yaz başlıyor.)
263) beginning; (isim, sıfat)
i.; başlangıç, başlama, milad    s.; ilk, baş
We missed the beginning of the movie. (Filmin başlangıcını kaçırdık.)
264) behavior; (isim)
davranış, tavır, tutum
Her behavior towards me  is less aggressive now. (Bana karşı tutumu şimdi daha az agresif)
265) behind; (sıfat, zarf, edat)
s.; gerisindeki, ardındaki    zf.; arkadan, geride     ed.; ardında, arkasında
The cat is standing just behind the window. (Kedi pencerenin hemen arkasında duruyor.)
266) being; (isim)
varoluş, yaratık, oluş,mahluk
I love him with my whole being. (Onu bütün varoluşumla seviyorum.)
267) belief; (isim)
inanç, güven, fikir, itimat
He avoids explaining his political blief.
268) believe; (fiil)
inanmak, güvenmek, iman etmek
I don’t believe his words. (Onun sözlerine inanmıyorum.)
269) bell; (isim)
çan, zil
You can start when you hear the bell ring. (Zil sesini duyduğunuzda başlayabilirsiniz.)
270) belong; (fiil)
ait olmak , ilgili olmak
I can’t live here, I don’t feel  I am belong here. (Burada yaşayamam, buraya ait olduğumu hissetmiyorum.
271) below; (sıfat, zarf edat)
s.; alt, aşağıdaki   zf.; aşağıya, aşağıda   ed.; aşağısında, aşağı, alt katta
Please do not write below the sign. (Lütfen işaretin altına yazı yazmayın.)
272) belt; (isim, fiil)
i.; kemer, kuşak , şerit   f.;kemer bağlamak , şiddetle vurmak
Tie the belt when you driving. (Araba kullanırken kemerini bağla.)
273) bench; (isim)
bank, oturma sırası , kürsü , yargıç kürsüsü
The benches in the park were all broken. (Parktaki bütün banklar kırıktı.)
274) bend; (fiil, isim)
eğilmek, boyun eğmek, bükülmek, kıvrılmak   i.; eğilme,bükülme,kıvrılma, dönemeç
He bent his head and whispered something to her. (Kafasını eğdi ve ona bir şeyler fısıldadı.)
275) beneath; (edat, zarf)
ed.; altında    zf.; aşağıya , allta , altına
We live beneath the same roof. (Aynı çatı altında yaşıyoruz.)
276) benefit; (fiil, isim)
f.; faydası olmak, yarar sağlamak    i.; yarar, kazanç, iyilik, menfaat,fayda, çıkar
I have had the benefit of this job. (Bu işin faydasını gördüm.)
277) beside; (edat, zarf)
ed.; yanında, dışında, nazaran    zf.; üstelik
My painting looks amateur beside yours. (Beni resmim seninkinin yanında amatör duruyor.)
278) besides; (edat , zarf)
ed.; dışında, -den başka      zf.; bunun yanı sıra, ayrıca, bir de
Besides working as a teacher at school , he also gives private lessons. (Okulda öğretmen olmasının yanı sıra özel ders de veriyor.)
279) best; (sıfat,isim, fiil)
s.; en iyi  , en uygun   i.; en iyisi   f.; alt etmek, hakkından gelmek
I am trying to do my best. (Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum.)
280) bet; (isim, fiil)
i.; iddia , bahis    f.; iddiaya girmek , bahis yapmak
He bet me ten dollars that the blue team won the match. (Mavi takımın maçı kazanacağına dair benimle on dolarına iddiaya girdi.)
281) better; (isim, sıfat, fiil, zarf)
i.; daha iyisi   s.; daha iyi , -den daha iyi   f.; iyileştirmek iyileşmek    zf.; daha iyi bir şekilde
You look sick, you should better go home. (Hasta görünüyorsun, eve gitsen daha iyi olur.)
282) between; (edat, bağlaç)
ed.; arasında  , ortasında    bağ.; ila
Moldova lies between Romania and Ukraine. (Moldova, Romanya ile Ukrayna arasında bulunuyor.)
283) beyond; (edat , isim ,zarf)
ed.; ötesinde    i.; öte   zf.; öteye, ayrıca
The see lies beyond the mountains. (Deniz, dağların ötesinde uzanıyor.)
284) Bible; (isim)
incil, kitab-ı muhakaddes
The priest spoke by making quotes from the Bible. (Rahip, İncil’den alıntılar yaparak konuştu)
285) big; (sıfat)
büyük, kocaman, iri
I saw a big fish under the lake. (Gölün altında kocaman bir balık gördüm.)
286) bike ; (fiil, isim)
f.; bisiklet sürmek , motosiklete binmek   i.; bisiklet, motosiklet
It is our hobby to biking along the sea at weekends. (Haftasonları deniz kıyısında bisiklet sürmek hobimiz.)
287) bill; (isim, fiil)
i.; fatura , poliçe, kağıt para, ilan,  gaga f.; ilan etmek
Don’t forget to pay he electricity bill. (Elektrik faturasını ödemeyi unutma.)
288) billion; (isim)
milyar
She earned a billion dollar in 5 years. (beş yıl içerisinde bir milyar kazandı.)
289) bind; (fiil, isim)
f.; bağlamak , sargılamak , yasal olarak bağlamak   i.; bağlayan şey
They bound his hand quickly. (Hızlıca ellerini bağladılar.)
290) biological; (sıfat)
biyolojik, yaşamsal
She was adopted when she was a baby,  but then she learned her biological parents. (Bebekken evlatlık edinilmişti fakat sonradan biyolojik anne babasını öğrendi.)
291) bird; (isim)
kuş
It is a cute bird with blue color. (Mavi renkli sevimli bir kuş.)
292) birth; (isim)
doğum, doğurma, nesil
I was present at the birth of my nephew. (Yeğenimin doğumunda oradaydım.)
293) birthday; (isim)
doğum günü
We will celebrate my twentieth birthday tomorrow. (Yarın yirminci yaş günümü kutlayacağız.)
294) bit; (isim)
küçük parça , biraz , az miktar , bozuk para
Can I have a bit of cake? (Biraz kek alabilir miyim?)
295) bite; (isim, fiil)
i.; lokma ,ısırık, acı    f.; ısırmak , dişlemek
Our neighbour’s dog bit my leg. (Komşumuzun köpeği bacağımı ısırdı.)
296) black; (sıfat, fiil)
s.; siyah , kara , karanlık, koyu , siyahi    f.; kararmak , siyaha boyamak
She was wearing a black dress last night. (Dün gece siyah bir elbise giymişti.)
297) blade; (isim)
traş bıçağı, jilet, bıçak ağzı
This blade is sharp, be careful. (Bu bıçağın ağzı keskin, dikkatli ol.)
298) blame; (isim, fiil)
i.; suç, kabahat, kusur    f.; suçlamak , ayıplamak , suçu birinin üzerine atmak
Stop blaming me all the time! (devamlı beni suçlamaktan vazgeç!)
299) blanket; (isim, fiil)
i.; battaniye, örtü, yorgan     f.; battaniyeye sarmak , sarıp sarmalamak
It is very cold today, we need another blanket. (Bugün hava çok soğuk, bir battaniye daha lazım.)
300) blind; (isim, fiil, sıfat)
i.; jaluzi, stor, pusu     f.; kör etmek, gözünü almak     s.;kör, gözleri görmeyen
One of her brothers is blind frm birth. (Kardeşlerinden biri doğuştan kör.)
301) block; (isi, fiil)
i.; blok, kütük, kalıp ,tıkanıklık, taş/kaya parçası, engel      f.; tıkamak, kalıplamak, engellemek, bloke etmek , önünü kesmek
He didn’t realize the concrete block and stubbed. (Beton bloğu fark etmedi ve ayağını çarptı.)
302) blood; (isim)
kan,soy , mizaç, huy
We need your blood sample for the test. (Test için kan örneğiniz gerekiyor.)
303) blow; (isim, fiil)
i.; vuruş,darbe,saldırı, rüzgar üflemesi, f.; üflemek, esmek (rüzgar içn) , hava vermek, solumak
You are not blowing enough! (yeterince üflemiyorsun.)
304) blue; (sıfat, fiil)
s.; mavi, keyifsiz, morali bozuk   f.; maviye boyamak
My favorite colour is blue. (En sevdiğim renk mavidir.)
305) board; (isim, fiil)
i.; tahta, levha, pano,heyet    f.; gemiye, vapura, uçağa vb binmek , yolcu almak,
The results are on the board. (Sonuçlar panoda asılı.)
306) boat; (isim, fiil)
i.; tekne, bot, vapur, kayık ,sandal    f.; kayıkla taşımak , sandalla gezmek
He bought an expensive boat for sailing. (Denize açılmak için pahalı bir tekne aldı.)
307) body; (isim)
vücut, beden, gövde, ceset
There are too many tattooes on his body. (Vücudunda çok sayıda dövme var.)
308) bomb; (isim, fiil)
i.; bomba , başarısızlık   f.; bomba patlatmak, başarısızlığa uğramak
Hundreds of bombs were dropped on the city during the war. (Savaş sırasında şehre yüzlerce bomba atıldı.)
309) bombing;  (isim)
bombalı saldırı, bombalama eylemi
The bombing attempt has failed. (Bombalı saldırı girişimi başarısız oldu.)
310) bond; (isim, fiil9
i.; bağ, ilişki, sözleşme    f.; bağlamak, birleştirmek , kefil olmak
There is a special bond between mother and child. (Anne ve çocuk arasında özel bir bağ vardır. )
311) bone; (isim, fiil)
i.; kemik, kılçık,   f.;kılçıklarını ayıklamak , kemiklerini ayırmak
This fish has a lot of bones in it. (Bu balık çok kılçıklı.)
312) book; (isim, fiil)
i.; kitap, senaryo, deste, cilt, kayıt defteri    f.; yer ayırtmak, rezerve  ettirmek, adını listeye yazdırmak, kaydettirmek , sanığı kayda geçirmek, deftere geçirmek
I forgot my book under the desk (Kitabımı sıranın altında unuttum.)
313) boom; (isim, fiil)
i.; gümbürtü,patlama (satışlarda vs.), gürleme, uğuldama, fiyatlarda ani yükselme, hızı ekonomik gelişme, piyasada canlılık       f.; gümbürdemek, uğuldamak, birden artmak , hızla gelişmek /ilerlerlemek (kent/kurum/ekonomi vb.)
Since 2010 there is a boom in house sales. (2010’dan bu yana ev satışlarında patlama var.)
314) boot; (isim, fiil)
i.; bot, çizme, çarık, otomobil koltuk kılıfı, bagaj      f.; çizme giydirmek , tekmelemek
I liked your red boots. (Kırmızı çizmelerini çok beğendim.)
315) border; (isim, fiil)
i.; sınır, hudut , kenar , kıyı, uzun çiçek tarhı   f.; sınırlamak, etrafını çevirmek
The refugees staying in the camps on the border. (Mülteciler sınırdaki kamplarda kalıyor.)
316) born; (sıfat)
doğmuş, doğan, doğuştan, doğumlu
She was born in a rich family. (Zengin bir ailede doğmuş.)
317) borrow; (fiil)
ödünç almak, borç almak
Can I borrow your white coat for tomorrow? (Beyaz ceketini yarın için ödünç alabilir miyim?)
318) boss; (isim, fiil)
i.; patron, işveren, şef , amir    f.;yönetmek, kontrol etmek, patronluk yapmak,
Do your job properly or the boss will fire you. (İşini düzgün yap yoksa patron seni kovacak.)
319) both; (sıfat)
her ikisi , ikisi de
I love both of you. (Her ikinizi de seviyorum.)
320) bother; (isim, fiil)
i.; zahmet, sıkıntı,      f.;zahmet etmek,sinir bozmak, sıkıntı vermek
Please don’t bother, I won’t stay long. (Lütfen zahmet etme, uzun süre kalmayacağım.)
321) bottle; (isim, fiil)
i.; şişe, biberon , emzik   f.; şişelemek , şişelere doldurmak
Fill these bottles with water. (Bu şişelere su doldur.)
322) bottom; (isim, fiil , sıfat)
i.; dip, derinlik, alt,nehir/göl yatağı, kaynak, temel, en alt kademe,   f.; dip koymak, temeline inmek    s.; dipteki, aşağıdaki
Footnotes are given at the bottom of the page. (Dipnotlar sayfanın en altında verilir.)
323) boundary; (isim)
sınır, hudut, limit
The army is charged with defending national boundaries. (Ordu, ulusal sınırları korumakla görevlidir.)
324) bowl; (isim, fiil)
kase, çukur kap, tas, çanak, oyuk,     f.; topu yuvarlamak, bovling oynamak,çukurlaştırmak
Put the ingredients in a bowl. (Malzemeleri bir çukur kabın içerisine koyun.)
325) box; (isim, fiil)
i; kutu, sandık, loca, boks , kompartıman   f.; boks yapmak, kutuya koymak, dövüşmek
She keeps her private things in a little red box. (Özel eşyalarını kırmızı küçük bir kutuda saklar.)
326) boy; (isim)
erkek çocuk, delikanlı, oğul
No one knows this little boy. (Kimse bu küçük çocuğu tanımıyor.)
327) boyfriend; (isim)
erkek arkadaş, sevgili
She will meet her boyfriend with her family. (Erkek arkadaşını ailesi ile tanıştıracak.)
328) brain; (isim, fiil)
i.; beyin, zihin, zeki kişi    f.; kafasını patlatmak
His brain was injured in the car accident. (Geçirdiği araba kazasında beyni zedelendi.)
329) branch; (isim, fiil)
i.; dal,ağaç dalı,  bölüm, branş,şube(banka) sınıf     f.; dallara ayrılmak, bölmek
The bank has branches abroad. (Bankanın yurtdışında şubeleri var.)
330) brand; (isim, fiil)
i.; marka, damga , sembol      f.; damgalamak, markalamak
We will create our own brand. (Kendi markamızı yaratacağız.)
331) bread; (isim)
ekmek
Can you pass me the bread? (Ekmeği uzatabilir misin?)
332) break; (isim, fiil)
i.; mola, paydos, ara verme     f.; kırmak, parçalamak,bozmak, batırmak , iflas etmek
You won’t have a break until you finish your homework. . (Ödevlerinizi bitirene kadar mola vermeyeceksiniz.)
333) breakfast; (isim, fiil)
i.; kahvaltı   f.; kahvaltı etmek
Breakfast is the most important meal. (Kahvaltı en önemli öğündür.)
334) breast; (isim, fiil)
i.; göğüs , meme, bağır    f.; göğüs germek
Her mother has a breast cancer. (Annesi meme kanseri.)
335) breath; (isim)
nefes, soluk
Hold your breath for ten seconds. (Nefesini on saniye tut.)
336) breathe; (fiil)
solumak, nefes almak
Now, breathe slowly. (Şimdi yavaşça nefes al.)
337) brick; (isim, fiil)
i.; tuğla ,    fç; tuğla döşemek
The house is built of brick. (Ev tuğladan inşa edilmiş.)
338) bridge; (isim, fiil)
i.; köprü, burun kemiği, briç oyunu     f.; köpü kurmak, birleştirmek
Translation is a bridge between cultures. (Çeviri, kültürler arasında bir köprüdür.)
339) brief;  (isim, sıfat , fiil)
i.; belge, evrak    s.; kısa, öz   f.; bilgilendirmek, özetlemek
Make a brief statement about your asignmnet. (Ödeviniz hakkıda kısa bir açıklama yapınız.)
340) briefly; (zarf)
kısaca
I don’t have much time, but I will tell you briefly. (Çok fazla vaktim yok ancak sana kısaca anlatacağım.)
341) bright; (sıfat)
parlak, canlı, aydınlık, saydam, şefff, gösterişli, akıllıca
I like bright colours. (Canlı renkleri severim.)
342) brilliant; (sıfat)
çok parlak, göz alıcı, çok zeki, parlak zekalı
He was a brilliant student. (Çok zeki bir öğrenciydi.)
343) bring; (fiil)
getirmek, kazandırmak,doğurmak, sebep olmak
Don’t forget to bring your books with you. (Kitaplarını getirmeyi unutma.)
344) British; (isim, sıfat)
i.; ingiliz   s.; britanyalı, britanya ile ilgili ve oraya ait
India was one  of the British colonies. (Hindistan, İngiliz sömürgelerinden biriydi.)
345) broad; (sıfat)
geniş,enli,engin, yaygın, etraflı, çok ayrıntılı , kaba, açık
The boat is 3 metres broad and 5 metres high. (Tekne 3 metre genişliğinde ve 5 metre yüksekliğinde.)
346) broken; (sıfat)
kırık, bozulmuş, arızalı , çökmüş
He started to cry when he saw his broken toy.(Kırık oyuncağını gördüğünde ağlamaya başladı.)
347) brother; (isim)
erkek kardeş, birader, abi, dost
She never get along with her brother. (Erkek kardeşiyle asla iyi geçinmez.)
348) brown; (sıfat , fiil)
s.; kahverengi, esmer , kumral saç , yanmış      f.; esmerleşmek , kahverengileşmek
He was a handsome boy with brown hair and green eyes. (Kahverengi saçlı yeşil gözlü yakışıklı bir gençti.)
349) brush; (isim, fiil)
i.; fırça, çalılık    f.; fırçalamak
Brush your shoes before you go out. (Dışarı çıkmadan önce ayakkabılarını fırçala.)
350) buck;( isim, sıfat,fiil)
i.; bazı havyanların erkeği , erkek geyik/tavşan , erkek kızılderili, dolar  s.; züppe   f.; sıçramak, karşı gelmek, engelleri aşmak
They cost twenty bucks. (Yirmi dolara mal oldu.)
351) budget; (isim, fiil)
i.; bütçe   f.;bütçelemek
TheMinistry will review the budget regulation again. (Bakanlık bütçe düzenlemesini yeniden gözden geçirecek.)
352) build; (fiil, isim)
f.; inşa etmek, bina yapmak, kurmak , oluşturmak   i.; vücut yapısı, bünye
They have promised to build 300 new houses for poor families. (Düşük gelirli aileler için 300 tane yeni ev inşa edeceklerini vaat ettiler.)
353) building; (isim)
bina, inşaat, inşa, apartman , yapı
The old lady lives in an old building. (Yaşlı kadın eski bir binada yaşıyor.)
354) bullet; (isim)
mermi, kurşun
He was killed by a bullet in the heart. (Kalbinden bir kurşun ile öldürüldü.)
355) bunch; (isim, fiil)
i.; demet,deste, salkım , takım      f.; toplamak, demet yapmak
I picked a bunch of flowers for my mother. (Annem için bir demet çiçek topladım)
356) burden; (isim, fiil)
i.; ağır yük, ağırlık, sıkıntı    f.; yüklenmek, sıkıntı vermek, yük taşımak
He doesn’t want to be a burden to his children when he is old. (Yaşlandığında çocuklarına yük olmak istemiyor.)
357) burn; (fiil, isim)
yanmak, alevlenmek, yakmak, ateşe vermek, kızdırmak   i.; yanmış yer
The house was still burning when I arrived. (ben vardığımda ev hala yanıyordu.)
358) bury; (fiil)
gömmek, defnetmek, toprağa vermek , saklamak, örtmek
They buried him with her necklace. (Onu gerdanlığı ile gömdüler.)
359) bus; (isim, fiil)
i.; otobüs, taşıt   f.; otobüsle taşımak
Hurry up! You will miss the bus. (Acele et! Otobüsü kaçıracaksın.)
360) business; (isim)
iş, işletme, firma, kurum,iş yeri, görev,vazife
She works in the marketing business. (Pazarlama işinde çalışıyor.)
361) busy; (sıfat)
yoğun, meşgul, faal, işlek
I am too busy now, please call me later. (Şuan çok meşgulüm lütfen daha sonra ara.)
362) but; (bağlaç, zarf, edat)
bağ.; ama , fakat, ancak , halbuki   zf.; yalnızca , meğer   ed.;-den başka
I don’t want to offend you but I don’like your hair. (seni kırmak istemem ama saçlarını beğenmedim.)
363) butter; (isim, fiil)
i.; tereyağı, margarin   f.; yağ sürmek
Add some butter , if you like. (Eğer seviyorsanız biraz tereyağı ekleyin.)
364) button; (isim, fiil)
i.; düğme, buton, tuş    f.; düğmelemek
Press the button to answer the question. (Soruyu cevaplamak için butona basın.)
365) buy; (isim, fiil)
i.; satın alma,alış, kazanç    f.; satın almak  , almak
We are planning to buy a house for our children. (Çocuklarımız için bir ev almayı planlıyoruz.)
366) buyer; (isim)
satın alan kişi, müşteri, alıcı
Have you found a buyer for your car? (Araban için bir alıcı buldun mu?)
367) by; (edat, zarf)
ed.; yanında, yakınında, kıyısında, yolu ile, vasıtasıyla, …esnasında, -den önce , -e göre, …’e kalırsa, gereğince, tarafından , eşliğinde , boyunca     zf.; -e bakarak, geçip , öteye, uzağa
The telephone is by the televison. (Telefon televizyonun yanında.)
        C
368) cabin; (isim, fiil)
i.; kabin , kulübe, kamara , pilot kabini      f.; kabin veya kamarada taşımak
He built a cabin near the sea. (Denizin yakınında bir kulübe inşa etti.)
369) cabinet; (isim)
kabine, bakanlar kurulu ,kabin, çekmeceli dolap , raflı dolap, küçük özel oda
The cabinet minister hasn’t decided the meeting date yet. (Kabine bakanı toplantı gününe henüz karar vermedi.)
370) cable; (isim, fiil)
i.; kablo, telgraf hattı, telgraf, tel     f.; telgraf çekmek, tel çekmek, kablo döşemek
The electricity is recieved through the cable. (Elektrik kablodan alınır.)
371) cake; (isim, fiil)
i.; kek, pasta, yaş pasta         f.; kalıplaşmak, katılaşmak
I loved my birthday cake! (Doğum günü pastama bayıdım.!)
372) calculate; (fiil)
hesaplamak, hesap etmek, tahmin etmek, zannetmek, planlamak, tasarlamak
You will need to calculate how much time this works will take. (Bu işin ne kadar zaman alacağını hesaplaman gerekecek.)
373) call; (fiil, isim)
f.; aramak, çağırmak, isimlendirmek , seslenmek , ilan etmek, davet etmek, telefonla aramak   i.; çağrı, çağırma , telefonda konuşma, karar, celp
Call the ambulance in case of an emergency. (Acil durumda ambulansı arayın.)
374) camera; (isim)
kamera, fotoğraf makinesi
All photos are in my camera. (Bütün fotoğraflar kameramda.)
375) camp; (isim, fiil)
i.; kamp, kamp sahası, ordugah, karargah    f.; kamp yapmak, kamp kurmaka
I will go to a summer camp with my friends. (Arkadaşlarımla yaz kampına gideceğim.)
376) campaign; (isim, fiil)
i.; kampanya, mücadele, sefer   f.; kampanya yapmak, mücadele etmek, sefere çıkmak
This is a campaign against racism. (Bu ırkçılığa karşı bir kampanya.)
377) campus; (isim)
kampüs, yerleşke
The campus is full of trees and flowers. (Kampüs ağaçlar ve çiçeklerle dolu.)
378) can; (fiil, iism)
f.; yapabilmek, -ebilmek , edebilmek    i.; teneke kutu, konserve kutusu ,hapishane
She told she can play the guitar well. (İyi gitar çalabildiğini söyledi.)
379) Canadian; (isim, sıfat)
i.; kanadalı  s.; kanada ile ilgi ve kanada’ya özgü
She is in love with a Canadian actor. (Kanadalı bir oyuncuya aşık.)
380) cancer; (isim, sıfat)
i.; kanser , kötü şey, yengeç burcu     s.; kanserli
The cancer has spread the whole entrails. (Kanser tüm iç organlarına yayılmış.)
381) candidate; (isim)
aday, talip, namzet
The candidates will be selected according to their ranking. (Adaylar puan sıralamalarına göre seçilecek.)
382) cap; (isim, fiil)
i.; kep, takke ,başlık, kapak     f.; başlık geçirmek, kapatmak
She was wearing a big black cap. (Büyük siyah bir başlık takıyordu. )
383) capability; (isim)
yetenek, kabiliyet,
She has the capability to do this job. (Onun bu işi başarabilecek kapasitesi var.)
384) capable; (sıfat)
yetenekli, kabiliyetli, becerikli
She’s a very capable architect. (Çok yetenekli bir mimardır.)
385) capacity; (isim)
kapasite, yeterlik/ehliyet, hacim, alış kabiliyeti, güç, görev
The car has a fuel tank with capacity of 25 litres. (Arabanın 25 litrelik yakıt deposu kapasitesi var.)
386) capital; (isim)
sermaye,anamal, başkent, büyük harf
Paris is the capital of France. (Paris Fransa’nın başkentidir.)
387) captain; (isim, fiil)
i.; kaptan, yüzbaşı , albay, başkomiser   f.; kaptanlık etmek, yönetmek , kumanda etmek
She was the captain of the volleyball team at school. (Okulda voleybol takımının kaptanıydı.)
388) capture; (fiil, isim)
f.; tutsak etmek, esir almak, el koymak ,zaptetmek    i.; esir, tutsak etme, zaptetme
Allied forces captured 150 enemy soldiers. (Müttefik kuvvetler 150 düşman askerini esir aldı.)
389) car; (isim)
araba, otomobil, kabin, vagon
Where can I park the car. (Arabayı nereye park edebilirim?)
390) carbon; (isim)
karbon, kömür, kopya kağıdı, karbon kağıdı
Carbon is found in the chemical  composition of all organic substances. (Karbon tüm organik maddelerin kimyasal bileşiminde bulunur.)
391) card; (isim, fiil)
i.; kart, oyun kağıdı, kartvizit, kartpostal , iskambil kağıdı     f.; kart açmak, fişlemek
Here is my card, if you want to ask me anything. (Bana herhangi bir şey sormak isterseniz buyrun bu benim kartım.)
392) care; (isim, fiil)
f.; umursamak, önemsemek, özen göstermek    i.; özen, itina , bakım
Don’t pretend as if you don’t care . (Umursamıyormuş gibi davranma.)
393) career; (isim, fiil)
i.; kariyer , meslek hayatı    f.; hız yapmak
She gave up her career after giving birth to a child. (Çocuk sahibi olduktan sonra kariyerinden vazgeçti.)
394) careful; (sıfat)
dikkatli, özenli, tedbirli, itinalı
Be careful don’t break the glasses. (Dikkatli ol bardakları kırma.)
395) carefully;  (zarf)
dikkatlice, itina ile, özenli şekilde
Hold the baby carefully. (Bebeği dikkatlice tut.)
396) carrier; (isim)
taşıyıcı, nakliyeci, hamal, dağıtıcı,nakliyeci
We are moving tomorrow, we need a carrier. (Yarın taşınıyoruz,bize bir nakliyeci lazım.)
397) carry; (isim, fiil)
i.; taşıma   f.; taşımak, nakletmek, iletmek,sürüklemek , üzerinde bulundurmak
She was carrying a big black bag. (Büyük siyah bir çanta taşıyordu.)
398) case ; (isim , fiil)
i.; dava, durum, vaka, kutu, kasa , kın,kılıf , valiz , sandık    f.; kutulamak, yerine koymak
In this case we should call the police. (bu durumda polisi aramalıyız.)
399) cash; (isim, sıfat, fiil)
i.; nakit, peşin para , peşin ödeme    s.; peşin    f.; tahsil etmek, çek bozdurmak, paraya çevirmek
I will pay the cost cash. (Tutarı nakit olarak ödeyeceğim.)
400) cast; (fiil, isim)
f.; atmak,dökmek,  fırlatmak, göz atmak, serpmek, olta atmak, kaybetmek, biçim vermek   i.; döküm, atma, fırlatma, savurma, düzen , şekil, kalıp, rol alanlar, oyuncular
The girl cast her eyes down book. (Kız kitaba göz attı.)
401) cat; (isim, fiil)
kedi, dedikoducu kadın   f.; kusmak
402) catch; (isim, fiil)
i.; yakalama, tutma,  f.; yakalamak, tutmak, cezbetmek
He caught  the ball before it fell. (Yere düşmeden topu yakaladı.)
403) category; (isim)
kategori, bölüm, sınıf
There are 3 categories you can choose. (Seçebileceğin üç kategori var.)
404) Catholic; (sıfat)
katolik
The catholic church was restored last year. (Katolik klisesi geçen yıl restore edildi.)
405) cause; (fiil, isim)
f.; sebep olmak, yol açmak  i.; neden, sebep
The elections caused a chaos in the country. (Seçimler ülkede kaosa sebep oldu.)
406) ceiling; (isim)
tavan, yükseklik sınırı
The lamp is hanging from the ceiling. (Lamba tavandan sarkıyor.)
407) celebrate; (fiil)
kutlamak
I will celebrate the christmas with my family. (Noel’i ailemle kutlayacağım.)
408) celebration; (isim)
kutlama, şölen, tören
We have a birthday celebration today. (Bugün doğum günü kutlaması yapıyoruz.)
409) celebrity; (isim)
ünlü kişi,  şöhret
He become a celebrity after this movie. (Bu filmden sonra ünlü oldu.)
410) cell; (isim)
hücre , göz, küçük oda
Cells are the smallest building stone of the body. (Hücreler vücudun en küçük yapı taşıdır.)
411) center; (fiil, isim)
f.; ortalamak   i.; merkez, orta
I have an appoinment in beauty center. (Güzellik merkezinde randevum var.)
412) central; (sıfat,isim)
s.; merkezi,orta   i.; telefon santrali
The bank has a central branch office in New York. (Banka’nın New York’da merkezi bir şubesi var.)
413) century; (isim)
yüzyıl, asır
The construction of the mosque dates back to 6th century. (Bu caminin inşası 6.yy a dayanıyor.)
414) CEO; (isim)
ceo (icra kurulu başkanı)
She was nominated to ceo reward. (Ceo ödülüne aday göterildi.)
415) ceremony; (isim)
tören, merasim
The president gave a speech in the opening ceremony. (Başkan açılış töreninde konuşma yaptı.)
416) certain; (sıfat)
kesin, belirli, mutlak
He has his own certain thoughts. (Onun kendi mutlak görüşleri vardır.)
417) certainly; (zarf)
kesinlikle, elbette
I am certainly coming this store again. (Bu mağazaya kesinlikle tekrar geliyorum.)
418) chain; (isim, fiil)
i.; zincir f.; zincire vurmak
The dog broke his chain and run away. (Köpek zincirini kırdı ve kaçtı.)
419) chair; (isim, fiil)
i.; sandalye, koltuk   f.; başkanlık etmek
Pull out a chair and sit with us. (Bir sandalye çek ve bizimle otur.)
420) chairman; (isim)
başkan, toplantı başkanı
I will introduce you with our founding chairman of our company. (Sizi şirketimizin kurucu başkanı ile tanıştıracağım.)
421) challenge; (isim, fiil)
i.; zorlu iş, meydan okuma   f.; meydan okumak ,kafa tutmak
I accept your challange, let’s play. (Meydan okumanı kabul ediyorum, haydi oynayalım.)
422) chamber; (isim)
oda, hazne,
Lock the chamber before you leave. (Çıkmadan önce odayı kilitle.)
423) champion; (isim, sıfat)
şampiyon ,   s.; en iyi, şampiyon
I know the champion boxer Rocky. (Şampiyon boksör Rocky’i tanıyorum)
424) championship; (isim)
şampiyona, şampiyonluk
She will compete on the world championship. (Dünya şampiyonasında yarışacak.)
425) chance; (isim, fiil)
i.; şans, fırsat   f.; şans eseri olmak
Please, give me another chance. (Lütfen bana bir şans daha ver.)
426) change; (fiil, isim)
f.; değiştirmek, değişmek    i.; değişim, değişiklik
The economic situation of the country has changed dramatically. (Ülkenin ekonomik durumu hızla değişti.)
427) changing; (sıfat)
değişen
The changing conditions effect us badly. (Değişen koşullar bizi olumsuz etkiliyor.)
428) channel; (isim)
kanal, hat
Skip this channel. (Bu kanalı değiştir.)
429) chapter; (isim)
bölüm, kısım
Summerize the first chapter. (İlk bölümü özetleyin.)
430) character; (isim)
karakter, kişilik
Mickey Mouse is my favorite cartoon character. (Mickey Mouse benim favori çizgi karakterim)
431) characteristic; (isim, sıfat)
i.; özellik, nitelik   s.; karakteristik, tipik
Characteristic features are taken into account. (Karakteristik özellikler göz önüne alınır.)
432) characterize; (fiil)
simgelemek, nitelemek
The city is characterized by stone buildings. (Bu şehir taş binalarla nitelenir.)
433) charge; (fiil, isim)
f.; görevlendirmek, suçlamak, yüklemek   i.; sarj, ücret, yük, suçlama
He charged her friend with lying (Arkadaşını yalan söylemekle suçladı.)
434) charity; (isim)
hayırseverlik, ağış, hayır cemiyeti
He donated 1000 dollars to charity. (Hayır cemiyetine 1000 dolar bağışladı.)
435) chart; (isim, fiil)
i.; çizelge, tablo, gösterge    f.;garfiğini çıkarmak , göstermek
All statistical data are in the chart.( Bütün istatiksel veriler çizelgede yer alıyor.)
436) chase; (fiil, isim)
f.; takip etmek, kovalamak, takip
The cats are chasing the mice. (Kediler fareleri kovalıyor.)
437) cheap; (sıfat)
ucuz, bayağı
The flight ticket prices are cheap and getting cheaper. (Uçak biletleri fiyatları ucuz ve gittikçe de ucuzluyor.)
438) check; (isim, fiil)
i.; kontrol   f.; denetlemek, kontrol etmek
Check your homework before handing it to teacher. (Ödevini öğretmene vermeden önce kontrol et. )
439) cheek; (isim)
yanak
I kissed her on both cheek. (Onu iki yanağından öptüm.)
440) cheese; (isim)
peynir
Can I have some extra cheese? (Biraz fazladan peynir alabilir miyim?)
441) chef; (isim)
şef, aşçıbaşı
The chef in the hotel cooks delicious meals. (Oteldeki aşçıbaşı çok lezzetli yemekler yapıyor.)
442) chemical; (isim, sıfat)
i..; kimyasal madde s.; kimyasal
Chemical wastes are dangerous for the environment. (Kimyasal atıklar çevre için zararlıdır.)
443) chest; (isim)
göğüs, sandık
She went to the doctor because she had a chest pain. ( Göğsü ağrıdığı için doktora gitti.)
444) chicken; (isim)
tavuk, piliç
The old man has chickens in his backyard. (Yaşlı adamın arka bahçesinde tavukları var.)
445) chief; (isim, sıfat)
i.; şef , amir,reis   s.; ana, baş
The chief engineer controlled the construction area. ( Başmühendis şantiyeyi denetledi.)
446) child; (isim)
çocuk ,evlat
His mother died when he was a child. (Annesi o daha çocukken vefat etti.)
447) childhood; (isim)
çocukluk
They had a happy childhood. (Onlar mutlu bir çocukluk geçirdiler.)
448) Chinese;(isim, sıfat)
i.; çince  s.; çinli, çinle ilgili ve çin’e özgü
We had our lunch in a chinese restaurant. (Öğle yemeğimizi bir çin restoranında yedik.)
449) chip; (fiil, isim)
f.; yontmak, budamak, havalandırmak  i.; patates kızartması, çentik, kırıntı, fiş, çip
Hamburgers are served with chips. (Hamburgerler patates kızartması ile servis edilir.)
450) chocolate; (isim)
çikolata
She brought us various chocolates from Belgium. (Bize Belçika’dan çeşit çeşit çikolatalar getirdi.)
451) choice; (isim)
seçenek, tercih, seçim
The school counselling service informed students about career choices. (Okul rehberlik servisi öğrencileri kariyer seçimleri konusunda bilgilendirdi.)
452) cholesterol; (isim)
kolesterol
If you have cholesterol, stay away from fatty foods. (Kolestrolün varsa yağlı yiyeceklerden uzak dur.)
453) choose; (fiil)
seçmek, uygun bulmak
Choose your words carefully. (Kelimelerini dikkatlice seç)
454) Christian; (isim)
hristiyan
She became a Christian after she got married.
455) Christmas; (isim)
noel
Merry Christmas and a happy new year! (Mutlu Noeller ve iyi seneler !)
456) church; (isim)
kilise, cemaat
Do you often go to church? (Sık sık kiliseye gider misin?
457) cigarette; (isim)
sigara
He used to smoke a pack of cigarettes a day. (Eskiden günde bir paket sigara içerdi.)
458) circle; (isim, fiil)
i.; daire, çember, halka   f.; daire içine almak
Circle the correct answer. (Doğru cevabı daire içine alın.)
459) circumstance; (isim)
durum, hal, koşul, vaziyet
I can trust him in any circumstance. (Ona her koşulda güvenebilirim)
460) cite; (fiil)
alıntılamak, atıfta bulunmak, bahsetmek
The speaker cited from Goethe in her speech. (Konuşmacı, konuşmasında Goethe’den alıntı yaptı.)
461) citizen; (isim)
vatandaş
Every citizen has responsibilities towards his country. (Her vatandaşın ülkesine karşı sorumlulukları vardır.)
462) city; (isim)
şehir, kent
The number of immigrants in the city is increasing. (Şehirdeki göçmen sayısı artıyor.)
463) civil; (sıfat)
sivil, kamu
Martin Luther King is a well known leader of civil rights. (Martin Luther King sivil hakların bilinen bir önderidir.)
464) civilian; (isim, sıfat)
i.; sivil s.; mülki , sivil
After he retired from the army, he returned to civilian life. (Ordudan emekli olduktan sonra sivil hayata döndü.
465) claim; (fiil, isim)
f.; iddia etmek, talepte bulunmak   i.; iddia, talep
I don’t claim  to be hundred percent right. (Yüzde yüz haklı olduğumu iddia etmiyorum.)
466) class; (isim, fiil)
i.; sınıf, ders   f.; sınıflandırmak
Friday’s class canceled.  (Cuma günkü ders iptal oldu.)
467) classic; (isim, sıfat)
i.; klasik , klas , klasik eser  s.; klasik, geleneksel
This book is the example of classic novel. (Bu kitap bir klasik roman örneğidir.)
468) classroom; (isim)
sınıf , derslik
Students decorated the classroom for the new year. (Öğrenciler yeni yıl için sınıfı süslediler.)
469) clean; (sıfat, fiil)
s.; temiz, pürüzsüz   f.; temizlemek , arındırmak
She cleaned the house all day. (Bütün gün evi temizledi.)
470) clear; (sıfat)
açık, net, temiz
The sky is clear, we can see the clouds. (Gökyüzü açık, bulutları görebiliyorum)
471) clearly; (zarf)
açık bir biçimde, açıkça
I explaned everything clearly. (Her şeyi açıkça izah ettim.)
472) client; (isim)
müşteri, alıcı, müvekkil
We need to develop client focused solutions. (Müşterici odaklı çözümler geliştirmeliyiz.)
473) climate; (isim)
iklim,çevre, hava
Climate change is an important problem for our world. (İklim değişikliği dünyamız için önemli bir sorun.)
474) climb; (fiil, isim)
f.; tırmanmak, çıkmak   i.; tırmanma, çıkma
Climbing  the mountain is exciting but at the same time it dangerous. (Dağa tırmanmak heyecan verici ama aynı zamanda tehlikelidir.
475) clinic; (isim)
klinik, muayenehane
An animal clinic needs to be opened in this neighborhood. (Bu mahalleye bir hayvan kliniği açılması gerek.)
476) clinical; (sıfat)
klinik, klinik ile ilgili
Everything will be clear after the clinical tests are done. (Klinik testler yapıldıktan sonra her şey belli olacak.)
477) clock; (isim)
saat , hız göstergesi
The clock in the kitchen is not working. (Mutfaktaki saat çalışmıyor.)
478) close; (fiil,isim, sıfat)
f.; kapatmak,yaklaşmak  bitirmek, anlaşmaya varmak  i.;kapanış  s.; yakın, samimi
He closed the door behind her. (Arkasından kapıyı kapattı.)
479) closely; (zarf)
yakından, benzer
I followed all the events closely. (Tüm olayları yakından takip ettim.)
480) closer;(sıfat)
daha yakın
Earth is closer to the sun than Mars. (Dünya güneşe Mars’tan daha yakın.)
481) clothes; (isim)
giysi, giyecek, elbise
She bought new clothes. (Yeni kıyafetler aldı.)
482) clothing; (isim)
giyim kuşam, giyim, elbise
He was very careful about her clothes when he was young. (Gençken giyim kuşamına özen gösterirdi.)
483) cloud; (isim, fiil)
i.; bulut,bulanıklık , sıkıntı veren şey   f.; bulutlanmak, kararmak
The sun went behind the clouds. (Güneş bulutların arkasına geçti)
484) club; (isim)
klüp, cemiyet, dernek
He joined to golf club with his friend. (Arkadaşı ile golf klübüne katıldı.)
485) clue; (isim, fiil)
i.; ipucu, işaret , iz     f.; bilgi vermek
Give me a clue or I will never guess. (Baan ipucu ver yoksa asla tahmin edemeyeceğim.)
486) cluster; (isim, fiil)
i.; demet , salkım, tutam, küme     f; demet yapmak, kümelemek
He painted a cluster of grapes. (Bir salkım üzüm resmetti.)
487) coach; (isim, fiil)
i.; otobüs, at arabası, vagon, antrenör        f.; koçluk yapmak, taşımak, eğitmek
The couch was moving slowly.(Otobüs yavaşça hareket ediyordu.)
488) coal; (isim)
kömür,kor
Put more coal on the fire. ( Ateşe daha çok kömür koy.)
489) coalition; (isim)
koalisyon, ortak yönetim, birleşme
The country was ruled by the coalition for many years. (Ülke uzun yıllar koalisyon ile yönetildi.)
490) coast; (isim, fiil)
i.; deniz kıyısı, sahil kenarı    f.; sahil boyunca gitmek
There were long palm trees on the coast. (Deniz kıyısında uzun palmiye ağaçları vardı.)
491) coat; (isim, fiil)
i.; palto, kaban,mont     f.; kaplamak, örtmek
The coat keeps me warm. (Bu palto beni sıcak tutuyor.)
492) code; (isim, fiil)
i.; kod, şifre,kanun    f.; kodlamak
Enter the five digit code. (Beş haneli kodu giriniz.)
493) coffee; (isim)
kahve, kahvehane
I prefer coffee for breakfast. (Kahvaltıda kahveyi tercih ederim.)
494) cognitive; (sıfat)
kavramsal, kognitif, algısal
She specializes in cognitive psychology. (Kavramsal psikoloji alanında uzmanlık yapıyor.)
495) cold; (isim, sıfat)
i.; soğukluk, nezle , soğuk algınlığı     s.; soğuk, soğukkanlı, sakin
This special tea is goof for cold. (Bu özel çay soğuk algınlığına iyi geliyor.)
496) collapse; (fiil, isim)
f.; çökmek,   i.; çökme, yıkılma
The building collapsed because it was very old. (Bina çok eski olduğundan çöktü.)
497) colleague; (isim)
iş arkadaşı, meslektaş
They are starting a new project with their colleagues. (Meslektaşlarıyla yeni bir projeye başlıyorlar.)
498) collect; (fiil)
biriktirmek, toplamak, bir araya getirmek
He collected a lot of memories from every country he went to. (Gittiği her ülkeden birçok hatıra topladı.)
499) collection; (isim)
toplama,koleksiyon, derleme, tahsilat, para toplama
My grandfather is fond of cars and even has a car collection. ( Büyükbabam arabalara çok meraklı ve hatta bir araba koleksiyonu var.)
500) collective; (sıfat)
toplu, kollektif, ortak ,ortaklaşa
Collective decision making can solve the problems easily. ( Ortaklaşa karar vermek sorunları daha kolay çözebilir.)
501) college; (isim)
üniversite, kolej
Due to financial difficulties, I could not go to college. (Maddi zorluklar nedeniyle üniversiteye gidemedim)
502) colonial; (isim, sıfat)
i.;  sömürgede oturan kimse   s.; sömürge, kolonyal , sömürgeci
Britain had a huge colonial power. (İngiltere büyük bir sömürge gücüne sahipti.)
503) color ; (isim; fiil)
i.; renk, boya     f.; boyamak, renklendirmek
She likes bright colors. (Parlak renkleri sever.)
504)column; (isim)
kolon, sütun, dikeç
The old mosque is supported by wooden columns. (Eski cami tahta kolonlarla desteklenmektedir
505) combination; (isim)
kombinasyon, birleştirme, birleşim
I liked the combination of jeans and red coat.  (Kot pantolon ve kırmızı ceketin kombinasyonunu beğendim.
506) combine; (fiil)
birleştirmek, birleşmek
Sodium and chloride combine to form salt. (Sodyum ve klorür tuz oluşumu için birleştirilir.)
507) come; (fiil)
gelmek, yaklaşmak, uğramak,
They are coming to see us. (Bizi görmek için geliyorlar.)
508) comedy; (isim)
komedi, güldürü
He likes watching comedy shows. (Komedi programları izlemeyi sever.)
509) comfort; (isim, fiil)
i.; rahat, konfor, rahatlık   f.; rahat ettirmek
The hotel offers a high standard of comfort. (Otel yüksek konfor standardı sunuyor.)
510) comfortable; (sıfat)
rahat, konforlu,rahatlatıcı
These shoes are not very comfortable. (Bu ayakkabılar çok rahat değil.)
511) command; (fiil, isim)
emretmek, buyurmak,    i.; emir, kumanda, buyruk
In military , you must obey the commands. (Askeriye’de verilen emirlere itaat etmelisiniz.)
512) commander; (isim)
kumandan, komutan, amir, deniz binbaşısı
The commander started military exercise. (Kumandan askeri tatbikat başlattı.)
513) comment; (isim, fiil)
i.; yorum   f.; yorum yapmak, eleştirmek
Have you any comment to make about the reason of the incident ? (Bu olayın nedeni hakkında bir yorumun var mı)
514) commercial;(sıfat)
ticari
The government need to suuport commercial activities in the whole country. (Hükümet tüm ülkede ticari faaliyetleri desteklemelidir.)
515) commision; (isim, fiil)
i.; komisyon, kurul    f.; görevlendirmek, ısmarlamak
The European Commission has drafted a new contract. (Avrupa Komisyonu yeni bir sözleşme hazırladı.)
516) commit; (fiil)
suç işlemek, işlemek
Most crimes are commited by people with pyschological disorders. (Birçok suç psikolojik bozuklukları olan insanlar tarafından işleniyor.)
517) commitment; (isim)
bağlılık, bağlanma, söz
The relationships require a strong commitment. (İlişkiler güçlü bir bağlılık gerektirir.)
518) committee; (isim)
komite, kurul, heyet
He is the member of management committee. (O, yönetim kurulu üyesi.)
519) common (isim, sıfat)
i.; halka açık  alan  s.; ortak, sıradan, yaygın, umumi
Air pollution is the common problem of the world. (Hava kirliliği dünyanın ortak sorunudur.)
520) communicate; (fiil)
haberleşmek,iletişim kurmak, iletişime geçmek , diyalog kurmak
They communicate in body language. (Beden diliyle iletişim kuruyorlar.)
521) communication; (isim)
iletişim, haberleşme, irtibat, temas , bağlantı
Psychologists usually have good communication skills. (Psikologlar genelde iyi iletişim yeteneklerine sahip oluyorlar.)
522) community; (isim)
topluluk, cemaat, cemiyet, halk,
She is afraid to speak in front of the community. (Topluluk önünde konuşmaktan çekinir.)
523) company; (isim)
şirket, firma , arkadaşlık
The company won the tender. (Şirket ihaleyi kazandı.)
524) compare; (fiil)
karşılaştırmak, kıyaslamak, oranlamak
Do not compare your problems with other people’s. (Kendi sorunlarını başkalarınınkiyle kıyaslama.)
525) comparison; (isim)
karşılaştırma, kıyaslama
The air travel is very comfortable in comparison with bus travel. (Uçak yolculuğu, otobüs yolculuğu ile kıyaslandığında çok rahattır.)
526) compete; (fiil)
yarışmak, rekabet etmek, aşık atmak
I can’t compete with you. (Seninle rekabet edemem.)
527) competition; (isim)
yarışma, müsabaka, rekabet
The competition was postponed because of bad weather conditions. (Yarışma, kötü hava koşulları nedeniyle ertelendi.)
528) competitive; (sıfat)
rekabetçi, hırslı
This shop is selling clothes at competitive prices. (Bu mağaza, kıyafetleri rekabetçi fiyatlara satıyor.)
529) competitor; (isim)
yarışmacı, rakip
There were over a hundred competitors on the tournament. (Turnuvada yüzün üzerinde yarışmacı vardı.)
530) complain; (fiil)
şikayet etmek, dert yanmak, yakınmak, sılanmak t
Our grandma complains about her pains all the time. (Büyükannemiz durmadan ağrılarından şikayet ediyor.)
531) complaint; (isim)
şikayet, yakınma, sitem
Please inform us about your wishes and complaints. (Dilekleriniz ve şikayetleriniz hakkında bizi bilgilendiriniz.)
532) complete; (fiil, sıfat)
f.; tamamlamak, bütünlemek   s.; bütün, eksiksiz, tam
She completed writing the book series in two years. (Kitap serisini yazmayı iki yılda tamamladı.)
533) completely; (zarf)
tamamen, eksiksiz olarak
It completely nonsence. (Tamamen saçmalıktı.)
534) complex; (isim, sıfat)
i.; kompleks, blok, karışık şey    s.; karışık, karmaşık, komplike
The scientists are still working on the complex structure of human brain. (Bilim insanları halen insan beyninin karmaşık yapısı üzerinde çalışıyor.)
535) complicated; (sıfat)
karmaşık,karışık, komplike
It  seems complicated but I will try to explain. ( Karmaşık görünüyor ancak açıklamayı deneyeceğim.)
536) component; (isim, sıfat)
i.; bileşen, tamamlayıcı parça, öğe     s.; tamamlayıcı, bileşen
He knows every component of a machine. (O, bir makinenin tüm bileşenlerini bilir.)
537) compose; (fiil)
bestelemek, şiir,müzik b yazmak, oluşturmak, düzenlemek
Beethoven composed a large number of operas. (Beethoven çok sayıda opera bestelemiştir.)
538) composition; (isim)
kompozisyon, beste
The composition of  Requiem  belongs to Mozart. (Requiem’in bestesi Mozart’a aittir.)
539) comprehensive; (sıfat)
kapsamlı, geniş, etraflı
We need to make a comprehensive list of related topics. (İlgili konuların kapsamlı bir listesini yapmalıyız.
540) computer; (isim)
bilgisayar, kompüter
The computer usage should be limeted for kids. (Bilgisayar kullanımı çocukların için sınırlandırılmalıdır.)
541) concentrate (fiil)
konsantre olmak, yoğunlaşmak
I decided to  concentrate on my job. (İşime konsantre olmaya karar verdim)
542) concentration; (isim)
konsantrasyon, yoğunlaşma
The surgeries requires a great deal of concentration. (Ameliyatlar büyük bir dikkat gerektirir.)
543) concept; (isim)
konsept, kavram , genel düşünce
The concept of love can be perceived differently. (Sevgi kavramı herkesçe farklı algılanabilir.)
544) concern; (isim, fiil)
i.; kaygı, endişe, ilgi    f.; ilgilendirmek, alakadar etmek
The individuals concern about their future. (Kişiler gelecekleri konusunda endişeliler.)
545) concerned; (sıfat)
endişeli, kaygılı, alakadar, ilgili
He didn’t seem concerned about his health. (Sağlığı konusunda endişeli görünmüyordu.)
546) concert; (isim)
konser
I have an extra ticket for the concert. (Konser için fazladan biletim var.)
547) conclude; (fiil)
sonuç çıkarmak, sonuçlandırmak,karara varmak
We can conclude from the paragrapgh that the animals are in danger. (Bu paragraftan hayvanların risk altında olduğu sonucunu çıkarabiliriz.)
548) conclusion; (isim)
yargı, sonuç
Your conclusion paragraph was too short. (Senin sonuç paragrafın çok kısaydı.)
549) concrete; (isim, sıfat)
i.; beton  s.; somut, maddesel
The dog is lying on a concrete floor. (Köpek, beton zeminin üstünde yatıyor.)
550) condition; (fiil, isim)
f.; şarta bağlamak, koşullamak    i.; durum, koşul, şart
You should improve your living conditions. (Yaşam koşullarını iyileştirmelisin.)
551) conduct; (isim,fiil)
i.; yönetim, davranış   f.; yönetmek, idare etmek, yürütmek
The guide conducted us around ancient ruins. (Rehber bizi antik kalıntılar arasında yürüttü)
552) conference; (isim)
konferans, kongre, görüşme
She attended a conference about first aid. (İlk yardım konulu bir konferansa katıldı.)
553)confidence; (isim)
güven, itimat, güvenilirlik
There is a lack of confidence among the employees. (Çalışanlar arasında güven eksikliği  var.)
554) confident; (sıfat)
kendine güvenen, emin, güvenli
You can’t achieve anything unless you won’t be in a confident mood. (Eğer rahat bir tavır içerisinde olmazsan hiçbir şeyi başaramazsın.)
555) confirm; (fiil)
onaylamak, teyit etmek, doğrulamak ,tasdiklemek
Please sign here to confirm your reservation. (Lütfen rezervasyonunuzu onaylamak için burayı imzalayın.)
556) conflict; (fiil, isim)
f.; anlaşamamak, ters düşmek, çekişmek    i.; anlaşmazlık, çekişme , çatışma
Political conflicts have led to violence in society. (Politik çatışmalar toplumda şiddete yol açtı.)
557) confront; (fiil)
yüzleştirmek, karşı koymak
You know that you have to confront your fears. (Korkularınla yüzleşmek zorunda olduğunu biliyorsun.)
558) confusion; (isim)
karışıklık, kafa karışıklığı, kargaşa
To avoid the confusion underline the significant ones. (Karışıklığı önlemek için önemli olanların altını çiz.)
559) Congress; (isim)
kongre, meclis, kurultay
Congress voted on the law proposal yesterday. (Kongre dün yasa teklifini oyladı.)
560) congressional; (sıfat)
kongre, kongresel, kongre ile ilgili
Congressinal election was canceled last week. (Kongre seçimi geçen hafta iptal edildi)
561) connect; (fiil)
bağlamak,birleşmek,  ilişki kurmak, bağlantı kurmak,
The Bosphorus Bridge connects Asia and Europe. (Boğaz Köprüsü Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiriyor.)
562) connection; (isim)
bağlantı, bağlanma, ilişki
There is a strong connection between heart and brain. (Kalple beyin arasında güçlü bir ilişki var.)
563) consciousness; (isim)
bilinç, şuur
She lost consciousness, she doesn’t remember any more. (Bilincini kaybetti, artık hiçbir şey hatırlamıyor.
564) consensus; (isim)
fikir birliği, ortak karar, mutabakat
Our group has consensus on this issue. (Grubumuz bu konu üzerinde fikir birliğine sahip)
565) consequence; (isim)
sonuç, netice
Keep trying regardless of the consequences. (Sonuçlarına aldırmaksızın denemeye devam et.)
566) conservative; (sıfat)
muhafazakar, tutucu, gösterişsiz, ölçülü
He doesn’t agree with his conservative views of his parents. (Anne babasının muhafazakar görüşlerine katılmıyor.)
567) consider; (fiil)
göz önünde bulundurmak, dikkate almak, hesaba katmak
Consider all the possibilities before you attempt anything. (Bir şeye kalkışmadan önce tüm olasılıkları göz önünde bulundur.)
568) considerable; (sıfat)
oldukça, önemli, kayda değer, hatırı sayılır ölçüde
She donated a considerable amount of money to our association. (Derneğimize önemli miktarda para bağışladı.)
569) consideration; (isim)
göz önünde bulundurma, düşünme, değerlendirme
The consideration of the proposal took a long time. (Teklifin değerlendirilmesi uzun zaman aldı.)
570)consist; (fiil)
den oluşmak, meydana gelmek
The committee consists of eight members. (Komite sekiz üyeden oluşuyor.)
571) consistent; (sıfat)
istikrarlı, devamlı, tutarlı, sürekli
Consistent growth in the economy makes the investors happy. (Ekonomideki istikrarlı büyüme yatırımcıları memnun ediyor.)
572)constant; (sıfat)
sabit, sürekli, değişmez
Babies need constant care. (Bebekler süreki ilgiye ihtiyaç duyar.)
573) constantly; (zarf)
sürekli, durmadan, ikide bir,
Stop grumbling constantly. (Sürekli söylenmeyi bırak.)
574) constitute; (fiil)
oluşturmak, teşkil etmek,kurmak
Farm products constitute the majority of the export products. (Tarım ürünleri ihracat ürünlerinin çoğunluğunu oluşturmakta.)
575) constitutional; (sıfat)
anayasal, meşruti
Constitutional rights are equal for everyone. (Anayasal haklar herkes için eşittir.)
576) construct; (fiil)
inşa etmek, oluşturmak, bina etmek
They constructed a shelter for street animals. (Sokak hayvanları için bir barınak inşa ettiler)
577) construction; (isim)
inşaat, yapı, konstrüksiyon
The construction of the new airport lasted for three years. (Yeni hava alanının inşaatı üç yıl sürdü.)
578) consultant; (isim)
danışman, uzman
The President’s consultant has resigned. (Cumhurbaşkanı’nın danışmanı istifa etti.)
579) consume; (fiil)
tüketmek, sarfetmek
Nowadays,children consume fastfood a lot. (Çocuklarda bugünlerde çok fazla fastfood tüketiyor.)
580) consumer; (isim)
tüketici, müşterici, alıcı
Consumer satisfaction comes first. (Müşteri memnuniyeti önce gelir.)
581) consumption; (isim)
tüketim, bitirme, harcama
Consumption consciousness of the society is changing day by day. (Toplumun tüketim bilinci günden güne değişiyor.)
582) contact; (fiil, isim)
f.; temasa geçmek, irtibat kurmak, iletişime geçmek     i.; temas , irtibat
Do you keep in contact with your from college? (Üniversiteden arkadaşlarınla iletişim halinde misin?)
583) contain; (fiil)
içermek, kapsamak,  bünyesinde bulundurmak
It does not contain any additives. (Katkı maddesi içermez.)
584) container; (isim)
konteyner, kap
These foods can be kept for a week in an airtight container. (Bu yiyecekler bir hafta süresince hava geçirmeyen bir kapta saklanabilir.)
585) contemporary; (sıfat)
modern, muasır, çağdaş, aynı zamana ait
She doesn’t like reading  contemporary literature works.  (Çağdaş edebiyat eserlerini okumayı sevmez.)
586) content; (isim)
içerik, kapsam , kapasite
There is a table of contents at the front page of the book. (Kitabın ön kapağında içerik listesi var.)
587) contest; (isim, fiil)
i.; yarışma, mücadele    f.; rekabet etmek, yarışmak
She won the beauty contest last year. (Geçen yıl güzellik yarışmasını kazandı.)
588) context; (isim)
bağlam, durum
You can understand the meaning of a  word from context. (Bir sözcüğün anlamını bağlamdan anlayabilirsiniz.)
589)continue; (fiil)
devam etmek, sürdürmek, süregelmek
The baby continued crying the whole night. (Bebek tüm gece ağlamaya devam etti.)
590) continued; (sıfat)
sürekli, devamlı, aralıksız
I appreciate your continued support. (Aralıksız desteğinizi takdir ediyorum.)
591) contract; (isim, fiil)
i.; sözleşme, kontrat, taahhüt    f.;kasılmak, hastalık kapmak , anlaşma yapmak
Read the contract articles from beginning to end. (Kontrat maddelerini baştan sona okuyunuz.)
592) contrast; (fiil, isim)
f.; kıyas etmek, karşılaştırmak   i.; karşıtlık, zıtlık, kontrast
There is an  obvious contrast between twins’ characters. (İkizlerin karakterleri arasında belirgin bir karşıtlık var.)
593) contribute; (fiil)
katkıda bulunmak, katkı yapmak
You can contribute to our project with your suggestions. (Önerilerinizle projemize katkıda bulunabilirsiniz.)
594)contribution; (isim)
katkı
We are grateful for your valuable contributions. (Değerli katkılarınız için minnettarız.)
595) control; (fiil, isim)
f.; kontrol etmek, denetlemek, kumanda etmek    i.; kontrol, denetim
The military took control of the country. (Askeriye ülkenin kontrolünü ele geçirdi.)
596) controversial; (sıfat)
tartışmalı, çekişmeli, anlaşmazlığa neden olan
It is a highly controversial topic to discuss about. (Üzerinde konuşmak için oldukça tartışmalı bir konu.)
597) controversy; (isim)
karşıtlık, ihtilaf,münakaşa
The question caused controversy. (Soru, münakaşaya neden oldu.)
598)  convention; (isim)
toplama, toplanma, resmi konferans veya toplantı
The convention place has not been decided. (Toplanma yeri henüz kararlaştırılmadı.)
599) conventional; (sıfat)
konvensiyonel, alışılagelmiş, basmakalıp
You can’t solve the problems with conventional methods. (Basmakalıp yöntemlerle sorunları çözemezsin.)
600) conservation; (isim)
koruma, sahip çıkma, muhafaza
Nature conservation is supported by various organizations. (Doğayı koruma çeşitli örgütlerle destekleniyor.)
601) convert; (fiil)
dönüştürmek, çevirmek , evirmek, değiştirmek
The apartment is going to be converted into a dormitory. (Apartman, öğrenci yurduna dönüştürülecek.)
602) conviction; (isim)
inanç, görüş, kanı
Be respectful to other’s conviction. (Başkalarının inançlarına saygılı ol.)
603) convince; (fiil)
inandırmak, ikna etmek, kandırmak
I am trying to convince her to got out. (Onu dışarı çıkmaya ikna etmeye çalışıyorum.)
604) cook; (isim, fiil)
i.; aşçı    f.; yemek yapmak,yemek pişirmek, pişirmek
How did you learn to cook well? (Böyle güzel yemek yapmayı nasıl öğrendin?)
605) cookie; (isim)
kurabiye, bisküvi,
The chocolate cookie is my favorite. (Çikolatalı kurabiye en sevdiğimdir.)
606) cooking; (isim)
yemek yapma, yemek pişirme
He is not good at cooking. (Yemek pişirmede iyi değildir.)
607) cool; (fiil, isim, sıfat)
f.; soğutmak, serinletmek    i.; serinlik     s.; soğuk, serin,serinkanlı, sakin, havalı kimse
The weather is cool outside, so you should wear a jacket. ( Hava serin, bu yüzden ceket giysen iyi olur.)
608) cooperation; (isim)
ortaklık, işbirliği, dayanışma , beraberlik
Thank you for your cooperation. (İşbirliğiniz için teşekkür ederiz.)
609) cop; (isim, fiil)
i.; polis     f.; yakalamak, tutuklamak
Somebody call the cop. (Biri polisi arasın.)
610) cope; (fiil)
başa çıkmak, üstesinden gelmek, uğraşmak
I am tired of coping with the stresses of the job. (İşin stresiyle uğraşmaktan yoruldum.)
611)copy; (fiil, isim)
f.; kopyalamak, taklit etmek, çoğaltmak    i.; kopya , nüsha, suret
I will send you a copy of article. (Sana makalenin bir kopyasını göndereceğim.)
612) core; (isim, fiil)
i.; çekirdek, öz, esas, göbek (etli meyvelerde)  f.; çekirdeğini çıkarmak
It is thought that the earth’s core is very hot. (Dünya’nın çekirdeğinin çok sıcak olduğu düşünülüyor.)
613) corn; (isim, fiil)
i.; mısır, darı, tahıl tanesi      f.; salamura etmek, tuzlamak
I fed chickens with corns. (Tavukları tahıl taneleriyle besledim.)
614) corner; (isim, fiil)
i.; köşe, dönemeç    f.; köşe oluşturmak, köşeye sıkıştırmak, viraj almak
There is a strange man right on the corner. (Hemen köşede garip bir adam var.)
615)corporate; (sıfat, isim)
s.; kurumsal, tüzel, birleşik,  şirkete ait     i.; şirket
Being organized is among our corporate strategies. (Planlı olmak kurumsal stratejilerimiz arasında.)
616) corporation; (isim)
kurum, şirket, ortaklık
The number of multinational corporations is increasing. (Çokuluslu şirketlerin sayısı artıyor.)
617) correct; (fiil, sıfat)
f.; doğrulamak, düzeltmek   s.; doğru , dürüst
Find the correct answer. (Doğru cevabı bulunuz.)
618) correspondent; (isim, sıfat)
i.; yazışma yapan kimse, muhabir   s.; yazışan, karşılıklı
She work on CNN as correspondant. ( CNN’de muhabir olarak çalışıyor.)
619) cost; (fiil, isim)
f.; mal olmak , para etmek   i.; ücret, fiyat ,maliyet, masraf , bedel
The total cost of the project is 5000 dollars. (Bu projenin toplam maliyeti 5000 dolar.)
620) cotton; (sıfat, fiil, isim)
s.; pamuk, pamuklu    f.; anlaşmak, uzlaşmak    i.; pamuklu kumaş , pamuk
This blanket is 100% cotton. (Bu battaniye %100 pamukludur.)
621) couch; (isim, fiil)
i.; sedir,  divan , kanepe   f.; nakışlamak, yatmak,
The cat is sleeping on the couch. (Kedi, kanepenin üstünde uyuyor.)
622) could; (fiil)
ebilmek , yapabilmek (can)  ,  -abilirdi , -ebilirdi
Sorry, I couldn’t hear you. (Afedersin seni duyamadım.)
623) council; (isim)
kurul, meclis, konsey,komisyon,  kurultay
The  district council meets once a week. (Bölge meclisi haftada bir toplanır.)
624) counselor; (isim)
avukat, danışman, rehber, müşavir
You should talk to a family counselor. (Bir aile danışmanı ile konuşmalısın.)
625) count; (fiil, isim)
f.; saymak , hesaba katmak,       i.; sayı, sayma, tane
Begin to count from zero. (Sıfırdan saymaya başla.)
626) counter; ( isim, fiil)
i.; sayaç, sayıcı ,tezgah,  mutfak tezgahı    f.; karşılık vermek
I asked the girl behind the counter how much money were the red shoes. (Tezgahın arkasındaki kıza kırmızı ayakkabıların kaç para olduğunu sordum.)
627) country; (isim, sıfat)
ülke, memleket,vatan     s.; kırsal, taşraya ait
He fought for his country. (O, vatanı için savaştı.)
628) county; (isim)
ilçe, eyalet, il, vilayet
The old couple is living a small county. (Yaşlı çift küçük bir ilçede yaşıyor.)
629) couple; (fiil, isim)
f.; çiftleştirmek, eşleştirmek, birleşmek    i.; çift, eş
The couple was married in 1989. (Bu çift, 1989 yılında evlendi.)
630) courage; (isim)
cesaret, yüreklilik, cüret
The eagle is the symbol of courage. (Kartal, cesaretin sembolüdür.)
631) course; (isim, fiil)
i.; kurs, rota, güzergah       f.; av peşinden koşmak, kovalamak
She takes French course for three months. (Üç aydır Fransızca kursu alıyor.)
632) court; (isim, fiil)
i.; mahkeme, tenis kortu  f.; kur yapmak, dalkavukluk yapmak
The case was brought to court. (Dava mahkemeye taşındı.)
633) cousin; (isim)
kuzen
I am going to meet my cousin after course. (Kurstan sonra kuzenimle buluşacağım.)
634) cover; (fiil, isim)
f.; kaplamak , üstünü kapatmak , örtmek    i.; kapak, kılıf, örtü
Much of the country is covered by the desert. (Ülkenin çoğu kısmı çöl ile kaplı.)
635) coverage; (isim)
kapsam, yayın alanı, olay kaydı
This magazine has an extensive coverage from fashion to health topics. (Bu dergi, modadan sağlık konularına kadar geniş bir kapsama sahip.)
636) cow; (isim, fiil)
i.; inek,     f.; korkutmak, sindirmek
They have cows in the farm. (Çiftlikte inekleri var.)
637) crack; (fiil, isim)
f.; çatlatmak, kırmak, şifreyi çözmek      i.; çatırtı, çatlak
Crack an egg into the bowl. (Kaseye bir yumurta kırın.)
638) craft; (isim, fiil)
i.; zanaat,sanat, beceri, meslek, teknik eleman      f.; ustalıkla işlemek
He learned craft from his master. (Ustasından zanaat öğrendi.)
639) crash; (fiil, isim)
f.; kırılmak , çarpmak   i.; çatırtı,kırılma, kaza
There was a car crash on the highway. (Otobanda kaza vardı.)
640) crazy; (sıfat)
çılgın, deli , kaçık
What a crazy idea! (Ne kadar çılgın bir fikir!)
641) cream; (isim, fiil)
i.; kaymak, krema, krem       f.; kaymak tutmak,  krem sürmek
Would you like some cream in your coffee? (Kahvende biraz krema ister misin?)
642) create; (fiil)
oluşturmak, yaratmak, meydana gelmek , vücuda getirmek
The company is trying to create a reliable image. (Şirket, güvenilir bir imaj yaratmak istiyor.)
643) creation; (isim)
yaratma, yaratılış, yaratım,  kreasyon,
The creation of the world is discribed in religous sources. (Dünyanın yaratılışı dini kaynaklarda tasvir edilir.)
644) creative; (sıfat)
yaratıcı, kreatif
We need a creative team to write an advertising copy. (Bir reklam metni yazmak için yaratıcı bir ekibe ihtiyacımız var.)
645) creature; (isim)
yaratık, varlık, mahluk
The movie’s characters are consist of fantastic creatures. (Filmin karakterli fantastik yaratıklardan oluşuyor)
646) credit; (isim, fiil)
i.; kredi, övgü, beğeni    f.; kredi vermek, güvenmek, inanmak
We got credit to buy this  house. (Bu evi satın alabilmek için kredi aldık.)
647) crew; (isim)
ekip, tayfa, mürettebat, takım
The crew was died on the plane crash. (Mürettebat, uçak kazasında hayatını kaybetti.)
648)crime; (isim, fiil)
i.; suç, sabıka, kabahat     f.; cezalandırmak
Human rights violation is a crime. (İnsan haklarının ihlali bir suçtur.)
649) criminal; (isim, sıfat)
i.; suçlu , sabıkalı        s.; suçlu, suç oluşturan
The police caught the criminal. (Polis, suçluyu yakaladı.)
650) crisis; (isim)
kriz, bunalım
The economic crisis in 1929 affected the whole world negatively. (1929’daki ekonomik kriz tüm dünyayı olumsuz etkiledi.)
651) criteria; (isim)
kriterler, ölçütler
What criteria are used for assessing a canditate’s ability? (Bir adayın yeteneklerini ölçmek için hangi kriterler kullanılıyor?)
652) critic; (isim)
eleştirmen, kritik
The literary critics didn’t like the book.( Edebiyat eleştirmenleri kitabı beğenmedi.)
653) critical; (sıfat)
kritik, hassas, yerici, eleştirel
Your decisions are critical for the future of your children. (Sizin kararlarınız çocuklarınızın geleceği içik kritiktir.)
654) criticism; (isim)
eleştiri, kritik, tenkit
People should be open to criticism. (İnsanlar eleştiriye açık olmalı.)
655) criticize; (fiil)
eleştirmek, kritik yapmak, tenkit etmek
Some people don’t like to be criticized. (Bazı insanlar eleştirilmeyi sevmez.)
656) crop; (isim, fiil)
i.; ekin, hasat, mahsul   f.; ürün vermek, biçmek, kesmek
Wheat is an important crop for our country. (Buğday, ğlkemiz için önemli bir mahsuldür.)
657) cross; (fiil, isim, sıfat)
f.; karşıya geçmek, kesiştirmek, kesişmek, çarpı koymak    i.; çarpı, haç, çarmıh   s.; çapraz,zıt
Put a cross if the answer is wrong. (Eğer cevap yanlışsa çarpı koy.)
658) crowd; (isim, fiil)
i.; kalabalık, yığın, sürü      f.; doldurmak, kalabalık etmek
She looked for her daughter in the crowd. (Kalabalıkta kızını aradı.)
659) crucial; (sıfat)
çok önemli, elzem , kritik
Teachers play a crucial role in the education of the children.(Öğretmenler, çocukların eğitiminde çok önemli bir rol oynar.
660) cry; (fiil, isim)
f.; ağlamak, çıığlık atmak, bağırmak, yalvarma      i.; ağlama, bağırma , yalvarma
She cried after the exam. (Sınavdan sonra ağladı.)
661) cultural; (sıfat)
kültürel
Every ethnic group has its own cultural values. (Her etnik grubun kendine özgü kültürel değerleri vardır.)
662)culture; (isim)
kültür, medeniyet
Eastern culture has a rooted history. (Doğu kültürünün köklü bir tarihi vardır.)
663) cup; (isim, fiil)
i.; fincan, kupa, çanak     f.; şişe çekmek, hacamat yapmak
Can I have a cup a coffee? (Bir fincan kahve alabilir miyim?)
664) curious; (sıfat)
meraklı, ilgili, tuhaf, ilginç
He is very curious about chemistry. (Kimya bilimine çok meraklı.)
665) current; (isim, sıfat)
i.; akım, akarsu debisi     s.; güncel, aktüel, şimdiki
Current news from Russia made everyone sad. (Rusya’dan gelen güncel haberler herkesi üzdü.)
666) currently; (zarf)
bugünlerde, halihazırda, şu anda
She is currently traveling a lot. (Bugünlerde çok seyehat ediyor.)
667) curriculum; (isim)
müfredat, öğretim programı
The Ministry of Education has changed the curriculum. (Eğitim Bakanlığı müfredatı değiştirdi.)
 668) custom; (isim)
örf, adet, gelenek, görenek, töre
Their wedding ceremony was organized according to their cutoms. (Düğün törenleri, gelenek ve göreneklerine göre düzenlenmişti.)
669) customer; (isim)
müşteri, alıcı
The customer had a little discussion with the sales lady. (Müşteri, tezgahtar bayanla küçük bir tartışma yaşadı.)
670) cut; (fiil, isim, sıfat)
f.; kesmek, doğramak     i.; kesik,kesme, şekil, biçim, indirim     s.; kesilmiş, indirilmiş
She cuts her own hair. (Saçını kendisi keser.)
671) cycle; (isim, fiil)
i.; dönme, devir, tur, çevrim    f.; bisiklet sürmek, pedal çevirmek
We are going to cycle in the forest tomorrow. (Yarın ormanda bisiklet süreceğiz.)
        D
672) dad; (isim)
baba, babacığım
Dad, do you allow me to go out? (Babacığım, dışarı çıkmama izin verir misin?)
673) daily; (sıfat, isim)
s.; günlük, güncel, gündelik       i.; günlük gazete, gündelikçi
He likes to read daily newspapers. (Günlük gazeteleri okumayı sever.)
674) damage; (fiil, isim)
f.; zarar vermek, hasar vermek, zedelemek     i.; zarar, hasar
It seems that this will cause serious damage to the country’s economy. (Bu, ülke ekonomisine ciddi zarar verecek gibi görünüyor.)
675) dance; (fiil, isim)
f.; dans etmek, oynamak      i.; dans, oyun
Would you like to dance with me? ( Benimle dans etmek ister misiniz?)
676) danger; (isim)
tehlike, risk
Polarbears are in danger because of the melting of the glaciers. (Kutupayıları, buzulların erimesi nedeniyle tehlike altında.)
677) dangerous; (sıfat)
tehlikeli, riskli
Bungee-jumping is a dangerous sport. (Bungee jumping tehlikeli bir spordur.)
678) dare; (isim, fiil)
i.; cesaret, yiğitlik    f.; cesaret etmek, meydan okumak
How dare you talk to me like that? (Benimle bu şekilde konuşmaya nasıl cesaret edersin?)
679) dark; (isim, sıfat)
i.; karanlık, koyu renk    s.; koyu, kara, belirsiz, esrarengiz
It is dark outside, you can’t go now. (Dışarısı karanlık, şimdi gidemezsin)
680) darkness; (isim)
karanlık, belirsizlik, gizlilik
The sun goes down and the dark falls. (Güneş batıyor ve karanlık çöküyor.)
681) data; (isim)
veri, girdi, bilgi
This data was collected from 55 countries. (Bu veri 55 ülkeden toplandı.)
682) date; (fiil, isim)
f.; randevuya çıkmak , flört etmek      i.; tarih, randevu , flört edilen kişi
He is dating with a girl who is three years younger than himself. (Kendinden üç yaş küçük bir kızla çıkıyor.)
683) daughter; (isim)
kız evlat
She loves her daughter more than anything. (Kızını her şeyden çok sever.)
684) day; (isim)
gün, gündüz, dönem
I will see see you another day. (Başka bir gün görüşürüz.)
685) dead; (sıfat)
ölü, cansız, sönük
Her dead body laid on the bad. (Ölü bedeni yatağın üzerinde serili duruyordu.)
686) deal; (fiil, isim)
f.; ilgilenmek, iş yapmak    i.; anlaşma
I have a lot of work to deal with. (İlgilenmem gereken çok iş var.)
687)dealer; (isim)
satıcı, dağıtıcı, bayi,  iskambilde kağıtları dağıtan ,
He is an antique dealer. (O bir antika satıcısı.)
688) dear; (isim, sıfat)
i.; sevgili, sevilen kimse    s.; değerli, sayın, kıymetli, pahalı
Dear Sarah, I am writing you  after a long time. (Sevgili Sarah, sana uzun bir süreden sonra yazıyorum.)
689) death; (isim)
ölüm, vefat ,ölü
The death of her mother deeply affected her. (Annesinin ölümü onu derinden etkiledi.)
690) debate; (fiil, isim)
f.; tartışmak, münakaşa etmek , çekişmek     i.; tartışma, fikir çatışması, müzakere
We should debate this issue at the meeting. (Bu meseleyi toplantıda tartışmalıyız.)
691) debt; (isim)
borç, verecek
He left the country without paying his debts. (Borçlarını ödemeden ülkeden ayrıldı.)
692) decade; (isim)
onluk, on yıl
The contract is renewed every decade. (Sözleşme her on yılda bir yenileniyor.)
693) decide;(fiil)
karar vermek, kararlaştırmak, hükme bağlamak
She decided to live in England after her graduation. (Mezun olduktan sonra İngiltere’de yaşamaya karar verdi.)
694) decision; (isim)
karar, irade, yargı
I respect your decisions. (Kararlarına saygı duyuyorum.)
695) deck; (isim, fiil)
i.; güverte, deste, üst kısım     f.; süslemek, bezemek
Jack was the only person on the deck at that night. ( Jack o gece güvertedeki tek kişiydi.)
696) declare;( fiil)
beyan etmek, ilan etmek, bildirmek, açıklamak
Russia declared war on USA. (Rusya ABD’ye savaş açtı.)
697) decline; (fiil, isim)
f.; geri çevirmek, reddetmek , alçalmak     i.; gerileme, alçalma, düşüş
The number of the foreign tourists to Turkey declined by 5% last year. (Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısı %5 azaldı.)
698) decrease; (fiil, isim)
f.; azaltmak, azalmak, düşüş göstermek, inişe geçmek     i.; azalma, eksilme, düşüş
The number of the students decreased  from 400 to 360 this year. (Bu yıl öğrenci sayısı 400’den 360’a düştü.)
699) deep; (sıfat, zarf)
s.; derin, dalgın, boğuk (ses için) , koyu (renk  için)     zf.; içten
The little cat fell into a deep pit. (Küçük kedin derin bir çukurun içine düştü.)
700) deeply; (zarf)
içten, derinlemesine, derinden
Breath deeply to relax. (Rahatlamak için derin nefes al.)
701) deer; (isim)
geyik
Most male deer have antlers. (Çoğu erkek geyiğin çatal boynuzu vardır.)
702) defeat; (fiil, isim)
f.; mağlup etmek, yenmek       i.; yenilgi,mağlubiyet, bozgun
The army was defeated in one hour. (Ordu bir saat içersinde mağlup edildi.)
703) defend; (fiil)
savunmak, müdafaa etmek, korumak
Politicians defend themselves well. (Politikacılar kendilerini iyi savunurlar.)
704)defendant; (isim)
sanık, davalı
The person who is accused of commiting a crime is called defendant. (Suç işlemekle itham edilen kişiye sanık denir.)
705) defense; (isim)
savunma, defans oyuncusu
He is a defense player in the football team. (Futbol takımında defans oyuncusu.)
706) defensive; (sıfat)
koruyan, koruyucu, savunma amaçlı, defansif
It is an example of defensive war. (Bu, bir savunma savaşı örneğidir.)
707) deficit; (isim)
kasa açığı, açık hesap
They are working hard to make up for the deficit. (Açığı telafi etmek için çok çalışıyorlar.)
708)define; (fiil)
tanımlamak, tarif etmek, açıklamak
Some terms are diffucult to define. (Bazı terimleri tanımlamak zordur.)
709) definitely; (zarf)
kesinlikle, tamamen, kuşkusuz
I definitely remember what you said on the phone. (Telefonda ne dediğini kesinlikle hatırlıyorum.)
710) definition; (isim)
tanım, tarif, açıklama
The definition of beauty has no certain limits. (Güzellik tanımının kesin sınırları yoktur.)
711) degree; (isim)
derece, rütbe
He was  graduated from university with a degree. (Üniversiteden derece ile mezun oldu.)
712) delay; (fiil, isim)
f.; ertelemek, gecikmek     i.; erteleme, gecikme
We are sorry for the delay. (Gecikme için özür dileriz.)
713)deliver; (fiil)
teslim etmek, dağıtmak
The postman delivered the letters to the houses. (Postacı, mektupları evlere dağıtı.)
714) delivery; (isim)
dağıtım, teslim, sevkiyat
The cargo company has not postal delivery on Sundays. (Kargo şirketinin paar günleri posta dağıtımı yok.)
715) demand; (fiil, isim)
f.; talep etmek , istemek    i.; talep, istek, rağbet
She demanded for higher pay from her boss. (Patronun daha yüksek ücret talep etti.)
716) democracy; (isim)
demokrasi
Turkey is ruled by democracy. (Türkiye demokrasi ile yönetilir.)
717) Democrat; (isim)
demokrat, halkçı
Democrats are against Republican’s ideas. ( Demokratlar, Cumhuriyetçiler’in görüşlerine karşılar.)
718) democratic; (sıfat)
demokratik
Crime rates are relatively less in democratic societies. (Demokratik toplumlarda suç oranı nispeten daha azdır.)
719) demonstrate; (fiil)
göstermek, gösteri yapmak, ispat etmek
I will demonstrate how it works. (Size bunun nasıl çalıştığını göstereceğim.)
720) demonstration; (isim)
gösteri, gösterim, ispat
She went on a demonstration to support human rights. (İnsan haklarını desteklemek üzere bir gösteriye katıldı.)
721) deny; (fiil)
reddetmek, inkar etmek
He denies attempting to murder his friend. (Arkadaşını öldürme girişiminde bulunduğunu inkar etti.)
722)department; (isim)
departman, daire, bölüm, şube
The police department has received new personnel. (Polis departmanı yeni personel aldı.)
723) depend; (fiil)
bağlı olmak,bel bağlamak,  güvenmek
I don’t know when  I can get there. It depends on the traffic. (Oraya ne zaman varırım bilmiyorum. Trafiğe bağlı.)
724) dependent; (isim, sıfat)
i.; bağımlı kimse     s.; bağımlı, muhtaç
A child’s development is dependent on family and many other factors. (Bir çocuğun gelişimi ailesi ve diğer birçok faktöre bağlıdır.)
725) depending; (isim, zarf)
i.; güveniş     zf.; bağlı olarak
Depending on others is an indicate of the lack self-confident. (Başkalarına bağlılık özgüven eksikliğinin bir göstergesidir.)
726) depict; (fiil, isim)
f.; tasvir etmek, betimlemek, anlatmak, göstermek  i.; tasvir, tanımlama
Can you depict the house in your dream? (Hayalindeki evi tasvir eder misin?)
727) depression; (isim)
bunalım, depresyon, durgunluk
He fell into depression after fired. (İşten kovulduktan sonra depresyona girdi.)
728) depth; (isim)
derinlik, derin yer
The depth of the pool is about 3 metres. (Havuzun derinliği yaklaşık 3 metre.)
729) deputy; (isim)
millet vekili, delege
He was appointed as deputy from İzmir. (İzmir’den delege olarak atandı.)
730) derive; (fiil)
türemek, -den elde etmek, kaynaklanmak, çıkarmak
The new cream is derived from pine tree. (Yeni çıkan krem çam ağacından elde ediliyor.)
731) describe; (fiil)
tanımlamak, ifade etmek
The woman was described as short and aged about 30 . (Kadın kısa boylu ve 30 yaşlarında olarak tanımlandı.)
732) description; (isim)
tasvir,tanım,  betimleme, tanımlama
The mental pain is beyond description. (Zihinsel acı tanımın  ötesindedir.)
733) desert; (fiil, isim, sıfat)
f.; terk etmek   i.;  çöl, bozkır, yaban    s.; ıssız, çorak
The Sahara is the largest hot desert in the world. (Sahra, dünyadaki en büyük sıcak çöldür.)
734) deserve; (fiil)
hak etmek, layık olmak
She deserved a holiday this year. (Bu yıl tatili hak etti.)
735) design; (fiil, isim)
f.; dizayn etmek , tasarlamak, düzenlemek     i.; tasarım, dizayn, plan
She designed the garden of the summer house. (Yazlık evin bahçesini dizayn etti.)
736) designer; (isim)
tasarımcı, modacı
She is a well known and talented fashion designer. (Tanınmış ve yetenekli bir moda tasarımcısıdır.)
737) desire; (fiil, isim)
f.; arzu etmek, istemek, heveslenmek     i.; arzu, istek, şevk
He has a desire for power and money. (Güç ve parayı arzuluyor.)
738) desk; (isim)
okul sırası , masa , kürsü, şube, büro
The student fell asleep on the desk. (öğrenci, sıranın üstünde uyuyakalmış.)
739) desperate; (sıfat)
çaresiz, umutsuz, ümitsiz
He is desperate about his future and career. (Geleceği ve kariyeri konusunda ümitsiz.)
740) despite; (isim, edat)
i.; kin, nefret   ed.; rağmen, -e karşın
Despite studying hard, he couldn’t pass the exam. (Çok çalışmasına karşın sınavı geçemedi.)
741) destroy; ( fiil)
imha etmek, ortadan kaldırmak , mahvetmek, harap etmek
You have destroyed my hopes. (Hayallerimi mahvettin.)
742) destruction; (isim)
yıkım, imha, tahrip etme,harap etme , mahvetme
The destruction of the rainforests causes danger for animal species. (Yağmur ormanlarının tahrip edilmesi hayvan türleri için tehlike oluşturuyor.)
743) detail; (isim, fiil)
i.; ayrıntı, detay    f.; detaylandırmak, ayrıntılı olarak anlatmak
We can examine the small details later. (Küçük detayları daha sonra inceleriz.)
744) detailed; (sıfat)
detaylı, ayrıntılı, etraflı
He gave me the detailed analysis of the report. (Raporun detaylı analizini verdi.)
745) detect; (fiil)
saptamak, belirlemek, keşfetmek, belirlemek
This test can help to detect the disease early. (Bu test, hastalığın erken saptanmasına yardımcı olabilir.)
746) determine; (fiil)
kararlaştırmak, karar vermek, belirlemek
Your goals determine your future. (Hedefleriniz geleceğinizi belirler.)
747) develop; (fiil)
geliştirmek, gelişmek, ilerlemek
Our main aim is to develop country’s economy. (Esas amacımız ülke ekonomisini geliştirmektir.)
748) developing; (sıfat)
gelişen, gelişmekte olan
Developing countries still have a lot of economic problems. (Gelişmekte olan ülkelerin hala birçok ekonomik sorunu var.)
749) development; (isim)
gelişim, ilerleme, büyüme, gelişme
China gained a quick development in technology. (Çin, teknoloji alanında hızlı bir gelişme gösterdi.)
750) device; (isim)
aygıt, cihaz, alet, edevat
This device is designed to ease daily life activities. (Bu alet günlük hayatta yaptığımız aktiviteleri kolaylaştırmak için tasarlanmıştır.
751) devote; (fiil)
adamak,kedini vermek
He devoted himself to care of destitute children. (Kendini kimsesiz çocukların bakımına adadı.)
752) dialogue; (isim)
diyalog, karşılıklı konuşma
This story  consists of dialogues. (Bu öykü diyaloglardan oluşuyor.)
753) die; (fiil, isim)
ölmek, can vermek, vefat etmek, kıkırdamak     i.; oyun zarı , damga
Her mother died suddenly last week. (Annesi geçen hafta aniden vefat etti.)
754) diet; (isim, fiil)
i.; diyet, rejim, perhiz     f.;diyet yapmak , rejim yapmak
If you don’t go off your diet, you can lose weight. (Diyetini bozmazsan 7kilo verebilirsin.)
 755) differ; ((fiil)
farklı düşünmek, aynı fikirde olmamak, değişiklik götermek
I have to differ with you on this issue. (Bu konuda seninle aynı fikirde değilim.)
756) difference; (isim)
fark, ayrılık
Differences make the world more beautiful. (Farklılıklar dünyayı daha güzel yapar.)
757) different; (sıfat)
farklı, değişik , başka türlü
She goes different places for holidays. (Tatillerde  farklı yerlere gider.)
758) differently; (zarf)
farklı olarak, başka biçimde
Men and women behave differently. (Erkekler ve kadınlar farklı biçimlerde hareket ederler.)
759) difficult; (sıfat)
zor,  zahmetli
It is difficult to understand his thoughts. (onun düşüncelerini anlamak zordur.)
760) difficulty; (noun)
zorluk
She has difficulty in learning. (Öğrenme zorluğu yaşıyor.)
761) dig; (fiil)
kazmak, bellemek
They dug in the garden to find gold. (Bahçeyi altın bulmak için kazdılar.)
762) digital; (sıfat)
dijital, sayısal
This digital clock is much better. (Bu dijital saat çok daha iyi.)
763) dimension; (isim)
boyut, çap, ölçü,hacim
Being a mother added  a new dimension to her life. (Anne olmak, hayatına farklı bir boyut kattı.)
764) dining; (isim, sıfat)
i.; yemek    s.; yemek, yemekli
The chairs in the dining room are made of wood. (Yemek odasındaki sandalyedeler ahşaptan yapılmış.)
765) dinner; (isim)
akşam yemeği
We invited Tom and Sue for dinner. (Akşam yemeğine Tom ve Sue’yu davet ettik)
766) direct; (fiil, sıfat)
f.; yöneltmek, doğrultmak     s.; direkt, doğrudan
There are no direct flights to Beijing from here. (Buradan Pekin’e direkt uçuş yok.)
767)direction;(isim)
yön, yönerge, doğrultu
We are moving on the same direction. (Aynı yönde ilerliyoruz.)
768) directly; (zarf)
doğrudan, direkt
He drove directly to home after work. (İşten sonra doğrudan eve gitti.)
769) director; (isim)
müdür, yönetici, yönetmen
I want to talk to the director of the company. (Şirketin müdürü ile konuşmak istiyorum.)
770) dirt; (isim)
kir, pislik, leke
Clean the dirt of that car. (Şu arabanın kirini temizleyin.)
771) dirty; (fiil, sıfat)
f.; kirtletmek, pisletmek    s.; kirli, pis, terbiyesiz, müstehcen
She touched her hair with dirty hands. (Pis elleriyle saçlarına dokundu.)
772)disability; (isim)
sakatlık, engellilik , özürlülük
She has had physical disability since she was five. (Beş yaşından bu yana fiziksel engelli.)
773) disagree; (fiil)
aynı fikirde olmamak, katılmamak
He disagrees with his father on most points. (Çoğu noktada babasıyla aynı fikirde olmaz.)
774) disappear; (fiil)
gözden kaybolmak, aniden yok olmak , ortadan kaybolmak
The child suddenly disappered on the station. (Çocuk, istasyonda birden gözden kayboldu.)
775) disaster; (isim)
felaket, afet
Earthquake is a natural disaster. (Deprem doğal bir afettir.)
776) discipline; (isim, fiil)
i.; discipline, otorite   f.;disiplin sağlamak , terbiye etmek
The army has reputation for strict discipline. (Ordu, sıkı disipliniyle meşhurdur.)
777) discourse; (isim,fiil)
i.; söylem , söylev, nutuk    f.; konuşmak, söylev vermek
His discourse on gender equality got reaction. (Cinsiyet eşitliği üzerine olan söylemi tepki çekti.)
778) discover; (fiil)
keşfetmek, bulmak , ortaya çıkarmak
Kristof Colomb discovered America in 1492. (Kristof Kolomb, 1942 yılında Amerika’yı keşfetti.)
779) discovery; (isim)
keşif, buluş, ortaya çıkarma
Discovery of plague vaccine was a great scientific  development. (Veba aşısının buluşu büyük bir bilimsel ilerlemeydi.)
780) discrimination; (isim)
ayrım, ayrımcılık
She fought against sexual discrimination. (Cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele etti.)
781) discuss;(fiil)
tartışmak, ele almak
We can’ discuss family issues in front of people. (Aile meselelerimi insanların önünde tartışamayız.)
782) discussion; (isim)
tartışma, görüşme
Discussions are still taking place between two delegates. (İkİ temsilci arasında görüşmeler devam ediyor.)
783) disease; (isim)
hastalık, rahatsızlık
Doctors investigating whether the disease is contagious. (Doktorlar hastalığın bulaşıcı olup olmadığını araştırıyor.)
784) dish; .(isim)
tabak, yemek
I don’t like eating vegetarian dish. ( Vejeteryan yemeği yemeyi sevmem.)
785) dismiss; (fiil)
kovmak , işten çıkarmak
She claims that she  was unfairly dismissed from her job. (İşinden haksız yere kovulmuş olduğunu iddia ediyor.)
786) disorder; (isim)
karışıklık, bozukluk,rahatsızlık, düzensizlik
She is suffering from eating disorder. (Yeme bozukluğu çekiyor.)
787) display; (fiil, isim)
f.; görüntülemek, ekrana getirmek,  sergilemek     i.; görüntü, gösterim, ekran, teşhir
Local artists is going to display their works in this place. (Yerli sanatçılar eserlerini burada  sergileyecekler.)
789) dispute; (fiil, isim)
f.; tartışmak , münakaşa etmek    i.; tartışma,çekişme,  anlaşmazlık,
The two countries still dispute about the borders. (iki ülke, sınırlar konusunda hala tartışma halinde.)
790) distance;  (isim)
mesafe, uzaklık, ara
In the US, distance is measured in miles. (ABD’de, mesafe mil olarak ölçülür.)
791) distant; (sıfat)
uzak, soğuk, samimiyetsiz
Uncle Jack is a distant relative of my mother. (Jack amca annemin uzak akrabası.)
792) distinct; (sıfat)
belirgin, bariz, belli
She has a distinct French accent. (Belirgin bir Fransız aksanı var.)
793) distinction; (isim)
ayırt etme, fark
The distinction between dizygotic twins is clear. (Çift yumurta ikizleri arasındaki fark belirgindir.)
794) distinguish; (fiil)
ayırt etmek, fark etmek , ayrı tutmak
Sometimes children can not distinguish between right and wrong. (Çocuklar bazen doğru ve yanlışı ayırt edemezler.)
795) distribute; (fiil)
dağıtmak, teslim etmek
The red crescent distributed food to the earthquake victims. (Kızılay, depremzedelere yiyecek dağıttı.)
796) distribution; (isim)
dağıtım, dağılım, teslim
The map shows the distribution of plant species across the world. (Harita, bitki türlerinin dünya üzerindeki dağılımını gösteriyor.)
797) district; (isim)
ilçe, bölge, mahalle, semt
It is not allowed to drive fast in the school district. (Okul bölgesinde hızlı araba kullanmak yasaktır.)
798) diverse; (sıfat)
çeşitli, türlü
I met people from diverse cultures. (Çeşitli kültürlerden insanlarla tanıştım.)
799) diversity; (isim)
çeşitlilik, farklılık
She made a presentation about biological diversity in the rainforests. (Yağmur ormanlarındaki biyolojik çeşitlilik hakkında bir sunum yaptı.)
800) divide; (fiil)
bölmek, ayırmak, paylaştırmak
The river divide the city into two parts. (Nehir, şehri iki kısıma bölüyor.)
801) division; (isim)
bölme, bölünme
Mitosis is a type of cell division. (Mitoz, bir hücre bölünmesi çeşididir.)
802) divorce; (isim, fiil)
i.; boşanma, ayrılma     f.; boşanmak, ayrılmak
Their marriage ended in divorce last week. (Evlilikleri geçen hafta boşanma ile sonlandı.)
803) DNA; (isim)
dna  (deoksiribonükleikasit)
DNA carries genetic information. (DNA, genetik bilgi taşır.)
804)do; (fiil)
yapmak, etmek
There is nothing we can do about it. (Bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yok.)
805) doctor;( isim)
doktor, hekim
He studied for six years to become a doctor. (Doktor olabilmek için altı yıl okudu.)
806) document; (isim)
doküman, belge
Save the document before closing the program. (Programı kapatmadan önce belgeyi bilgisayara kaydet. )
807) dog; (isim)
köpek, it
The dog is yelping outside. (Köpek dışarıda acı acı havlıyor.)
808) domestic; (sıfat)
iç, evcil, yerli, yurtiçi, ailevi
He is an expert in foreign affairs. (O, dış ilişkiler uzmanı.)
809) dominant; (sıfat, isim)
s.; baskın, egemen, dominant   i.; baskın karakter
Our firm has achieved a dominant position in the world market. (Firmamız dünya piyasasında egemen bir posizyon edindi.)
810) dominate; ( fiil)
hükmetmek, egemen olmak, ağır basmak
He tried to dominate the conversation. (Konuşmaya egemen olmaya çalıştı.)
811) door; (isim)
kapı, eşik
Close the door, please. (Kapıyı kapatın lütfen.)
812) double ; (fiil, isim, sıfat)
f.; ikiye katlamak   i.; çift, dublör   s.; çift, duble
I would like a double room. (Çift kişilik bir oda rica ediyorum.)
813) doubt; (isim, fiil)
i.; şüphe, kuşku     f.; şüphelenmek, kuşkulanmak
I always doubt her words. (Onun sözlerinden hep şüphelenirim.)
814)down; (fiil, isim, sıfat)
f.; aşağı indirmek, devirmek    i.;ince tüy, kuş tüyü, bunalım    s.; keyifsiz, bezgin
He jumped down off the sofa. (Divandan aşağı zıpladı.)
815) downtown; (isim, sıfat, zarf)
i.; şehir merkezi   s.; şehir merkezindeki   zf.; şehir mekezine doğru
She works in a store in downtown. (Şehir merkezinde bir mağazada çalışıyor.)
816) dozen; (isim, sıfat)
i.; düzine, çok sayı    s.; on iki adet
Can I have two dozen eggs. (İki düzine yumurta alabilir miyim?)
817) draft; ( isim, fiil)
i.; taslak, çizim     f.; tasarlamak, plan çizmek
The legislation is still in draft form. (Mevzuat hala taslak halinde.)
818) drag; ( fiil)
çekmek, sürüklemek
I dragged her from her bed. (Onu yatağından sürükledim.)
819) drama; (isim)
drama, dram, piyes
I studied English drama at college. (Üniversitede İngiliz draması okudum.)
820) dramatic; (sıfat)
dramatik, etkileyici
Don’t be so dramatic. (Bu kadar dramatik olma.)
 821) dramatically; (zarf)
dramatik olarak, önemli ölçüde
Prices have fallen dramatically. (Fiyatlar önemli ölçüde düştü.)
822) draw; (isim, fiil)
i.; çekme , çekim    f.; çekmek, çizmek, para çekmek
She drew the picture of her house. (Evinin resmini çizdi.)
823) drawing; (isim)
çekme, çizim, tasarı, kroki
I am not very good at drawing. (Çizimde pek iyi değilimdir.)
824) dream; (fiil, isim)
f.; rüya görmek, düşlemek, hayal kurmak     i.; rüya, düş, hayal
I thought I was lost, but it was just a dream. (Kaybolduğumu sandım ancak sadece rüyaydı.)
825) dress; (fiil, isim)
f.; giyinmek    i.; elbise, giysi
I bought a pink dress for my friend’s wedding. (Arkadaşımın düğünü için pembe bir elbise aldım.)
826) drink; (isim, fiil)
i.; içki   f.; içmek
Would you like to drink some tea? (Biraz çay içmek ister misin?)
827) drive; (fiil, isim)
f.; araba sürmek , yönlendirmek   i.;  sürme, dürtü
Shall we drive or take a taxi? (Arabayla mı gidelim yoksa taksi mi tutalım?)
828) driver; (isim)
şoför, sürücü, makinist,  etmen
Do you have  a driver’s license? (Sürücü belgen var mı?)
829) drop; (fiil, isim)
f.; düşmek , indirmek     i.; damla, düşüş, düşme
Be careful! Don’ drop the glasses. (Dikkatli ol! Bardakları düşürme.)
830) drug; (isim, fiil)
i.; ilaç, uyuşturucu madde , hap     f.; ilaç vermek, uyuşturmak
He was a drug addict, he couldn’t stop using them. (O, uyuşturucu madde bağımlısıydı, onları kullanmayı bırakamadı.)
831) dry; (fiil, sıfat)
f.; kurutmak, kurulamak, kurumak     s.; kuru, yavan
Is my t-shirt dry yet? (Tişörtüm kurumuş mu?)
832) due; (sıfat, isim)
s.; vadesi dolmuş      i.; süre, son tarih, sona erme
The due date of homework is Monday. (Ödevin son teslim tarihi Pazartesi.)
833) during; (edat)
süresince, boyunca, esnasında
I met him everyday during my stay in Paris. (Paris’te kaldığım süre boyunca her gün onunla görüştüm.)
834) dust; (isim, fiil)
i.; toz    f.; fırçalamak, toz almak
The workers wear masks to avoid dust. (İşçiler tozdan korunmak için maske takıyorlar.)
835) duty; (isim)
görev, vazife, ödev
It is our duty to serve the public. (Halka hizmet etmek bizim görevimiz.)
       E
836)  each; (zamir, sıfat)
zm.; her birisi      s.; her, her bir
Each answer is worth 10 points. (Her bir cevap 10 puan değerinde.)
837) eager; (isim, sıfat)
s.; istekli, hevesli, gayretli       i.; arzu
Everyone in the class seem eager to learn. (Sınıftaki herkes öğrenmeye hevesli görünüyor.)
838) ear; (isim)
kulak, başak
The elephant in the zoo had big ears. (Hayvanat bahçesindeki filin büyük kulakları vardı.)
839) early; ( sıfat, zarf)
s.; erken, ilkel, çabuk     zf.; erkenden
She woke up early this morning. (Bu sabah erkenden uyandı.)
840) earn; (fiil)
para kazanmak, kazanmak, eline geçmek
She earns $500 a week. (Haftada 500 dolar kazanıyor.)
841) earnings; (isim)
kazanç, gelir
He saves his earnings in a bank. (Kazancını bir bankada biriktiriyor.)
842) earth; (isim)
yeryüzü , dünya, toprak
The earth revolves around the sun. (Dünya , güneşin etrafında döner.)
843) ease; (fiil, isim)
f.; hafiftletmek, rahatlatmak , kolaylaştırmak     i.; rahatlık, kolaylık
I passed the exam with ease. (Sınavı kolaylıkla geçtim.)
844) easily; (zarf)
rahatlıkla, kolayca
He’s easily distracted. (Kolayca dikkati dağılıyor.)
845) east; (isim)
doğu, şark
The relations  between East and West is tense nowadays. (Bugünlerde doğu ve batı arasındaki ilişkiler gergin.)
846) eastern; (sıfat)
doğu, doğuya ait, doğuyla ilgili
Bulgaria is in eastern Europe. (Bulgaristan doğu Avrupada’dır.)
847) easy; (sıfat)
kolay, basit, rahat, sakin
It is easy for you to tell,  cause you don’t understand me. (Senin için söylemesi kolay çünkü beni anlamıyorsun)
848) eat; (fiil)
yemek, yemek yemek
I don’t eat red meat. (Kırmızı et yemem.)
849) economic; (sıfat)
ekonomik, hesaplı, idareli
Economic growth has increased by 5% compared to last year. (Ekonomik büyüme geçen yıla göre %5 oranında arttı.)
850) economics; (isim)
ekonomi, iktisat, ülke ekonomisi
She studied economics in METU. (ODTÜ’de iktisat okudu.)
851) economist; (isim)
ekonomist, iktisatçı
He planning to be an economist finishing university. (Üniversiteyi bitirdikten sonra ekonomist olmayı planlıyor.)
852) economy; (isim)
ekonomi, iktisat
National economy have difficult days due to crisis. (Ülke ekonomisi, kriz nedeniyle zor günler geçiriyor.)
853) edge; (isim)
kenar, uç, köşe
He was sitting on the edge of a cliff. (Uçurumun kenarında oturuyordu.)
854) edition; (isim)
yayın, basım, yayım
This is the third edition of her novel. (Bu, onun romanının üçüncü basımı.)
855) editor; (isim)
editör, düzenleyici, yayımcı
She is the editor of the Washington Post. (O, Washington Post’un editörü.)
856) educate; (fiil)
eğitmek, öğretmek
Children need to be educated well. (çocuklar iyi eğitilmelidirler.)
857) educational; (sıfat)
eğitsel, eğitici, öğretici
Watching documentary is something educational. (Belgesel seyretmek eğitici bir şeydir.)
858) educator; (isim)
eğitmen, eğitici
He is a very wise educator. (Oi çok bilgili bir eğitmendir.)
859) effect; (isim,fiil)
i.; etki    f.; etkilemek, sonuca vardırmak
The spring  has a refreshing effect on human body. (İlkbahar,  insan vücudunda canlandırıcı bir etkiye sahiptir.)
860) effective; (sıfat)
etkileyici, etkili, tesirli
This new drug is very effective against cancer. (Bu yeni ilaç kansere karşı çok etkili.)
861) effectively; (zarf)
etkin olarak, etkili bir şekilde
I dealt with the situation effectively. (Konuyla etkin olarak ilgilendim.)
862) efficiency; (isim)
etkililik, verimlilik, verim
Efficiency is an important factor in business. (Verimlilik, iş dünyasında önemli bir etkendir.)
863) efficient; (sıfat)
etkili, verimli, etkin
The efficiet use of energy was the topic of meeting. (Toplantının konusu verimli enerji kullanımıydı.)
864) effort; (isim)
gayret, çaba, emek
Climbing to the mountain requires a great effort. (Dağa tırmanmak büyük gayret ister.)
865) egg; (isim)
yumurta
She eats three eggs a week. (Haftada üç yumurta yer.)
866) eight; (isim)
sekiz
There were only eight students in the class. (Sınıfta yalnızca sekiz öğrenci vardı.)
867) either; (sıfat, zamir, bağlaç)
s.; her iki, herhangi biri     zm.; ikisinden biri      bağ.; ya, ya da
You can park either side of the road. (Yolun her iki tarafına da parkedebilirsin)
868) elderly; (sıfat)
yaşlı, yaşça büyük
You should show respect to elderly people. (Yaşça büyük olan insanlara saygı duymalısın.)
869) elect; (fiil)
seçmek, atamak
He was elected as the 40th president of the USA. (ABD’nin 40.  başkanı olarak seçildi.)
870) election; (isim)
seçim
He won the election by a large majority. (Oy çokluğu ile seçimi kazandı.)
871) electric; (sıfat)
elektrik, elektrikli
The electric will be off tomorrow. (Yarın elektrik kesilecek.)
872) electricity; (isim)
elektrik, cereyan
I can’t imagine a life without electricity. (Elektriksiz bir hayat düşünemiyorum.)
873) electronic; (sıfat)
elektronik
You must be careful when using the electonic devices. (Elektronik aletleri kullanırken dikkatli olmalısın.)
874) element; (isim)
eleman, element, unsur, öğe
Hydrogen is a chemical element. (Hidrojen kimyasal bir elementtir.)
875) elementary; (sıfat)
basit, başlangıç, temel
This book is for elementary students. (Bu kitap başlangıç öğrencileri için.)
 876) eliminate; (fiil)
elemek, atmak, elimine etmek, saf dışı bırakmak
This mixture eliminates toxins from the body. (Bu karışım, toksinleri vücuttan atıyor.)
877) elite; (isim, sıfat)
i.; elit tabaka, seçkin kişiler     s.; elit, seçkin
In poor countries, only the elite can afford an education for their children. (Yoksul ülkelerde, yalnızca elit tabaka çocuklarına eğitim aldırabiliyor.)
878) else; (sıfat, bağlaç)
s.; başka    bağ.; ayrıca, ilaveten, yoksa
Don’t you have anything else to say? ( Söyleyecek başka bir şeyin yok mu?)
879) elsewhere; (zarf)
başka yerde, başka yere
I don’like this place. Let’ go elsewhere. (Burayı sevmedim. Başka yere gidelim.)
880) e-mail;  (isim)
e-posta, elektronik posta
I sent you a message by e mail. (Sana e-posta ile mesaj gönderdim.)
881) embrace; (fiil)
kucaklamak, sarılmak,  sarmak, sahiplenmek
She embraced her sister warmly. (Kardeşini sevgi dolu bir biçimde kucakladı.)
882) emerge; (fiil)
ortaya çıkmak, yüzeye çıkmak , belirmek
She finally emerged from the sea. (Sonunda denizden çıktı.)
883) emergency; (isim)
acil durum, kriz, tehlike
The government has declared a state of emergency. (Hükümet acil durum ilan etti.)
884) emission; (isim)
emisyon, yayma, salım, dışarı verme
The emission of carbon dioxide into the atmosphere is a big danger for earth. (Karbondioksidin atmosfere salınımı dünya için büyük bir tehlike.)
885) emotion; (isim)
duygu, his
She can control her emotions. (O, duygularını kontrol edebilir.)
886) emotional; (sıfat)
duygusal, hassas, duygulu
Family is important for a child’s emotional develepment. (Aile, bir çocuğun duygusal gelişimi için önemlidir.)
887) emphasis; (isim)
vurgu, vurgulama, önem
The emphasis in this sentence is on the adverb. (Bu cümlede vurgu zarfın üstünde.)
888) emphasize; (fii)
vurgulamak, önemini belirtmek, üzerinde durmak
I want to emphasize this point particularly. (Bu konuyu özellikle vurgulamak istiyorum.)
889) employ; (fiil)
işe almak, istihdam etmek, iş vermek, çalıştırmak
How many people does the company employ? (Şirket kaç kişi işe alıyor?)
890) employee; (isim)
işçi, eleman, personel , hizmetli
The factory has over 300 employees. (Fabrika’da 300’ün üzerinde işçi çalışıyor)
891) employer; (isim)
işveren, patron
The employer refused the demand of salary raise. (Patron, zam talebini reddetti.)
892) employment; (isim)
iş sağlama, istihdam, işe alma çalıştırma
The government is aiming at full employment. (Hükümet, tam istihdamı hedefliyor.)
893) empty; (sıfat, fiil)
s.; boş     f.; boşaltmak, akıtmak, dökmek
This glass is half empty. (Bu bardağın yarısı boş.)
894) enable; (fiil)
sağlamak, olanak tanımak, fırsat sunmak
Insulin enables the body to store sugar. (İnsülin vücudun şeker depolamasını sağlar.)
895) encounter; (fiil, isim)
f.; rastlamak, karşılaşmak     i.; rastlantı, karşılaşma
We encountered many difficulties during our trip. (Yolculuğumuz boyunca bir çok zorlukla karşılaştık.)
896) encourage; (fiil)
cesaretlendirmek, yüreklendirmek
The coach encouraged his team to win the match. (Koç, maçı kazanmaları için takımını cesaretlendirdi.)
897) end; (fiil, isim)
f.; bitmek, bitirmek, sona ermek   i.; son, bitiş
I cried at the end of the movie. ( Filmin sonunda ağladım.)
898) enemy; (isim)
düşman , hasım
The enemy was forced to retreat. (Düşman geri çekilmeye zorlandı.)
899) energy; (isim)
enerji, güç, kuvvet
She is always full of energy. (Her zaman enerji doludur.)
900) enforcement; (isim)
uygulama, yaptırım, icra
This law  may prevent the enforcement of private property rights. (Bu yasa, özel mülkiyet haklarının uygulanmasını engelleyebilir.)
901) engage; (fiil)
bir işle meşgul olmak, tutmak, bağlamak, nişanlamak
She is currently engaged as a consultant. (Şimdi danışman olarak çalışıyor.)
902) engine; (isim)
motor, makine
My car needs a new engine. (Arabama yeni bir motor lazım.)
903) engineer; (isim)
mühendis, şantiye temsilcisi, makinist
He is a chief engineer in a firm. (O, bir firmada baş mühendis.)
904) engineering; (isim)
mühendislik, makinistlik
The bridge is a good example of modern engineering. (Köprü, modern mühendisliğin güzel bir örneği.)
905) English; (isim)
ingiliz, ingilizce
She learned English in America. (O, Amerika’da İngilizce öğrendi.)
906) enhance; (fiil)
geliştirmek, artırmak, büyütmek
This is an opportunity to enhance our company’s repuatation. (Bu, şirketimizin ününü artırmak için bir fırsat.)
907) enjoy; (fiil)
zevk almak,keyif almak,  keyfini çıkarmak, hoşlanmak, beğenenmek
Did you enjoy your meal? ( Yemeğinizi beğendiniz mi?)
908) enormous; (sıfat)
kocaman, iri, devasa,çok büyük
The problems we faced were enormous. (Karşılaştığımız problemler çok büyüktü.)
909) enough; (sıfat, zarf)
yeterli, yeter, yeteri kadar    zf.; yeteri derecede
We don’t have enough rooms for your group. (Sizin grubunuz için yeteri kadar odamız yok.)
910) ensure; (fiil)
sağlama almak, emin olmak, garantilemek , temin etmek
Please ensure that all lights are switched off. (lütfen tüm ışıkların kapalı olduğundan emin ol.)
911) enter; (fiil)
girmek, içeriye girmek, kaydetmek
He entered the room before he knocked on the door. (Kapıyı çalmadan odaya girdi.)
912) enterprise; (isim)
girişim, teşebbüs, yatırım, girişim
New law promotes raising the public enterprises. (Yeni yasa kamu yatırımlarını artımayı teşvik ediyor.)
913) entertainment; (isim)
eğlence, gösteri, davet, alem
It was typical family entertainment. (Tipik bir aile eğlencesiydi.)
914) entire; (sıfat)
bütün, tüm, tam
The entire village was destroyed by the hurricane. (Bütün köy, kasırga nedeniyle tahrip oldu.)
915) entirely; (zarf)
bütünüyle, tamamen, tam olarak
I entirely agree with you. (Seninle tamamen aynı fikirdeyim.)
916) entrance; (isim)
giriş, kapı, giriş yeri
Meet me at the main etrance. (Benimle ana girişte buluş.)
917) entry; (isim)
giriş yeri,giriş, geçit, antre, kapı
I was surprised by the sudden entry of my mom. (Annemin ani girişiyle şaşırdım.)
918) environment; (isim)
çevre, civar, ortam
We should tell our children to keep the environment clean. ( Çocuklarımıza çevreyi temiz tutmalarını söylemeliyiz.)
919) environmental; (sıfat)
çevresel, çevre ile ilgili
We need to look for new solutions to environmental issues. (Çevresel sorunlara yeni çözümler aramalıyız.)
920) episode; (isim)
bölüm, parça , olay
Did you watch the last episode of the series that I talked about . (Bahsettiğim dizinin son bölümünü izledin mi?)
921) equal; (sıfat)
eşit, eş, denk, aynı düzeyde, akran
Each student has equal opportunities. (Her öğrenci eşit imkanlara sahiptir.)
922) equally; (zarf)
eşit olarak, aynı ölçüde
Diet and exercise are equally important. (Diyet ve egzersiz aynı ölçüde öenmlidir.)
923) equipment; (isim)
donanım, ekipman, takım, teçhizat
The equipment of the tennis is not very expensive. (Tenis ekipmanı çok pahalı değil.)
924) era; (isim)
dönem, çağ, devir, asır
This church belongs to the Victorian era. (Bu kilise Victoria dönemine aittir.)
925)error; (isim)
hata, yanlışlık,
There are many errors in your work. (Yaptığın işte bir çok hata var.)
926)escape; (isim, fiil)
i.; kaçış, firar, kaçma    f.; kaçmak, sıvışmak, firar etmek
Three prisoners have escaped from jail. (Hapishaneden iki mahkum kaçtı)
927) especially; (zarf)
özellikle
I cooked it especially for you. (Bunu özellikle senin için pişirdim)
928) essay; (fiil, isim)
f.; kalkışmak, denemek     i.; deneme, girişim, makale, yazı
I wrote an essay on the consequences of the First World War. (Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları üzerine bir makale yazdım.)
929) essential; (sıfat)
asıl, esaslı, ana, gerekli
Money is not essential to happiness. (Mutlu olmak için para asıl şey değildir.)
930) essentially; (zarf)
aslında, esasen, temelde, özünde
I am, eseentially, a manager not a teacher. (Ben aslında öğretmen değil, müdürüm.)
931) establish; (fiil)
kurmak, oluşturmak, yasa çıkarmak
The TGNA was established on April 23, 1920. (TBMM 23 Nisan 1920’de kurulmuştur.)
932) establishment; (isim)
kuruluş, kurum, müessese, birlik
This hotel is a well-run establisment. (Bu otel iyi yönetilen bir müessesedir.)
933) estate; (isim)
emlak, gayrimenkul, mal mülk, varlık
His whole estate was left to his son. (Tüm mal varlığı oğluna kaldı.)
934) estimate; (fiil, isim)
f.; tahmin etmek, paha biçmek, değer biçmek    i.; tahmin, ölçüm, görüş
Can you give me a rough estimate of wood you will need? (Ne kadar oduna ihtiyacın olacağı konusunda bana kabaca bir tahmin verebilir misin?)
935) etc; (zarf)
ve saire, ve benzeri , vs
We talked about our families, children etc. (Ailemiz, çocuklarımız vs hakkında konuştuk.)
936) ethics; (isim)
etik, ahlak kuralları, ahlak bilimi
She observes the business etchics. (O, iş etiğine uyar.)
937) ethnic; (isim)
etnik, ırksal
Different ethnic groups live in this country. (Bu ülkede farklı etnik gruplar yaşar.)
938) European; (isim, sıfat)
i.; avrupalı    s.; avrupai, avrupa ile ilgili ve ona özgü
French and German are among the European languages. (Fransa ve Almanca Avrupa dilleri arasındadır.)
939) evaluate; (fiil)
değerlendirmek, ölçmek , değer  biçmek
We need to evaluate the effectiveness of different drugs. (Farklı ilaçların etkilerini değerlendirmeliyiz.)
940) evaluation; (isim)
değerlendirme, ölçüm, değer biçme
I want a complete evalution of this report. (Bu raporun tam bir değerlendirmesini istiyorum.)
941) even; (sıfat, zarf, fiil)
s.; eşit, düz      zf.; hatta , bile , rağmen      f.; düzlemek, düzleştirmek
I was hot there even in winter. (Kışın bile sıcaktı.)
942) evening; (sıfat, isim)
s.; akşam, akşamki    i.; akşam , eşitleme
She likes reading on the long winter evenings. (Uzun kış akşamlarında kitap okumayı sever.)
943) event; (isim)
olay,müsabaka, organizasyon, etkinlik
This tragic event has made us all sad. ( Bu trajik olay hepimizi üzdü.)
944) eventually; (zarf)
eninde sonunda, sonuç olarak, nihayetinde
I’ll meet him eventually. (Onunda eninde sonunda görüşeceğim.)
945) ever; (zarf)
şimdiye kadar, herhangi bir zamanda, her zaman, hiç
Have you ever been in Australia? (Hiç Avustralya’ya gittin mi?
946) every; (sıfat)
her, her bir
Every color has a special meaning. (Her rengin özel bir anlamı vardır.)
947) everybody; (zamir)
herkes
I told everybody about what happened last night. (Dün gece neler olduğunu herkese anlattım.)
948) everyday; (sıfat)
her günkü, günlük, olağan
This dictionary is convenient for everyday use. (Bu sözlük günlük kullanıma uuygundur.)
949) everyone; (zamir)
herkes
Everyone at the meeting agreed with him. ( Toplantıdaki herkes onunla aynı fikirdeydi.)
950) everything; (zamir)
her şey
She is so arrogant that she thinks she knows everything. ( Öylesine kibirli ki her şeyi bildiğini sanıyor.)
951) everywhere; (zarf)
her yer, her taraf , her yerde
He follows me everywhere. (beni her yerde takip ediyor.)
952) evidence; (isim , fiil)
kanıt, delil, ispat, şahitlik   f.; kanıtlamak, ispatlamak
The police collected a lot of evidence against him. (Polis, onun aleyhinde birçok kanıt topladı.)
953) evolution; (isim)
evrim, değişim, gelişim
Evolution theory is still a matter of debate. (Evrim teorisi hala bir tartışma konusu.)
954) evolve; (fiil)
evrim geçirmek, değişmek, geliştirmek
Each school must evolve its own way of working. (Her okul kendi çalışma yöntemeni geliştirmeli.)
955) exact; (sıfat, fiil)
s.; kesin, tam , kati    f.; zorla almak , istemek
We need to know the exact time the accident occured. (Kazanının gerçekleştiği kesin zamanı bilmemiz gerek.)
956) exactly; (zarf)
tam olarak, tamamen, tümüyle
I know exactly how she reacted. (Nasıl tepki gösterdiğini tümüyle biliyorum)
957) examination; (isim)
inceleme, sorgulama,denetlem, muayene, sınav
Your proposals are still under examination. (Önerileriniz hala inceleme altında.)
958) examine; (fiil)
incelemek, muayene etmek,sorgulamak , sınav yapmak
The doctor examined her but he could not finy anything wrong. (Doktor onu muayene etti fakat ters giden bir şeye rastlamadı.)
959) example; (isim)
örnek, numune
This castle perfect example of medieval architecture.  (Bu kale, ortaçağ mimarisinin müthiş bir örneğidir.)
960) exceed; (fiil)
aşmak, ileri gitmek, sınırı aşmak
The total price will not exceed $50. (Toplam fiyat 50 doları geçmeyecek.)
961) excellent; (sıfat)
mükemmel, dört dörtlük, muazzam, kusursuz
She speaks excellent Russian. (Mükemmel Rusça konuşuyor.)
962) except; (edat, fiil)
ed.; dışında, hariç    f., hariç tutmak, dışında tutmak
She works everyday except Sunday. (Pazar günü dışında her gün çalışıyor.)
963) exception; (isim)
istisna, hariç tutma,, dışarda bırakma
Most of the buildings are modern, but the mosque is an exception. (Binaların çoğu modern ancak cami bir istisna.)
964) exchange; (fiil, isim)
f.; değiştirmek, değiş tokuş yapmak , takas etmek     i.; değiş tokuş, döviz
Our school have  an exchange program with a school in Bulgaria. (Okulumuzun, Bulgaristan’daki bir okulla değişim programı var.)
965) exciting; (sıfat)
heyecanlı, uyarıcı
This was the most exciting story I had ever read. (O zamana dek okuduğum en heyecanlı hikayeydi.)
966) executive; (isim, sıfat)
i.; yönetici, idareci, yetkili kişi      s.; yönetsel, idari, yürütme
She has an executive position in an advertising agency. (Bir reklam ajansında yönetici pozisyonunda çalışıyor.)
967) exercise; (fiil, isim)
f.; egzersiz yapmak, antrenman yapmak, alıştırma yapmak, uygulamak     i.; egzersi, alıştırma, uygulama, antrenman
Swimming is a good exercise. (Yüzmek iyi bir egzersizdir.)
968) exhibit; (fiil, isim)
f.; sergilemek , ortaya koymak , göstermek    i.; sergi, teşhir
He exhibited his paintings in an art gallery. (Resimlerini bir sanat galerisinde sergiledi.)
969) exhibition; (isim)
sergi, sunma, gösterme, sunma
Have you seen the Van Gogh exhibition? (Van Gogh sergisini gördün mü?)
970) exist; (fiil)
var olmak, yaşamak, mevcut olmak
Few of these animals still exist in the wild. (Bu hayvanların birkaçı vahşi doğada halen yaşıyor.)
971)existence; (isim)
varoluş, yaşam, varlık
I was unaware of your existence until today.(Bugüne kadar varlığının farkında değildim.)
972) existing; (sıfat, isim)
s.; varolan,  mevcut, şuanki     i.; var olma
New laws will replace existing legislation. (Mevcut mevzuatın yerine yeni yasalar getirilecek.)
973) expand; (fiil)
genişlemek, genişletmek, büyütmek
Metals expand when they are heated. (Metaller ısıtıldığında genişler.)
974)expansion; (isim)
genleşme, genişleme, büyüme
Economic expansion period is speeding up. (Ekonomik büyüme dönemi hızlanıyor.)
975) expect; (fiil)
ümit etmek, ummak, beklemek, zannetmek
You can’t expect to learn the whole subject in two days. (Tüm konuyu iki gün içinde öğrenmeyi bekleyemezsin.)
976) expectation; (isim)
beklenti, olasılık, ümit , umma
There was an expectation that he would win. (Onun kazancağına dair bir beklenti vardı.)
977) expense; (isim)
gider, harcama
We must keep down expenses. (Giderleri kontrol altına almalıyız.)
978) expensive; (sıfat)
pahalı, masraflı
Meat is very expensive these days. (Bugünlerde et çok pahalı.)
979) experience; (isim)
tecrübe, deneyim, deneme
She has written a book about her experiences abroad. (Yurtdışı deneyimleri üzerine bir kitap yazdı.)
980) experiment; (isim)
deney, test, tecrübe, deneyim
Many people do not like the idea of experiments on animals. (Birçok insan hayvanlar üzerinde deney yapma fikrini sevmiyor.)
981) expert; (isim)
uzman, bilirkişi, üstat
The evidences were analyzed by an expert. (deliller bir uzman tarafından incelendi.)
982) explain; (fiil)
açıklamak, izah etmek, ifade etmek
Can you explain the rules of the game? (Oyunun kurallarını açıklar mısın?)
983) explanation; (isim)
açıklama, izah, tanımlama
She left the meeting without explanation. (Açıklama yapmadan toplantıdan ayrıldı.)
984) explode; (fiil)
patlatmak, patlamak, aksini ispatlamak
Bombs were exploding all around the city. (Şehrin her yanında bombalar patlıyordu.)
985) explore; (fiil)
keşfetmek, bulmak
We can’explore the whole city in three days. (Bütün bir şehri üç gün içerisinde keşfedemeyiz.)
986) explosion; (isim)
patlama
100 people were injured in the gas explosion. (Gaz patlamasında 100 kişi yaralandı.)
987) expose; (fiil)
açığa vurmak, sergilemek, maruz bırakmak
My job as a journalist is to expose the truth. (Benim işim bir gazeteci olarak gerçeği ortaya çıkarmaktır.)
988) exposure; (isim)
maruz bırakma, ortaya çıkarma, pozlandırma , ışık düşürme
Exposure to air pollution is a main environmental threat to human health. (Hava kirliliğine maruz bırakmak insan sağlığını tehdit eden başlıca çevresel tehdittir.)
989) express; (fiil, sıfat)
f.; ifade etmek, açıklamak    s.; açık, belli, süratli
The best way of expressing feelings is writing. (Duyguları ifade etmenin en iyi yolu yazmaktır.)
990) expression; (isim)
ifade, söylem, tabir
Freedom of expression is a basic human right. (İfade özgürlüğü temel insan hakkındır.)
991) extend; (fiil)
uzatmak, büyütmek, genişletmek
We are planning to extend the garden. (Bahçeyi genişletmeyi planlıyoruz.)
992) extension; (isim)
uzatma, uzantı,genişletme, büyütme, kapsam
The hospital has a two-storey extension. (Hastanenin iki katlı bir uzantısı var.)
993) extensive; (sıfat)
geniş, kapsamlı, büyük
The fire caused extensive damage. (Yangın geniş hasara yol açtı.)
994) extent; (isim)
kapsam, boyut ,uzam, uzantı
I was amazed at the extent of his knowledge. (Bilgisinin kapsamı karşısında etkilendim.)
995) external; (sıfat)
dış, yabancı, harici , dıştan gelen
Many external influences affect our economy. (Birçok dış etken ekonomimiz üzerinde etkili.)
996)extra; (sıfat)
ekstra, ilave, ek
Do you need extra time to finish your homework? (Ödevini bitirmek için ekstra zamana ihtiyacın var mı?)
997) extraordinary; (sıfat)
sıradışı, olağanüstü, olağandışı, nadir
What an extraordinary achievement! (Ne kadar da olağanüstü bir başarı!)
998) extreme; (sıfat)
aşırı, en uç, son derece
The heat in the desert was extreme. (Çöldeki sıcak aşırıydı.)
999)extremely; (zarf)
son derece, aşırı derecede, fazlasıyla
This matter is extremely important. (Bu konu son derece önemli.)
1000) eye; (isim)
göz, bakış, görüş
Close your eyes. I have a surprise for you. (Gözlerini kapat. Sana bir sürprizim var.)
1001) fabric; (isim)
kumaş, bez, dokuma
We prefer cotton fabric for our products. (Ürünlerimiz için pamuklu kumaş tercih ediyoruz.)
1001) face; (fiil, isim)
f.; yüzleşmek, yüz yüze gelmek  i.; yüz, surat
Ther suspect has scar on his face. (Şüphelinin yüzünde bir yara izi var.)
1002) facility; (isim)
tesis, imkan, vasıta,
The facility offers a lot activities for children and adults. (Tesis, çocuklar ve yetişkinler için çok sayıda aktivite sunuyor.)
1003) fact; (isim)
vaka, olgu, gerçek, hakikat
I can’t ignore the fact that you lied to me. (Bana yalan söylediğin gerçeğini görmezden gelemem.)
1004) factor; (isim)
faktör, etken, unsur, değişken
What is the determining factor in this case?  (Bu davadaki belirleyici etken nedir.)
1005) factory; (isim)
fabrika, atölye
We ordered new machines for our factory. (Fabrikamız için yeni makineler sipariş ettik.)
1006) faculty; (isim)
fakülte, yetenek, güç, yeti
He won the Faculty of Law in Oxford. (Oxford’da hukuk fakültesini kazandı.)
1007) fade; (fiil, sıfat)
f.; solmak, rengi solmak ,boyası atmak    s.; soluk
The sun has faded my black tshirt. (Siyah tişörtüm güneşten soldu.)
1008) fail; (fiil)
başarısız olmak, becerememek, yapamak,  sınavda kalmak
She failed to get into college. (O üniversiteyi kazanamadı.)
1009) failure; (isim)
hata, arıza, bozukluk, başarısızlık
All my efforts ended in failure. (Bütün çabalarım başarısızlıkla sonuçlandı.)
1010) fair; (isim, sıfat)
i.; fuar, kermes, panayır    s.; adil, adaletli
The employees demand fair wage. (Çalışanlar adil ücret tlep ediyor.)
1011) fairly; (zarf)
oldukça, dürüstçe, adil bir şekilde
I go running  fairly regularly. (Oldukça düzenli koşuya çıkarım.)
1012) faith; (isim)
iman, inanç, itikat, bağlılık, sadakat
I lost my faith in your words. (Senin sözlerine olan inancımı kaybettim.)
1013) fall; (isim, fiil)
i.; sonbahar, düşüş    f.; düşmek , suratı asılmak ,mahvolmak
With the arrival of September, the leaves began to fall. (Eylülün gelişi ile yapraklar düşmeye başladı.)
1014) false; (sıfat)
yanlış, sahte,yapmacık
Don’t deny that you gave me false information. (Bana yanlış bilgi verdiğini inkar etme.)
1015) familiar; (sıfat, isim)
s.; tanıdık, bilinen, aşina    i.; yakın dost, arkadaş
Your face is very familiar to me. (Yüzün bana çok tanıdık geliyor.)
1016) family; (isim)
aile, akrabalar, sülale
I wish you and your family a happy new year. (Size ve ailenize mutlu bir yıl dilerim)
1017) famous; (sıfat)
meşhur, ünlü, şöhretli, tanınmış
 He is a famous singer in Germany. (O, Almanya’da meşhur bir şarkıcıdır.)
1018) fan; (isim, fiil)
i.; vantilatör, fan, yelpaze, hayran, taraftar     f.; serinletmek, havalandırmak
His fans were wainting in front of the concert hall. (Hayranları konser salonunun önünde bekliyordu.)
1019) fantasy; (isim)
fantezi, hayal, düş, kurgu
Stop living in a fantasy world. (Hayal dünyasında yaşamayı bırak.)
1020) far; (sıfat)
uzak, öte, ırak,
The gas station is not far from here. (Benzin istasyonu buradan uzak değil)
1021) farm; (isim, fiil)
i.; çiftlik    f.; ekmek, çiftçilik yapmak, yetiştirmek
They had a  big farm in the countryside. (Kırsalda büyük bir çiftlikleri var.)
1022) farmer; (isim)
çiftçi, reçber
When he was retired, he decided to be a farmer. (Emekli olunca çiftçi olmaya karar verdi.)
1023)  fashion; (isim)
moda, kılık kıyafet
Jeans are stilll in fashion. (kot pantolonlar hala moda.)
1024) fast; (sıfat, zarf)
s.; hızlı, süratli, seri   zf.; hızlıca, süratle
Don’t drive fast on the highway. (Otobanda arabayı hızlı kullanma.)
1025) fat; (isim, sıfat, fiil)
i.; yağ      s.; şişman, tombul, yağlı    f.; şişmanlatmak , besilemek
You will get fat if you continue to eat so much. (Eğer çok yemeye devam edersen şişmanlayacaksın.)
1026) fate; (isim)
yazgı, kader, alın yazısı, gelecek , talih
Sometimes you can’t control your fate. (Bazen kaderini kontrol edemezsin.)
1027)father; (isim)
baba, peder papazlara verilen unvan
He is a wonderful father to his children. (O, çocuklarına karşı muhteşem bir babadır.)
1028)fault; (isim)
kusur, hata, arıza , bozukluk
It was my fault that we were late. (Geç kalmamız benim hatamdı.)
1029) favor; (isim, fiil)
i.; iyilik, lütuf    f.; iyilik etmek, lütfetmek
Could you do me a favor please? (Bana bir iyilik yapar mısın lütfen?)
1030) favorite; (isim, sıfat)
i.; favori, en  çok sevilen     s.;  gözde, sevgili, en çok sevilen/beğenilen
Italian cuisine is my favorite. (İtalyan mutfağı benim favorimdir.)
1031) fear; (isim, fiil)
i.; korku , kaygı, endişe   f.; korkmak , endişelenmek
He fears  that he has cancer. (Kanser olmaktan korkuyor.)
1032) feature; (isim)
ayırt  edici özellik, belirleyici nitelik
Her hair is the most striking feature of her. (Saçları onun en göze çarpan ayırt edici özelliğidir.)
1033) federal; (sıfat)
federal, birleşik
There is  a federal state structure in the United States. (ABD’de federal bir devlet yapılanması vardır.)
1034) fee; (isim)
ücret, harç, bedel, fiyat
There is no entrance fee to the museum. (Müzeye giriş ücreti yok.)
1035) feed; (fiil)
beslemek, yemlemek ,otlamak
Have you fed the dog? (Köpeği besledin mi?)
1036) feel; (fiil)
hissetmek, sezinlemek, el ile dokunmak
I felt terrible when  I lied to him. (Ona yalan söylediğimde çok kötü hissettim.)
1037) feeling; (isim)
duygu, his, hissetme, dokunma
Being a mother is the best feeling in the world. (Anne olmak dünyadaki en güzel histir.)
1038) fellow; (isim)
arkadaş, ortak, dost, yoldaş
She was loved among her fellows. (Arkadaşları arasında sevilirdi.)
1039) female; (isim, sıfat)
i.; dişi, kadın, bayan   s.; dişil, kadınlara ait
One of two candidates must be female. (2 adaydan biri bayan olmalı.)
1040) fence; (isim, fiil)
i.; çit, parmaklık, engel    f.; çit ile çevirmek , etrafını çevirmek , korumak
He dyed the fences white and yellow. (Çitleri beyaz ve sarıya boyadı.)
1041) few; (sıfat)
az, birkaç
Very few students speak French. (Çok az öğrenci Fransızca konuşabiliyor.)
1042) fewer; (sıfat)
az, daha az
The number of tourists is fewer than last year. (Bu yıl turist sayısı geçen yıldan daha az.)
1043) fiber; (isim)
lif, iplik, elyaf, tel, fiber, kişilik
Dried fruits are especially high in fibre. (Kuru meyveler özellikle lif açısından zengindir.)
1044) fiction; (isim)
düş, kurgu , uydurma, fiksiyon
The movie is an example of popular fiction. (Film, popüler kurgunun bir örneğidir.)
1045) field; (isim , fiil)
i.; saha , alan, tarla    f.; sahaya çıkarmak
We camped in a field near the town. (Kasabanın yakınındaki bir alanda kamp yaptık.)
1046) fifteen; (isim)
on beş
He lost his father when he was fifteen. (15 yaşındayken babasını kaybetti.)
1047) fifth; (sıfat)
beşinci
They organized a party for her fifth birthday. (Onun beşinci yaş günü için parti düzenlediler.)
1048) fifty; (isim)
elli
There were fifty candles on the cake. (Pastanın üzerinde elli adet mum vardı.)
1049) fight; (isim, fiil)
i.; dövüş, kavga   f.; dövüşmek, kavga etmek
My little brothers are always fighting. (Küçük kardeşlerim durmadan kavga ediyorlar.)
1050) fighter; (isim)
dövüşçü, kavgacı, boksör, avcı uçağı, savaş uçağı
The jet fighter released its bomb. (Savaş uçağı bombalarını bıraktı.)
1051) fighting; (isim)
kavga, dövüş, savaş
He fought in Cyprus. (O, Kıbrıs’ta savaştı.)
1052) figure; (isim, fiil)
i.; şekil, rakam    f.; şekillendirmek, resmetmek
I saw the figure of  a lion on his jacket. (Ceketinin üstünde bir aslan figürü gördüm.)
1052) file; (isim, fiil)
i.; dosya, klasör    f.; dosyalamak, kayda geçirmek
Put those files on my desk, please. (Şu dosyaları masamın üstüne koy lütfen.)
1053) fill; (fiil, isim)
f.; doldurmak, dolgu yapmak    i.; doldurma , dolgu, doyumluk
Fill the bucket with water. (Kovayı suyla doldur.)
1054) film; (fiil, isim)
f.; filme çekmek , film yapmak    i.;film, ince tabaka
Hollywood is the leader of the film industry in America.(Hollywood, Amerika’da film endüstrisinin lideridir.)
1055) final; (isim, sıfat)
i.; final       s.; son, kesin, kati
I made my final decision. (Kesin kararımı verdim)
1056) finally; (zarf)
son olarak, nihayet
After 8 hours of travelling,  we finally arrived there. (8 saat yolculuktan sonra, nihayet varabildik.)
1057) finance; (fiil, isim)
f.; finanse etmek, gereken parayı vermek , finansman sağlamak   i.finansman, para durumu
Public expenditures are financed from taxes. (Kamu harcamaları vergilerle finanse ediliyor.)
1058) financial; (sıfat)
mali, finansal, parasal
Tokyo is one of the major financial centres of the world. (Tokyo, dünyanın en önemli finansal merkezlerinden biridir.)
1059) find; (fiil)
bulmak, keşfetmek
She managed to find a solution to the problem. (Bu soruna bir çözüm bulmayı başardı.)
1060) finding; (isim)
bulma, buluş, keşif , bulgu
I had difficulty in finding a new house. (Yeni bir ev bulmakta zorluk çektim.)
1061) fine; (fiil, isim, sıfat)
f.; cezalandırmak, para cezası vermek   i.; para cezası    s.; iyi, hoş , ince
This town is famous for  its fine wines. (Bu kasaba, güzel şaraplarıyla meşhurdur.)
1062) finger; (isim, fiil)
i.; parmak   f.; parmakla göstermek, parmakla dokunmak
He cut his finger, while he was chopping the onion (Soğan doğrarken parmağını kesti.)
1063) finish; (isim, fiil)
i.; son, bitiş    f.; bitirmek,bitmek, sona erdirmek
I haven’t finished my speaking. Don’t interrupt my word. (Konuşmamı henüz bitirmedim. Sözümü kesme.)
1064) fire; (fiil, isim)
f.; ateşlemek, işten atmak    i.; ateş, alev, yangın
A lot of animals  died in the forest fire.(Birçok hayvan, orman yangınında öldü.)
1065) firm; (isim, sıfat, fiil)
i.; firma, şirket    s.; sabit, sıkı, katı, dayanıklı    f.; sağlamlaştırmak
The firm announced that it would raise employees’ salaries. (Firma, çalışanların maaşına zam yapacağını açıkladı.)
1066) first; (sıfat, zarf)
s.; ilk, birinci     zf.; ilk olarak, önce
First, we must make a plan. (İlk olarak plan yapmalıyız.)
1067) fish; (isim, fiil)
i.; balık    f.; balığa çıkmak, balık tutmak
Fish fat is very useful for the brain development of children. (Balık yağı, çocukların beyin gelişimi için çok faydalıdır.)
1068) fishing; (isim)
balık tutma, balıkçılık
Fishing is a relaxing activity. (Balık tutmak rahatlatıcı bir aktivitedir.)
1069) fit; (fiil, sıfat)
f.; uymak , uydurmak, yakışmak    s.; uygun, zinde
These pants don’t fit me. (Bu pantolon bana uymuyor.)
1070) fitness; (isim)
formda olma, zindelik , uygunluk, elverişlilik
He convinced us of his fitness for the task. (Bizi bu göreve uygun olduğuna ikna etti.)
1071) five; (isim)
beş
She has five cats and  a dog. (Beş kedisi, bir de köpeği var.)
1072) fix; (fiil, isim)
f.; tamir etmek, onarmak, ayarlamak    i.; tamir
Did you fix the radio? (Radyoyu tamir ettin mi?)
1073) flag; (fiil, isim)
f.; bayrak çekmek   i.; bayrak, flama, sancak
Turkish flag consists of red and white colours. (Türk bayrağı kırmızı ve beyaz renklerden oluşur.)
1074) flame; (fiil, isim)
f.; alevlendirmek, tutuşmak    i.; alev, hiddet, şiddet
The flames were growing. (Alevler büyüyordu.)
1075) flat; ( isim, sıfat)
i.; daire, düz yüzey   s.; düz, yassı
People used to think that the earth was flat. (İnsanlar önceden dünyanın düz olduğunu düşünürdü.)
1076) flavour; (isim,fiil)
i.; tat, lezzet , tat veren şey      f.; lezzet vermek, tatlandırmak
Pepper gives extra flavour to the sauce. (Biber, sosa ekstra bir lezzet katıyor. )
1077) flee; (fiil)
kaçmak, sıvışmak, aceleyle çıkmak
He was caught trying to flee the town. (Kasabadan kaçmaya çalışırken yakalandı.)
1078) flesh; (isim, fiil)
i.; et , ten, vücut   f.;ayrıntılarıyla anlatmak, çiğ etle beslenmek
Lions are flesh-eating animals. (Aslanlar etle beslenen hayvanlardır.)
1079) flight; (isim)
uçuş, kaçma
Can I cancel my tomorrow flight? (Yarınki uçuşumu iptal edebilir miyim?)
1080) float; (fiil, isim)
f.; su üzerinde durmak, batmadan yüzmek    i.; can yeleği, duba, yüzen şey
A bottle was floating in the water. (Bir şişe suyun üstünde yüzüyordu.)
1081) floor; (fiil, isim)
f.; yeri kaplamak, döşemek    i.; zemin, yer , taban
The old man lives on the third floor. (Yaşlı adam üçüncü katta yaşıyor.)
1082) flow; (fiil, isim)
f.; akmak, dökülmek   i.; akış, akım, debi
I can’t stop the flow of blood. (Kan akışını durduramıyorum.)
1083) flower; (isim, fiil)
i.; çiçek , fidan    f.; çiçeklenmek, çiçek açmak
I picked flowers for my mother. (Annem için çiçek topladım.)
1084) fly; (fiil, isim)
f.; uçmak ,havalanmak    i.; sinek,uçuş
Storks were flying in the sky as a covey. (Leylekler, gökyüzünde sürü halinde uçuyordu.)
1085) focus; (fiil, isim)
f.; odaklanmak, odağı ayarlamak   i.; odak, odak noktası
I want you to focus on your own life. (Kendi hayatına odaklanmanı istiyorum)
1086) folk; (isim)
halk, millet, ahali
How are you folks? (Nasılsınız millet?)
1087) follow; (fiil)
izlemek, takip etmek, ardına düşmek
I think we are being followed. (Sanırım takip ediliyoruz.)
1088) following; (isim, sıfat)
i.; taraftarlar, hayran kitlesi, takip etme   s.; izleyen, sonra gelen, takip eden
Answer the following question. (Sonraki soruyu cevapla.)
1089) food; (isim)
yiyecek, gıda, besin
Do you like Chinese food? (Çin yemeklerini sever misin?)
1090) foot; (isim, fiil)
i.; ayak, adım    f.; yaya yürümek, ödemek
The man is walking around the street in bare foot. (Adam, sokakta çıplak ayakla dolaşıyor.)
1091) football; (isim)
futbol, futbol topu
He plays in a professional football team. (Profesyonel bir futbol takımında oynuyor.)
1092) for; (edat)
için, amacıyla, – den dolayı
We got a new armchair for the living room. (Oturma odasına yeni koltuk aldık.)
1093) force; (fiil, isim)
f.; zorlamak, baskı yapmak, dayatmak    i.; güç, zorlama, kuvvet
They forced him to tell everything he knows. (Bildiği herşeyi anlatması için ona baskı yaptılar.)
1094) foreign; (sıfat)
yabancı, harici, yurt dışı
China has made a rapid progress in foreign trade. (Çin, yurt dışı ticaret konusunda hızlı bir ilerleme kaydetti.)
1095) forest; (isim, fiil)
i.; orman, ağaçlık    f.; ağaçlandırmak
He lost in the tropical forest. (Tropikal ormanda kayıp oldu.)
1096) forever; (zarf)
sonsuza dek, ebediyen, daima
I will love you forever. (Seni sonsuza dek seveceğim.)
1097) forget; (fiil)
unutmak, aklından çıkmak
I forget to pay the bills. (Faturaları ödemeyi unuttum)
1098) form; (fiil, isim)
f.; biçimlendirmek, şekillendirmek   i.; biçim, şekil, vücut
Leukemia is one of the most common forms of cancer. (Lösemi, kanserin en yaygın biçimlerinden biridir.)
1099) formal; (sıfat)
resmi, biçimsel, şekli, düzgün
Wear your formal dress for tonight. (Bu gece için resmi kıyafetini giy.)
1100) formation; (isim)
formasyon, oluşum, biçimlenme, yapım
This is the formation of a rock. (Bu  bir kaya oluşumu.)
1101) former; (isim, sıfat)
i.; biçimlendirici    s.; önceki, geçen, eski
The former president made striking statements in his speech. (Eski başkan, konuşmasında  çarpıcı açıklamalar yaptı.)
1102) formula; (isim)
formül, mama, reçete
The chemical formula of water is H2O. (Suyun kimyasal formülü H2O’dur.)
1103) forth; (zarf)
ileri, diğer, dışarı, dışarıya doğru
He walked back and forth. (İleri geri yürüdü.)
1104) fortune; (isim)
şans, talih, kısmet, gelecek,servet
He made a great fortune from this job. (Bu işten büyük bir servet elde etti.)
1105) forward; (sıfat, zarf, fiil)
s.; ileri, ilerlemiş  zf.; ileri doğru   f.; sevketmek, yollamak , ilerletmek
She took one step forward. (Öne doğru bir adım attı.)
1106) found; (fiil)
kurmak, temelini atmak, tesis etmek
Jack founded this textile factory in 1975. (Jack bu tekstil fabrikasıı 1975’te kurdu.)
1107) foundation; (isim)
kurum,kuruluş, temel, tesis, esas
Our foundation has strict rules. (Kurumumuzun katı kuralları vardır.)
1108) founder; (isim, fiil)
i.; kurucu   f.; gemi batmak , yıkılmak, boşa çıkmak
Atatürk is the founder of Turkish Republic. (Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur.)
1109) four; (isim)
dört,, kravat
She is four years old. (O, dört yaşında.)
1110) fourth; (sıfat)
dördüncü, dörtte bir
He is the fourth son of a Brown family. (o, Brown ailesinin dördüncü oğludur.)
1111) frame; (isim, fiil)
i; çerçeve,  arka plan   f.; çerçevelemek, şekillendirmek, tertip etmek
I bought a frame for the photo of my parents. (Ebeveynlerimin fotoğrafı için bir çerçeve satın aldım.)
1112) framework; (isim)
çerçeve, yapı, bina iskeleti
We should handle this issue within this framework. (Konuyu bu çerçevede ele almalıyız.)
1113) free; (sıfat, fiil)
s.; ücretsiz, bedava, bağımsız, özgür     f.;  serbest bırakmak, salıvermek
You can’t offer people to work for free.( İnsanlara ücretsiz çalışmlarını teklif edemezsin)
1114) freedom; (isim)
bağımsızlık, özgürlük, hürriyet, istiklal
Freedom is the best feeling. (Özgürlük en iyi histir.)
1115) freeze; (fiil, isim)
f.; donmak, buz tutmak  i.; don, donma, soğuk hava
The puppy was about the freeze outside so I took him in. (Yavru köpek dışarıda donmak üzeriydi o yüzden onu içeri aldım.)
1116) French; (sıfat, isim)
s.; fransa ile ilgili, fransızca ile ilgili    i.; fransız, fransızca
She took French lessons from a course. (Bir kurstan Fransızca dersleri aldı.)
1117) frequency; (isim)
sıklık, sık sık olma, frekans
The frequency of car accidents is because of recklessness. (Trafik kazalarının sık sık olmasının sebebi dikkatsizliktir.)
1118) frequent; (sıfat, fiil)
s.; sık, devamlı, hızlı    f.; sık sık gitmek, dadanmak
There is a fequent bus service in our city. (Şehrimizde devamlı otobüs hizmeti var.)
1119) frequently; (zarf)
sık sık, çoğunlukla , çok kez
You can find an aswer by checking frequently asked questions. (Sık sorulan soruları kontrol ederek bir cevap bulabilirsin.)
1120) fresh; (sıfat, isim)
s.; taze, dinç, körpe, canlı, serin      i.; serinlik, körpelik
The vegatables at the greengrocer are fresh. (Manavdaki sebzeler taze.)
1121) friend; (isim)
arkadaş, dost
Jane is one of my best friends. (Jane benim en iyi arkadaşlarımdan biridir.)
1122) friendly; (sıfat, zarf)
s.; arkadaş canlısı, samimi, cana yakın    zf.;dostça, arkadaşça
His manners towards me are very friendly. (Bana olan tavırları çok samimi.)
1123) friendship; (isim)
arkadaşlık, dostluk
May our friendship last forever. (Arkadaşlığımız sonsuza dek sürsün.)
1124) from;(edat)
den beri, den
There is a letter for you from your brother. (Kardeşinden sana bir mektup var.)
1125) front; (isim, fiil)
i.; ön, cephe, yüz, ön taraf     f.; yönelmek, dönmek
The front of the bus was damaged. (Otobüsün ön tarafı hasar görmüş.)
1126) fruit; (isim)
meyve, yemiş
I like summer fruits because they are fresh. (Yaz meyvelerini seviyorum çünkü onlar taze.)
 1127) frustration; (isim)
hüsran, düş kırıklığı, boşuna uğraşma
The reason of her frustration is her failure. (Hüsranının nedeni başarısızlığıydı.)
1128) fuel; (isim, fiil)
i.; yakıt, yakacak, benzin      f.; yakıt sağlamak, benzin doldurmak
Fuel prices has raised dramatically. (Benzin fiyatları büyük ölçüde arttı.)
1129) full; (sıfat, isim)
s.; dolu, tam  i.; doluluk
The suitcase is full of her clothes. (Valiz, onun kıyafetleriyle dolu.)
1130) fully; (zarf)
tamamen, iyice, tam olarak
I fully understan your situation. (Senin durumunu tamamen anlıyorum.)
1131) fun; (isim, fiil)
i.; eğlence, şaka   f.; eğlenmek
Kids had fun at the birthday party. (Çocuklar doğum günü partisinde eğlendi.)
1132) function; (isim, fiil)
i.; işlev, görev, fonksiyon   f.; işlevini yerine getirmek, görev yapmak , işlemek
The function of this machine is to dry the clothes quickly. (Bu makinenin işlevi kıyafetleri kısa sürede kurutmaktır.)
1133) fund; (isim, fiil)
i.; fon, sermaye, kaynak, birikim   f.; yatırım yapmak, finanse etmek
Natural disaster fund has helped many disaster victims. (Doğal afet fonu birçok afetzedeye yardımcı oldu.)
1134) fundamental; (sıfat, isim)
s.; esas, ana, temel, asıl   i.; temel, esas
Fundemental math education is important for development of intelligence. (Temel matematik eğitimi zeka gelişimi için önemlidir.)
1135) funding; (isim)
fonlama, finansman sağlama
There is a huge funding gap in our company. (Şirketimizde büyük bir fon açığı var.)
1136) funeral; (isim)
cenaze, defin, cenaze töre
People wear black at the funeral. (İnsanlar cenazede siyah giyer.)
1137) funny; (sıfat)
komik, gülünç, tuhaf
The joke that Mike has told us yesterday was very funny. (Mike’ın dün bize anlattığı fıkra çok komikti.)
1138) furniture; (isim)
mobilya, ev eşyası
We renewed the furniture of our summer house. (Yazlığımızın eşyalarını yeniledik.)
1139) furthermore; (zarf)
dahası, ayrıca, üstelik
David is good at dancing, furthermore he can also sing. (David dans etme konusunda iyi ,ayrıca şarkı da söyleyebiliyor.)
1140) future; (isim, sıfat)
i.; gelecek, yarın  s.; ilerideki, ilerki
Do you want to talk about your future plans?  (Gelecek planların hakkında konuşmak ister misin?)
       G
1141) gain; (isim, fiil)
i.; kazanç, kar, kazanım   f.; kazanmak, kar  etmek, elde etmek
Our company has gained profit. (Şirketimiz kar elde etti.)
1142) galaxy; (isim)
galaksi, gökada
Our galaxy has many planets. (Galaksimizde birçok gezegen var.)
1143) gallery; (isim)
galeri, üst balkon, sergi, geçit, koridor
I have bought two paintings from the gallery. (Galeriden iki adet tablo aldım.)
1144) game; (isim)
oyun, maç, kumar
They are training hard for the big game. (Büyük antrenman için sıkı antrenman yapıyorlar.)
1145) gang; (isim, fiil)
i.; çete, sürü, takım, ekip    f.; işbirliği yapmak
The police has arrested the drug gang. (Polis uyuşturucu çetesini göz altına aldı.)
1146) gap; (isim)
boşluk, aralık, fark
Generation gap is a big problem between parents and their children. (Kuşak farkı ebeveynler ve çocuklar arasında büyük bir problem.)
1147) garage; (isim, fiil)
i.; garaj, tamirhane , benzin istasyonu    f.; garaja çekmek
Our garage has place for ten cars. (Garajımızda on araba için yer var.)
1148) garden; (isim, fiil)
i.; bahçe, park   f.; bahçede çalışmak, bahçe işiyle uğraşmak
The children are playing in the garden. (Çocuklar, bahçede oynuyorlar.)
1149) garlic; (isim)
sarımsak
I dont love the smell of garlic. (Sarımsak kokusunu sevmiyorum.)
1150) gas; (isim, fiil)
i.; benzin, gaz , petrol    f.; benzin almak, gazlamak
Hydrogen and oxygen are both known gases. (Hidrojen ve oksijen ikisi de bilinen gazlardır.)
1151) gate; (isim)
kapı, geçit, giriş kapısı
Use the main gate to leave your belongings. (Eşyalarını bırakmak için ana kapıyı kullan.)
1152) gather; (fiil)
toplamak, bir araya getirmek
A large crowd gathered in the garden. (Büyük bir kalabalık bahçede toplandı.)
1153) gay; (isim, sıfat)
i.; gey, eşcinsel, homoseksüel   s.; keyifli, hoppa
You should respect gay people. (Eşcinsel insanlara saygı duymalısın.)
1154)gaze; (fiil, isim)
f.; dik dik bakmak, gözünü dikmek   i.; dik bakış, gözünü dikme
He gazed at me for five minutes. (Beş dakika boyunca bana dik dik baktı.)
1155) gear; (isim, fiil)
i.; vites, dişli, donanım   f.; vites değiştirmek , oturtmak
Careless use of the car may damage the gear. (Dikkatsiz araba kullanımı dişliye zarar verebilir.)
1156) gender;  (isim)
cinsiyet, cins
Gender discrimination is really a big problem. (Cinsiyet ayrımı gerçekten büyük bir sorun.)
1157) gene; (isim)
gen
I can sing well, it is in my genes. (Güzel şarkı söyleyebiliyorum, bu benim genlerimde var.)
1158) general; (sıfat, isim)
s.; genel, umumi   i.; general, komutan
The general opinion is that the performance was successful. ( Genel görüş, performansın başarılı olduğu yönünde.)
1159) generally; (zarf)
genel olarak
I don’t generally  watch TV. (Genel olarak televizyon izlemem.)
1160) generate; (fiil)
üretmek, var etmek, oluşturmak, meydana getirmek
This power plant generates electricity.(Bu santral elektrik üretiyor.)
1161) generation; (isim)
nesil, kuşak, soy , üretme, dünyaya getirme
The new generation is spending their time with  technological devices. (Yeni jenerasyon zamanını teknolojik aletlerle geçiriyor.)
1162) genetic; (sıfat, isim)
s.; genetik, kalıtımsal   i.; genetik yapı
Genetic diseases can be foreseen. (Genetik hastalıklar önceden sezilebilir.)
1163) gentleman; (isim)
centilmen, beyefendi, soylu erkek
He is exactly an English  gentleman. (O tam bir İngiliz beyefendisi.)
1164) gently; (zarf)
kibarca, nazikçe, yavaşça
He treated me so gently. (Bana çok kibarca davrandı.)
1165) German; (isim)
alman, almanca
I learned German in Berlin. (Berlin’de Almanca öğredim.)
1166) gesture; (isim, fiil)
i.; jest, işaret, el kol hareketi    f.; jest yapmak, işaret etmek, el kol hareketi yapmak
Gesture and mimics are important for communication. (Jest ve mimikler iletişim için önemlidir.)
1167) get; (fiil)
almak, elde etmek, kazanmak
Did you get tickets for the concert? (Konser için biletleri aldın mı?)
1168) ghost; (isim)
hayalet, hortlak, ruh
I saw a ghost in my dream. (Rüyamda hayalet gördüm.)
1169) giant; (sıfat)
dev gibi, kocaman
I was so scared when this giant animal was running towards us.(Bu kocaman hayvan bana doğru koşmaya başlayınca korktum.)
1170) gift; (isim)
hediye, armağan, ödül,  bağış
I bought this gift from Paris. (Bu hediyeyi Paris’ten aldım.)
1171) gifted; (sıfat)
doğuştan yetenekli, kabiliyetli
Mozart is a very gifted composer. (Mozart çok yetenekli bir besteci.)
1172) girl; (isim)
kız
The girl was sitting alone in the class. (Kız, sınıfta yalnız başına oturuyordu.)
1173) girlfriend; (isim)
kız arkadaş
I have so many girlfriends but one of them is very special to me. (Birçok kız arkadaşım var ama onlardan biri benim için çok özel.)
1174) give; (fiil)
vermek , göstermek, getirmek
She gave a nice watch as present. (Bana hediye olarak güzel bir saat verdi.)
1175)given; (sıfat)
verilmiş, bilinen, belirli
This is the best present that is given to me. (Bu bana verilmiş en iyi hediye.)
1176) glad; (sıfat)
memnun, mutlu, hoşnut
I am glad to see you. (Seni gördüğüme memnun oldum.)
1177) glance; (fiil, isim)
f.; göz gezdirmek, bakıvermek   i.; bakış, göz atma
She glanced around the room. (Odaya göz gezdirdi.)
1178) glass; (isim)
cam, bardak,ayna
Don’t put the glass on the edge of the table. (Bardağı masanın kenarına koyma.)
1179) global; (sıfat)
global, küresel, dünya çapında, evrensel, tüm dünyayı ilgilendiren
Our company take a more global approach to the problem. (Şirketimiz, bu soruna daha küresel bir açıdan bakıyor.)
1180) glove; (isim)
eldiven
Wear your glove and hat, it is cold outside. (Eldivenlerini ve şapkanı tak dışarısı soğuk.)
1181)go; (fiil)
gitmek, gezinmek, hareket etmek
She went to see her mother last week. (Geçen hafta annesini görmeye gitt.)
1182) goal; (isim)
amaç, hedef, gaye, gol, sayı
Our main goal must be the preservation of the environment. (Asıl hedefimiz çevrenin korunması olmalıdır.)
1183) God;
tanrı, allah
Oh my God, it is unbelievible. (Aman Tanrım bu inanılmaz.)
1184) gold; (isim)
altın
I liked your gold bracelet. (Altın bileziğini beğendim.)
1185) golden; (isim, sıfat)
i.; altın   s.; altından, altın sarısı, altın rengi
Her doll has golden hair. (Oyuncak bebeğinin altın sarısı saçları var.)
1186) golf; (isim, fiil)
i.; golf     f.; golf oynamak
We play golf every Sunday. (Her Pazar golf oynarız.)
1187) good; (sıfat, isim)
s.; iyi, güzel, hoş   i.; iyilik, yarar, fayda
Sorry, my German is not very good. (Üzgünüm, Almancam çok iyi değil.)
1188) government; (isim)
hükümet, devlet, yönetme, yönetim
The government has announced that the necessary precautions were taken. (Hükümet, gerekli önlemlerin alındığını açıkladı.)
1189) governor; (isim)
vali, amir, idareci
A new governer was assaigned in October. (Ekim ayında yeni bir vali atandı.)
1190) grab; (fiil, isim)
f.; yakalamak, tutmak, kapmak    i.; kapma, alma
She grabbed my hand and ran. (Elimi tuttu ve koştu.)
1191) grade; (fiil, isim)
f.; derecelendirmek, puanlamak   i.; derece, aşama, kademe, düzey
I got good grades on my exams. (Sınavlarımdan iyi dereceler aldım.)
1192) gradually; (zarf)
yavaş yavaş, adım adım, aşama aşama
I gradually got well.(Yavaş yavaş iyileştim.)
1193) graduate; (isim, fiil)
i.; mezun   f.; mezun olmak, derece almak
She graduated from highschool in 1992. (1992 yılında liseden mezun oldu.)
1194) grain; (isim)
tane, tahıl, tanecik, çok küçük parça, granül
Turkey’s grain export has raised. (Türkiye’nin tahıl ihracatı arttı.)
1195) grand; (sıfat)
büyük, ihtişamlı, asil
I was not a very grand mansion. (Çok ihtişamlı bir köşk değildi.)
1196) grandfather; (isim)
büyükbaba, dede, cet
Her grandfather bought her a new bike as present. (Büyükbabası ona hediye olarak yeni bir bisiklet aldı.)
1197) grandmother; (isim)
büyükanne, anneanne, babaanne, nine
Our grandmother is living with us. (Büyükannemiz bizimle yaşıyor.)
1198) grant; (isim, fiil)
i.; hibe, bağış, burs    f.; hibe etmek, bağışlamak, kabul etmek
My request was granted. (Ricam kabul edildi.)
1199) grass; (isim, fiil)
i.; ot, çim,otlak, çimen, yeşillik     f.; otlatmak
Keep off the grass. (Çimlere basmayınız.)
1200) grave; (isim, fiil)
i.;  mezar,kabir     f.; oymak, kazımak
There were faded flowers on the grave.(Mezarın üstünde solmuş çiçekler vardı.)
1201) gray;  (isim, sıfat, fiil)
i.; gri      s.; gri, boz     f.; ağarmak, kırlaşmak
We saw a gray bear in the forest. (Ormanda gri bir ayı gördük.)
1202) great; (sıfat)
harika, müthiş,mükemmel, büyük, kocaman
It is a great pleasure for me to be with you. (Sizlerle birlikte olmak benim için büyük bir onur.)
1203) greatest; (sıfat)
en büyük, azami
You did me the greatest favour ever. (Bana şimdiye kadarki en büyük iyiliği yaptın.)
1204) green; (sıfat, fiil, isim)
s.; yeşil  f.; yeşermek  i.; yeşil alan, golf sahası
He was wearing a green jacket. (Yeşil bir ceket giyiyordu.)
1205) grocery; (isim)
market, meyve-sebze dükkanı, bakkallık
We bought some fruits and vegetables from the grocery. (Marketten biraz meyve ve sebze aldık.)
1206) ground; ( isim, fiil)
i.; yer, zemin  f.; yere indirmek, karaya oturtmak
I saw something fall to the ground. (Yere bir şeyim düştüğünü gördüm.)
1207) group; (isim, fiil)
i.; grup, öbek, takım  f.; gruplandırmak, sınıflandırmak
A group of girls were playing in the park. (Bir grup kız parkta oyun oynuyordu.)
1208) grow; (fiil)
büyümek, gelişmek, yetişmek
He grew up in a rich family. (Zengin bir ailede büyümüştü.)
1209) growing; (isim, sıfat)
i.; büyüme, gelişme   s.; büyüyen, gelişen, artan
There is a growing demand to tobacco products. ( Tütün ürünlerine artan bir talep var.)
1210) growth; (isim)
büyüme, gelişme, yetişme
The policies aim at sustaining economic growth. (Politikalar ekonomik büyümeyi sürdürmeyi amaçlıyor.
1211) guarantee; (isim, fiil)
i.; garanti, teminat, güvence   f.; garanti altına almak, temin etmek, güvence vermek
He guaranteed me that it would never happen again. (Bunun bir daha olmayacağına dair bana garanti verdi.)
1212) guard; (fiil, isim)
f.;korumak, himaye etmek    i.; muhafız, koruma , bekçi, gardiyan
Three guards are  waiting in front of the prison. (Hapishanenin önünde üç gardiyan bekliyor.)
1213) guess; (isim, fiil)
i.; tahmin, varsayım   f.; tahmin etmek, zannetmek
I guess you know the answer. (Sanırım cevabı biliyorsun.)
1214) guest; (isim)
misafir, konuk
We arranged room for our guests. (Misafirlerimiz için oda ayarladık.)
1215) guide; (isim, fiil)
i.; rehber, kılavuz    f.; rehberlik etmek, yol göstermek
The guide informed us about the ancient city. (Rehber, bizi antik kent hakkında bilgilendirdi.)
1216) guideline; (isim)
kılavuz, ilke, prensip
We have very strict guidelines here. (Burada çok katı prensiplerimiz vardır.)
1217) guilty; (sıfat)
suçlu, günahkar
She felt guilty for behaviours last night. (Dün geceki hareketlerinden dolayı suçlu hissediyor.)
1218) gun; (isim, fiil)
i.; silah, tabanca, tüfek   f.; vurmak, ateş etmek
John was killed with a gun. (John, bir tabanca ile öldürüldü.)
1219) guy; (isim, fiil)
i.; adam   f.; takılmak, alay etmek
Who is this guy? (Bu adam kim?)
       H
1220) habit; (isim)
alışkanlık, huy, tabiat, yaradılış
You should change your eating habits. (Yeme alışkanlıklarını değiştirmelisin.)
1221) habitat; (isim)
ortam, yaşam alanı, doğal ortam, yerleşim ortamı
The penguins’ natural habitat is antarctic. (Penguenlerin doğal yaşam alanı güney kutbudur.)
1222) hair; (isim)
kıl, tüy, saç
The girl had a long, curly hair. (Kızın, uzun kıvırcık saçları vardı.)
1223) half; (sıfat)
yarım, ayrı, buçuk
One and a half hour will be enough for the exam. (Sınav için bir buçuk saat yeterli olacaktır.)
1224) hall; (isim)
büyük salon, hol, bekleme odası
The queen greeted her guests in the main hole. (Kraliçe, misafirlerini büyük salonda selamladı.)
1225) hand; (isim, fiil)
i.; el       f.; elle vermek, elden teslim etmek, uzatmak
Put ypur hand up if you want to answer. (Cevap vermek istiyorsanız elinizi kaldırın.)
1226) handful; (isim)
avuç dolusu, avuç
Only a handful of people were there. (Yalnızca bir avuç insan oradaydı.)
1227) handle; (fiil, isim)
f.; idare etmek, ele almak, işlemek    i.; tutacak yer, kulp, sap
She is very good at handling the problems. (Problemleri idare etmek konusunda çok iyidir.)
1228) hang; (fiil)
asmak, idam etmek, sarkmak
She hung up her shirt, then closed the closet. (Gömleğini astı ve sonra dolabın kapağını kapadı.)
1229) happen; (fiil)
olmak, meydana gelmek, başına gelmek
I don’t know when this happened. (Bunun ne zaman olduğunu bilmiyorum.)
1230) happy; (sıfat)
mutlu, sevinçli, şen
We are happy to see you. (Seni gördüğümüz için mutluyuz.)
1231) hard; (sıfat)
zor, çetin, zahmetli, sert, katı
He studied very hard to pass the exam. (Sınavı geçmek için çok çalıştı.)
1232) hardly; (zarf)
zorlukla, güçlükle, ancak , neredeyse hiç
I can hardly breathe, call an ambulance. (Güçlükle nefes alabiliyorum, ambulansı ara.)
1233) hat; (isim)
şapka, başlık
His hat was too big and funny. (Şapkası çok büyük ve gülünçtü.)
1234) hate; (isim, fiil)
i.; nefret, kin  f.; nefret etmek, kin beslemek
He hates making mistakes. (Hata yapmaktan nefret eder.)
1235) have; (fiil)
sahip olmak, tutmak, yemek
I don’t have enough money to buy this coat. (Bu paltoyu almak için yeterli param yok.)
1236) he; (zamir)
o (erkek)
He found his true love. (O, gerçek aşkını buldu.)
1237) head; (isim, fiil)
i.; baş, kafa, başkan  f.; başında olmak
She has a big brown hat on his head. (Başında büyük kahverengi bir şapka var.)
1238) headline; (isim, fiil)
i.; manşet, başlık       f.; başlık koymak
Write the headline in capital letters. (Başlığı büyük harflerle yaz.)
1239) headquarters; (isim)
karargah, genel merkez
The party’s headquarters is in Ankara. (Partinin genel merkezi Ankara’da.)
1240) health; (isim)
sağlık, esenlik, sıhhat
Smoking can seriously damage your health. (Sigara içmek sağlığınıza ciddi zarar verebilir.)
1241) healthy; (sıfat)
sağlıklı, sıhhatli, sağlam
The old lady seemed healty in spite of her age. (Yaşlı bayan yaşına rağmen sağlıklı görünüyordu.)
1242)hear; (fiil)
duymak, işitmek, dava görmek, yargılamak
Didn’t you hear what I said? (Ne dediğimi duymadın mı?)
1243) hearing; (isim)
işitme, duyma, dinleme, duruşma, mahkeme, celse,
Hearing his voiced irritated me. (Onun sesini duymak beni sinirlendirdi.)
1244) heart; (isim)
kalp, yürek, gönül, öz, merkez
The patient’s heart stopped suddenly. (Hastanın kalbi birden durdu.)
1245)heat; (isim, fiil)
i.; ısı, sıcaklık, ateş, ısıtma     f.; ısıtmak, kızdırmak
The house is heated by central heating system. (Ev, merkezi ısıtma sistemi ile ısıtılmaktadır.)
1246) heaven; (isim)
cennet, gökyüzü, sema
This place is like a heaven on earth. (Burası dünya üzerindeki cennet gibi bir yer.)
1247) heavily; (zarf)
ağır bir şekilde, ciddi ölçüde, şiddetle
I is raining heavily for hours. (Saatlerdir şiddetli biçimde yağmur yağıyor.)
 1248) heavy; (sıfat)
ağır, yoğun, üzücü
I could barely carry the heavy suitcase. (Ağır valizi güçlükle taşıyabildim.)
1249) heel; (isim)
topuk, ökçe, aşağılık kimse
She generally prefers shoes with high heel. (Genellikle yüksek topuklu ayakkabıları tercih eder.)
1250) height; (isim)
boy, yükseklik, yükselti
The building is almost 10 meters high. (Bina yaklaşık 10 metre yüksekliğinde.)
1251) helicopter; (isim)
helikopter
He was finally found by a police helicopter. (Nihayetinde polis helikopteri tarafından bulundu.)
1252) hell; (isim)
cehennem, felaket
Her friends made her life hell. (Arkadaşları, onun hayatını cehenneme çevirdi.)
1253) hello; (ünlem)
merhaba, selam
Hello, is there anybody? (Merhaba, kimse var mı?)
1254) help; (isim, fiil)
i.;yardım, destek    f.; yardım etmek, yararı olmak
We shoul help each other these days. (Böyle günlerde birbirimize yardım etmeliyiz.)
1255) helpful; (sıfat)
yararlı, faydalı, yardımsever
You could be more helpful. (Daha çok yardımcı olabilirdin.)
1256) her; (zamir)
ona, onun
Did you buy her an expensive bag? (Ona pahalı bir çanta mı aldın?)
1257) here; (zarf)
burada, buraya, burası
Here is the money you want. (İstediğin para burada.)
1258) heritage; (isim)
miras, kalıt, kalıtım
Our traditions are the most heritage. (Geleneklerimiz en önemli mirastır.)
1259) hero; (isim)
kahraman, cengaver, yiğit
He saved my life like a hero. (Bir kahraman gibi hayatımı kurtardı.)
1260) herself; (zamir)
kendisi, kendisini, kendisine (dişil)
She is very proud of herself. (Kendisi ile gurur duyuyor.)
1261) hey; (ünlem)
selam, hey
Hey, what are you doing here ? (Hey burada ne yapıyorsun?)
1262) hi; (ünlem)
selam, merhaba
Hi, how are you?  (Selam, nasılsın?)
1263) hide; (fiil, isim)
f.; saklamak, gizlemek   i.; post, deri, cilt
Don’t hide your feelings. (Duygularını gizleme.)
1264) high; (sıfat, fiil)
s.; yüksek, yüce, üst    f.; öfkelenmek
Mount Ağrı is the highest mountain in Turkey. (Ağrı Dağı Türkiye’deki en yüksek dağdır.)
1265) highlight; (isim, fiil)
i.; önemli olay, ilgi çekici olay   f.; belirtmek, altını çizmek, vurgulamak
This report highlights the major problems. (Bu rapor önemli sorunların altını çiziyor.)
1266) highly; (zarf)
oldukça, pek çok, son derece
I think he is highly educated person. (Bence o, oldukça eğitimli bir kişi.)
1267) highway; (isim)
otoban, anayol, otoyol, karayolu
Use the highway to get there fast. (Oraya hızlı varmak için otobandan git.)
1268) hill; (isim)
tepe, yığın, bayır
We ran down the hill. (Tepeden aşağı koştuk.)
1269)  him; (zamir)
ona (erkek)
Did you see him last night? (Dün gece onu gördün mü?)
1270) himself; (zamir)
kendi, kendisi (eril)
He introduced himself. (Kendisini tanıttı.)
1271) hip; (isim, sıfat)
i.; kalça, kıç   s.; havalı, modern, uyanık
He broke his hip bone skiing. (Kayak yaparken kalça kemiğini kırdı.)
1272) hire; (fiil, isim)
f.; kiralamak, ücretle tutmak   i.; kira, kiralama
We hired a car for our family trip. (Aile gezimiz için bir araba kiraladık.)
1273) his; (zamir)
onun, onunki (eril)
Tim sold his motorbike. (Tim, motosikletini sattı.)
1274) historian; (isim)
tarihçi
Professor Ortaylı is an expert historian. (Profesör Ortaylı uzman bir tarihçidir.)
1275) historic; (isim, sıfat)
i.; tarihi    s.; tarihsel, önemli
We saw the great historic monument of the city. (Şehrin büyük tarihi anıtını gördük.)
1276) historical; (sıfat)
tarihi, tarihsel, tarihle ilgili
This building has an historical importance. (Bu binanın tarihsel önemi var.)
1277) history; (isim)
tarih, tarihçe, geçmiş
Discover of the fire is a turning point in human history. (Ateşin buluşu, insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır.)
1278) hit; (fiil, isim)
f.; çarpmak, vurmak, isabet ettirmek    i.; vurma, çarpma
The bus hit a parked vehicle. (Otobüs, park halindeki bir araca çarptı.)
1279) hold; (fiil)
sahip olmak, tutmak, devam etmek
She was holding her baby in her arms. (Bebeğini kollarının arasında tutuyordu.)
1280) hole; (isim, fiil)
i.; delik, çukur, kovuk, hücre    f.; delmek, delik açmak
My father dug a deep hole in the garden.(Babam bahçeye büyük bir çukur kazdı.)
1281) holiday; (isim)
tatil, bayram, yortu günü
We are planning to go Maldives for holiday. (Tatil için Maldivlere gitmeyi planlıyoruz.)
1282) holy; (sıfat)
kutsal, mukaddes
Did you read the Holy Bible? (Kutsal İncil’i okudun mu?)
1283) home; (isim)
ev, aile ocağı,  memleket, yurt
I forgot my umbrella at home. (Şemsiyemi evde unuttum.)
1284) homeless; (sıfat)
evsiz barksız, evsiz
We saw a homeless man on the corner. (Köşede evsiz bir adam gördük.)
1285) honest; (sıfat)
dürüst, güvenilir, namuslu
I am completely honest about my feelings. (Hislerim konusunda tamamıyle dürüstüm.)
1286) honey; (isim, ünlem)
i.; bal   ünl.; canım, şekerim, sevgilim
Honey, did you miss mi? (Canım beni özledin mi?)
1287) honor; (isim, fiil)
i.; onur, şeref, namus, fazilet   f.; onurlandırmak, saygı göstermek
It is a great honor to be invited here. (Buraya davet edilmiş olmak büyük onur.)
1288) hope; (isim, fiil)
i.; umut, ümit, beklenti   f.; ummak, umut etmek
Whatever happens, don’t lose your hope. (Her ne olursa olsun,  umudunu kaybetme.)
1289) horizon; (isim)
ufuk, görüş
A ship appeared on the horizon. (Ufukta bir gemi göründü.)
1290) horror; (isim)
korku, dehşet
Her eyes were wide with horror. (Gözleri korkuyla açılmıştı.)
1291) horse; (isim)
at, beygir
Are you afraid of riding horse? (At binmekten korkar mısın?)
1292) hospital; (isim)
hastane, bakımevi
You have to go to hospital for treatment. (Tedavi için hastanaye gitmelisin.)
1293) host; (isim, fiil)
i.; ev sahibi    f.; misafir ağırlamak, ev sahipliği yapmak
As a host, you should introduce us to the other guests. (Ev sahibi olarak bizi diğer misafirlerle tanıştırmalısın.)
1294) hot; (sıfat, fiil)
s.; sıcak, acı, ateşli    f.; ısıtmak, ısınmak
It is hot today, let’s go swimming. (Bugün hava sıcak, yüzmeye gidelim.)
1295) hotel; (isim)
otel
We stayed at a hotel in the center of Paris. (Parisin merkezinde bir otelde kaldık.)
1296) hour; (isim)
saat, zaman
It takes one hour to get there. (Oraya gitmek bir saat alır.)
1297) house; (isim, fiil)
i.; ev, konut, hane, ev halkı     f.; barındırmak, evine almak
Sarah having a party at her home. (Sarah evinde parti veriyor.)
1298) household; (isim, sıfat)
i.; ev halkı, hane,mesken, ev    s.; eve ait, evcil
Most households own at least one car. (Her hanenin en az bir arabası var.)
1299) housing; (isim)
ev, iskan, konut, barınak, yuva sağlama
The government is planning to build more affordable housing. (Hükümet, daha çok bütçeye uygun konut inşa etmeyi planlıyor.)
1300) how; (zarf)
nasıl, ne kadar, ne
How are you feeling now? (Şimdi nasıl hissediyorsun?)
1301) however; (bağlaç, zarf)
bağ.; ancak, fakat, ama ,lakin, oysaki, yine de     zf.; her nasılsa, her halükarad, bununla birlikte
It’is already April, however it is very cold. (Nisan ayındayız ama hava çok soğuk.)
1302)  huge; (sıfat, isim)
s.; kocaman, çok büyük, iri   i.; irikıyım, koca
There was a huge crowd at the concert hall. (Konser salonunda çok büyük bir kalabalık vardı.)
1303) human; (isim, sıfat)
i.; insan, insanoğlu, beşer             sf.; insani, beşeri
This plant is not fit for human consumption. (Bu bitki insanların tüketmesi için uygun değildir.)
1304) humor; (isim, fiil)
mizah, espri  f.; eğlendirmek, güldürmek
She has no sense of humor. (Onun hiç mizah anlayışı yok.)
1305) hundred; (isim)
yüz sayısı
This watch is worth a several hundred dollars. (Bu kol saati birkaç yüz dolar değerinde.)
1306) hungry; (sıfat)
aç, acıkmış
Are you really hungry? (Gerçekten aç mısın?)
1307) hunter; (isim)
avcı, av köpeği
The hunter was alert to every sound and movement. (Avcı her sese ve harekete karşı tetikteydi.)
1308) hunting; (isim)
avlama, av, avcılık, takip, araştırma
They went deer hunting. (Onlar, geyik avına çıktılar.)
1309) hurt; (fiil)
incitmek, kırmak, yaralamak, acıtmak
You heart my feeling. (Duygularımı incittin.)
1310) husband; (isim)
koca, eş
She has been living apart from her husband for 2 months. ( 2 aydır kocasından ayrı yaşıyor.)
1311) hypothesis; (isim)
hipotez, kuram, varsayım
This hypothesis explains so many facts. (Bu kuram bir çok gerçeği açıklıyor.)
        I
1312) I; (zamir)
ben
She and I are close friends. (O ve ben yakın arkadaşız.)
1313) ice; (isim, fiil)
i.; buz ,buzul     f.; dondurmak, buzlanmak
The was ice on the roofs. (Çatıların üstünde kar vardı.)
1314) idea; (isim)
düşünce, görüş, fikir
The police was able to  identify the attacker. (Polis, saldırganın kimliğini tespit edebildi.)
1315) ideal; (isim, sıfat)
i.; erek, ülkü   s.; ideal,uygun
She is the ideal candidate for us. (O, bizim için ideal bir aday.)
1316) identification; (isim)
tanılama,kimlik,  kimliğini saptama, teşhis
Each product has a number for easy identification. (Her ürünün kolay tanılamak için bir numarası  var.)
1317) identify; (fiil)
kimliğini saptamak, tanımlamak, tespit etmek
She was able to identify the attacker. (O, saldırganın kimliğini saptayabildi.)
1318) identity; (isim)
kimlik, kişilik, aynılık, özdeşlik
The police was able to  identify the attacker. (Polis, saldırganın kimliğini tespit edebildi.)
1319)  ie; (zarf)
şöyleki, yani
Can you give us some examples for the basic essential of life, i.e. Housing and water ? (Bize yaşam için gerekli olan şeyler, yani barınma ve su gibi şeylere örnek verebilir misin?)
1320)if; (bağlaç, isim)
bağ.; eğer, sanki, rağmen    i.; belirsizlik, şüphe
If you see Rachel, tell that I called her last night. (Rachel’ı görürsen onu dün gece aradığımı söyle.)
1321) ignore; (fiil)
görmezden gelmek , dikkate almamak, arka plana atmak
He ignored me like we hadn’t met. (Hiç tanışmamışı gibi beni görmezden geldi.)
1322) ill; (isim, sıfat)
i.; hastalık, sorun     s.; hasta, marazlı , rahatsız
I felt ill after the meal. (Yemekten sonra hasta olduğumu hissetttim.)
1323) illegal; (sıfat)
yasadışı, usulsüz, yasak, kanuna aykırı
It is illegal to park here. (Buraya park etmek yasak.)
1324) illness; (isim)
hastalık, rahatsızlık
He died after a long illness. (Uzun bir hastalıktan sonra öldü.)
1325) illustrate; (fiil)
resimlendirmek, örneklemek, sergilemek
To illustrate my  point, I will show you a picture. (Demek istediğim şeyi örneklemek için size bir resim göstereceğim.)
1326) image; (isim, fiil)
i.; imge, şekil, görüntü, suret    f.; şekillendirmek, imgeleştirmek
The company is trying to improve its image. (Şirket, imajını geliştirmeye çalışıyor.)
 1327) imagination; (isim)
hayal gücü, imgelem
Little boy has an interesting imagination. (Küçük çocuğun ilginç bir hayal dünyası var.)
1328) imagine; (fiil)
hayal etmek, kafasında canlandırmak
Close your eyes and imagine that you are in a forest. (Gözlerini kapat ve bir ormanda olduğunu hayal et.)
1329) immediate; (sıfat)
acil, derhal, çabuk , yakın
The medicine had an immediate affect. (İlaç hemen etki gösterdi.)
1330) immediately; (zarf)
acilen, hemen, çabucak
He answered all questions immediately. (Bütün soruları çabucak cevapladı.)
1331) immigrant; (sıfat, isim)
s.; göçmen i.; göçmen, muhacir
America is full of immigrants. (Amerika göçmenlerle dolu bir ülke.)
1332) immigration; (isim)
göç, hicret
There is a rise in immigration in Asia. (Asya kıtasında göç oranında artış var.)
1333) impact; (isim)
etki, tesir, vuruş, çarpma
Her speech made an impact on everyone. (Konuşması, herkeste etki yaptı.)
1334) implement; (fiil, isim)
f.; uygulamak, yerine getirmek, yürürlüğe koymak (yasa)     i.; araç, alet
The implementation of the new system was a great success. (Yeni sistemin uygulanması büyük başarıydı.)
1335) implication; (isim)
çıkarım, ima etme, bulaştırma, içine sokma
Think very carefully of all the implication. (Bütün çıkarımları dikkatlice düşün.)
1336) imply; (fiil)
kastetmek,ima etmek, içermek
Are you implying that I am a liar? (Benim yalancı olduğumu mu ima ediyorsun?)
1337) importance; (isim)
önem, ehemmiyet, saygınlık
This matter has a great importance for us. (Bu konunun bizim içi büyük önemi var.)
1338) important; (sıfat)
önemli, mühim
Money is not more important than health. (Para, sağlıktan daha  önemli değildir.)
1339) impose; (fiil)
yüklemek, zorlamak, etkilenmek , uygulamaya koymak
A new tax was imposed on fuel. (Yakıta yeni vergi yüklendi.)
1340) impossible; (sıfat)
imkansız
It is impossible to make him happy. (Onu mutlu etmek imkansız.)
1341) impress; (fiil)
etkilemek, iz bırakmak, tesir etmek
He impressed me with his honesty. (Dürüstlüğüyle beni etkiledi.)
1342) impression; (isim)
etki, izlenim, intiba
My first impression of him was negative. (Onunla ilgili ilk izlenimim olumsuzdu.)
1343) impressive;( sıfat)
etkileyici, çarpıcı, tesirli
The dance group displayed an impressive performance. (Dans grubu etkileyeci bir performans sergiledi.)
1344) improve; (fiil)
geliştirmek, ilerletmek, gelişmek
You need to improve your English for a better job. (Daha iyi bir iş için İngilizceni geliştirmen gerekiyor.)
1345) improvement; (isim)
gelişme, ilerleme, yenilik
There is great improvement in your work. (Yaptığın işte büyük bir ilerleme var.)
1346) in; (zarf, edat, sıfat)
zf.; içeri, içerde    ed.; içinde  s.; iç, gözde, çok moda olan, iktidarda olan
There are toys in these box. (Bu kutuda oyuncaklar var.)
1347) incentive; (isim, sıfat)
teşvik, özendirme     s.; teşvik edici, özendirici
There is no incentive for people to save fuel. (İnsanları yakıt tasarrufuna teşvik etmiyolarlar.)
1348) incident;(isim)
olay, vaka, tesadüf
I will never forget this horrible incident. (Bu korkunç olayı asla unutmayacağım.)
1349) include; (fiil)
kapsamak, içermek, içine almak
This price icludes tax. (Bu fiyata vergi dahildir.)
1350) including; (isim, sıfat, edat)
i.; içerme, kapsama    s.; içeren, kapsayan     ed.; dahil
Jane speaks four languages including Chinese. (Jane, Çince dahil dört dil konuşuyor.)
1351) income; (isim)
kazanç, gelir
Living on a small income is hard. (Düşük gelir ile yaşamak zor.)
1352) incorporate; (fiil)
birleşmek, katmak, dahil etmek, anonimleşmek , firma kurmak
The company was incorporated in 2006. (Şirket 2006 yılında anonimleşti.)
1353) increase; (fiil)
artmak, çoğalmak
We need to increase productivity. (Verimliliği artırmamız gerekiyor.)
1354) increased; (sıfat)
artmış
Increased migration have caused unplanned urbanization. (Artan göç, çarpık kentleşmeye yol açtı.)
1355) increasing; (sıfat)
artan, giderek artan, çoğalan
We are shping our production plan according to increasing demand. (Üretim planımızı artan talebe göre şekillendiriyoruz.)
1356) increasingly; (zarf)
giderek artan bir şekilde, artarak
It is becoming increasingly clear that she is responsible for everything. (Onun her şeyin sorumlusu olduğu artarak belirgin hale geliyor.)
1357) incredible; (sıfat)
inanılmaz, harika, olağanüstü
The party was incredible. (Parti olağanüstüydü.)
1358) indeed; (zarf)
aslında, gerçekten, sahiden
Indeed, I would like to help you. (Aslında, sana yardım etmek isterim.)
1359) independence; (isim)
özgürlük, bağımsızlık, hürriyet
Independence day was celebrated across the country. (Bağımsızlık günü tüm ülkede kutlandı.)
1360) independent; (sıfat)
bağımsız, hür, özgür
Living in a seperate house from my family made me more independent. (Ailemden ayrı bir evde yaşamak beni daha özgür kıldı.)
1361) index; (isim, fiil)
i.; indeks, dizin, gösterge    f.; indekslemek, dizinlemek
Subject indexes are available on computer. (Konu dizinleri bilgisayarda mevcut.)
1362) Indian; (isim, sıfat)
i.; kızılderili, hintli    s.; hint, hindistan’a özgü ve oraya ait , kızılderililere özgü
We ate Indian food in a restaurant called ‘Asian Food Center’. (‘Asya Yemekleri Merkezi’  isimli bir restoranda hint yemeği yedik.)
1363) indicate; (fiil)
belirtmek, göstermek, işaret etmek, sinyal vermek
The research indicates that male population is growing faster. (Araştırma, erkek nüfusunun daha hızlı arttığını gösteriyor.)
1364) indication; (isim)
belirti, gösterge, kanıt, bulgu
There are clear indications that the export is increasing. (İthalatın arttığına dair açık göstergeler var.)
1365) individual; (isim, sıfat)
i.; birey, kişi, zat      s.; bireysel, şahsi, özel
Each individual has rights and responsibilities. (Her bireyin hakları ve sorumlulukları vardır.)
1366) industrial; (sıfat)
endüstriyel, sanayisel
Industrial revolution began in England. (Sanayi devrimi İngiltere’de başladı.)
1367) industry; (isim)
endüstri, sanayi, sektör
The government should invest more money in steel industry. (Hükümet, çelik sanayisine daha çok para yatırımı yapmalı.)
1368) infant; (isim, sıfat)
i.; reşit olmayan, çocuk   s.; küçük, çocuksu
They brought their infant son to the hospital. (Küçük oğullarını hastaneye getirdiler.)
1369) infection; (isim)
enfeksiyon, iltihap, mikrop kapma
The baby was exposed to inflaction because of poor conditions. (Bebek kötü koşullar nedeniyle enfekiyona maruz kaldı.)
1370) inflation; (isim)
enflasyon, para bolluğu, şişme
Inflation is currently running at 2%. (Şu sıralar enflasyon %2 lerde seyrediyor.)
1371) influence; (fiil, isim)
f.; etkilemek, tesir etmek, nüfuz etmek   i.; etki, tesir, nüfuz
His parents no longer have any influnce over him. (Ailesinin artık onun üzerinde bir etkisi yok.)
1372) inform; (fiil)
bilgilendirmek, bildirmek, haberdar etmek
Please inform me if he comes here. (Lütfen o buraya gelirse beni haberdar et.)
1373) information; (isim)
bilgi, haber, malumat, istihbarat, danışma
You can get further information from the information office. (Danışma ofisinden daha fazla bilgi alabilirsiniz.)
1374) ingredient; (isim)
içerik, bileşim, unsur
Our shampoo contains only natural ingredients. (Şampuanımız yalnızca doğal bileşimleri içerir.)
1375) initial; (isim, sıfat)
i.; baş harf, paraf    s.; baş, ilk, başlangıç, birinci, önceki
What initial is it, Mr. Brown? ‘It’s J, J for John. (İsminiz baş harfi nedir Bay Brown? ‘J, John’un J’si.)
1376) initially; (zarf)
başlangıç olarak, ilk başta, öncelikli olarak
Initally, the machine worked well. (İlk başta makine iyi çalıştı.)
1377) initiative; (isim, sıfat)
i.; girişim, inisiyatif, ilk adım   s.; başlatan, ilk
I consider this to be a good initiative. (Bunu iyi bir girişim olarak kabul ediyorum.)
1378) injury; (isim)
yara, zarar, hasar , sakatlık, zedelenme
One player is out of the team because of innjury. (Bir oyuncu sakatlık nedeniyle takım dışında.)
1379) inner; (sıfat)
iç, ruhsal, içsel
He has inflammation in the inner ear. (İç kulağında iltihap var.)
1380) innocent; (sıfat)
masum, zararsız, saf
She was founded innocent. (O, suçsuz bulundu.)
1381) inquiry; (isim)
sorgu, araştırma, anket, danışma
During the public inquiry, questions were asked to different people. (Halk araştırması süresince farklı insalara sorular soruldu.)
1382) inside; (isim, sıfat , zarf)
i.; iç taraf, iç kısım   s.; iç, içteki  zf.; içeri, içeride
The door is locked from the inside. (Kapı içeriden kilitli.)
1383) insight; (isim)
içgörü, sezgi, kavrama, bir şeyin iç yüzünü anlama
She is writer with great insight. (
1384) insist; (fiil)
ısrar etmek, ayak diremek, üstelemek, dayatmak
Don’t insist, I don’t want to go. (Israr etme gitmek istemiyorum.)
1385) inspire; (fiil)
ilham vermek, aşılamak
He inspired generations with his thoughts. (Düşünceleriyle nesillere ilham verdi.)
1386) install; (fiil)
kurmak, yerleştirmek, monte etmek
Use the CD to install this program. (Pogramı yüklemek için CD’yi kullan.)
1387) instance; (isim)
örnek, durum
What would you do, for instance, if you found money on the road? (Örneğin yolda para bulsan ne yapardın?)
1388) instead; (zarf)
yerine
She went by train instead of car. (Araba yerine trenle gitti.)
1389) institution; (isim)
kurum, kuruluş, dernek, enstitü, tımarhane, hapishane
John works for a financial institution. (John, bir finans kurumu için çalışıyor.)
1390) institutional; (sıfat)
kurumsal, kuruma ait
The institutional reforms have affected the whole country positively. (Kurumsal reformlar tüm ülkeyi olumlu etkiledi.)
1391) instruction; (isim)
talimat, yönerge, öğretim
Follow the instructions on the paper. (Kağıttaki yönergeleri takip ediniz.)
1392) instructor; (isim)
eğitmen, eğitici, öğretim görevlisi
My driving instructor is really very patient. (Sürücü eğitmenim gerçekten çok sabırlı.)
1393) instrument; (isim)
enstrüman, alet, vasıta, çalgı
She can play three different musical instrument. (Üç farklı müzik aleti çalabiliyor.)
1394) insurance; (isim)
sigorta
Do you have health insurance? (Sağlık sigortanız var mı?)
1395) intellectual; (sıfat)
entelektüel,aydın,alim, düşünsel, zihinsel
Uncle George is very intellectual. (George amca çok entelektüel biridir.)
1396) intelligence; (isim)
zeka, akıl, anlama, istihbarat
He didn’t have the intelligence to answer the easiest question. (En kolay soruyu cevaplayacak kadar bile zekası yoktu.)
1397) intend; (fiil)
niyet etmek, niyetlenmek, istemek, niyetinde olmak
I don’t intend staying long. (Uzun süre kalmak niyetinde değilim.)
1398) intense; (sıfat)
yoğun, koyu, gergin
The manager is under intense pressure to resign. (Müdür, istifa etmesi için yoğun baskı altında.)
1399) intensity; (isim)
yoğunluk, koyuluk, gerilim, şiddet
The pain intensity has increased. (Ağrının şiddeti arttı.)
1400) intention; (isim)
niyet, maksat, hedef, amaç
It was not my intention to hurt you. (Niyetim seni incitmek değildi.)
1401) interaction; (isim)
etkileşim
The interaction between characters makes this story interesting. (Karakterler arasındaki etkileşim bu hikayeyi ilginç kılıyor.)
1402) interest; (isim, fiil)
i.; ilgi, faiz, çıkar, menfaat     f.; ilgilendirmek, dikkatini çekmek
The bank gave the credit at 5% interest. (Banka, krediyi %5 faizle verdi.)
1403) interested; (sıfat)
ilgili, alakalı, ortak, çıkarcı
I am very interested in history. (Tarihle çok ilgiliyimdir.)
1404) interesting; (sıfat)
ilginç, enteresan
He saw many interesting places during his trip. (Gezi süresince birçok ilginç yer gördü.)
1405) internal; (sıfat)
iç, dahili, içsel
The skeleton serves to protect the internal organs. (İskelet, iç organları korumaya hizmet eder.)
1406) international; (sıfat)
uluslararası, enternasyonal
A new international airport was built last year. (Geçen yıl yeni bir uluslararası havaalanı yapıldı.)
1407) internet; (isim)
internet
The internet connection here is not very strong. (Buradaki internet bağlantısı çok güçlü değil.)
1408) interpret; (fiil)
yorumlamak, anlamını açıklamak, sözlü tercüme yapmak
I don’t know how to interpret her words. (Onun sözlerini nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum.)
1409) interpretation; (isim)
yorum, izah, açıklama, tercüme
This subject is open to interpretation. (Bu konu yorumlamaya açık.)
1410) intervention; (isim)
müdahale, karışma
The police’s intervention stopped him from robbing the bank. (Polis müdahalesi onun bankayı soymasını engelledi.)
1411) interview; (fiil, isim)
f.; görüşmek, röportaj yapmak  i.; görüşme, röportaj, mülakat
He has a job interview next week. (Gelecek hafta bir iş görüşmesi var.)
1412) into; (edat)
içine, içeriye
The whale dived into the water. (Balina suyun içine daldı.)
1413) introduce; (fiil)
tanıştırmak, sunmak, tanıtmak, takdim etmek
Let me introduce myself. (İzin verin kendimi tanıtıyım.)
1414) introduction; (isim)
giriş, girizgah, tanıtım
The introduction part was brief but excellent. (Giriş bölümü kısa ancak mükemmeldi.)
1415) invasion; (isim)
istila, saldırı, akın
This documentary is about Viking invasion of Paris. (Belgesel, Vikingler’in Paris istilasını konu alıyor.)
1416) ,invest; (fiil)
yatırım yapmak, para yatırmak, yetki vermek
It is a good time to invest in the currency. (Dövize yatırım yapmak için iyi bir zaman.)
1417) investigate; (fiil)
soruşturmak, incelemek, araştırmak
Police are investigating links between the murders. (Polis, katiller arasındaki ilişkileri soruşturuyor.)
1418) investigation; (isim)
soruşturma, araştırma, tahkik, inceleme
John is still under investigation. (John hala soruşturma altında.)
1419) investigator; (isim)
soruşturmacı, müfettiş, dedektif
The investigator suspected John of being the murderer. (Dedektif, John’un katil olmasından şüphelendi.)
1420) investment; (isim)
yatırım, atama
Our country needs more investment in education. (Ülkemizin eğitim alanında daha çok yatırıma ihtiyacı var.)
1421) investor; (isim)
yatırımcı, sermaye sahibi
Foreign investors withdrew their money from the company. (Yabancı yatırımcılar paralarını  şirketten çekti.)
1422) invite; (fiil)
davet etmek, çağırmak
They have invited me to go to holiday with them. (Beni onlarla birlikte tatil yapmaya davet ettiler.)
1423) involve; (fiil)
içermek, kapsamak, ihtiva etmek
 I don’t want to involve you in this matter. (Seni bu işe dahil etmek istemiyorum.)
1424) involved; (sıfat)
müdahil, ilgili,karışmış
She was deeply involved in politics. (Önceden politikayla oldukça ilgiliydi.)
1425) involvement; (isim)
dahil olma, bulaşma, ilgi
I’ve heard of his involvement in crime. (Onun suça dahil olduğunu duydum.)
1426) Iraqi;  (isim, sıfat)
i.; ıraklı  s.; ırak’a özgü
He has a collection of Iraqi carpets. (Onun Irak halilarından oluşan bir koleksiyonu  var.)
1427) Irish; (isim, sıfat)
i.; irlandaca  s.; irlandalı, irlanda’ya özgü
Can I have a cup of Irish coffee? (Bir fincan İrlanda kahvesi alabilir miyim?)
1428) iron; (fiil, isim)
f.; ütülemek, demir kaplamak  i.; ütü, demir
I hate ironing shirts. (Gömlekleri ütülemekten nefret ediyorum.)
 1429) Islamic; (isim, sıfat)
i.; müslüman  s.; islami
The wedding was according to Islamic traditions. (Düğün İslami geleneklere göre yapıldı.)
1430) island; (isim)
ada
Imagine that you are lost in an island. (Bir adada kaybolduğunu hayal et.)
1431) Israeli; (isim, sıfat)
i.; israilli   s.; israil’e özgü
Israeli authors are famous in America. (İsrailli yazarlar Amerika’da ünlüler.)
1432) issue; (isim)
mesele, konu, sorun
He usually talks about political issues. (Genellikle siyasi konular hakkında konuşur.)
1433) it; (zamir)
o, ona
The car is not in the garage. Did you see it? (Araba garajda değil. Onu gördün mü?)
1434) Italian; (isim, sıfat)
i.; italyan, italyanca  s.; italya’ya özgü
She cooked us Italian food. (Bize İtalyan yemeği yaptı.)
1435) item; (isim)
madde, öğe, parça, fıkra, bent
What is the second item on the list? (Listedeki ikinci madde nedir?)
1436) its; (zamir)
onun
The baby threw its toy on the floor. (Bebek, oyuncağını yere fırlattı.)
1437) itself; (zamir)
kendisi, kendi
The machine works by itself. ( Makine kendi kendine çalışır.)
         J
1438) jacket; (isim)
ceket
He has to wear a jacket and tie to work. (İş için ceket giymesi ve kravat takması gerekiyor.)
1439) jail; (isim, fiil)
i.; hapishane, cezaevi, nezaret   f.; tutuklamak, cezaevine kapatmak
He has been released from jail. (Cezaevinden serbest bırakıldı.)
1440) Japanese; (isim, sıfat)
i.; japonca  s.; japon
She can speak Japanese fluently. (O, Japonca’yı akıcı biçimde konuşabiliyor.)
1441) jet; (isim, fiil)
i.; jet uçağı, fışkırma    f.; jet uçağı ile uçmak , fışkırmak
The accident happened as the jet was about to take off. (Kaza, jet havalanmak üzereyken meydana geldi.)
1442) Jew; (isim)
yahudi, musevi, ibrani
In commerce, Jews have a reputation. (Ticaret alanında yahudiler meşhurdur.)
1443) Jewish; (sıfat)
yahudi, musevi
This place has a large Jewish population. (Burası büyük bir yahudi nüfusuna sahip.)
1444) job; (isim)
iş, vazife, görev, meslek
Did they offer you the job? (Sana iş teklifi ettiler mi?)
1445) join; (fiil)
katılmak, üye olmak, bağlamak, birleştirmek
She have joined an aerobics course. (Aerobik kursuna üye oldu.)
1446) joint; (isim, sıfat, fiil)
i.; eklem, birleşme yeri   s.; ortak, birleşmiş  f.; birleştirmek, eklemek
They were joint owners of the company. (Onlar şirketin ortak sahipleriydi.)
1447) joke; (isim, fiil)
i.; şaka, komiklik, espri  f.;espri yapmak, şaka yapmak
No one laughed at his joke. (Hiç kimse onun şakasına gülmedi.)
1448) journal; (isim)
dergi, günlük, gazete
She kept a journal during her travels. (Seyahatleri boyunca günlük tuttu.)
1449) journalist; (isim)
gazeteci
A journalist should expose the truth. (Bir gazeteci gerçekleri ortaya çıkarmalıdır.)
1450) journey; (isim, fiil)
i.; yolculuk, seyahat, sefer, seyir   f.; yolculuk yapmak, seyehat etmek
Did you have good journey? (Seyehatiniz iyi geçti mi?)
1451) joy; (isim)
neşe, keyif,memnuniyet, mutluluk
They were dancing with joy. (Neşeyle dans ediyorlardı.)
1452) judge; (fiil, isim)
f.; yargılamak, hakemlik etmek, değerlendirmek, karara bağlamak     i.; yargıç, hakim
The judge sentenced him to ten years in prison. (Yargıç, onu on yıllık hapis cezasına çarptırdı)
1453) judgement; (isim)
yargı, hüküm, kanı
I don’t want to make a judgement about the situation. (Bu durum hakkında bir yargıda bulunmak istemiyorum.)
1454) juice; (isim)
meyve suyu, sebze suyu, özsu
Two apple juices please. (İki tane elmalı meyve suyu lütfen.)
1455) jump; (fiil, isim)
i.; atlamak, zıplamak , sıçramak   i.; atlama, zıplama, sıçrama
The children were jumping on the sofa. (Çocuklar divanın üstünde zıplıyordu.)
1456) junior; (isim, sıfat)
i.; çocuk, yaşça küçük kimse  s.; küçük, kıdemce aşağı
He is junior to me. (O benden yaşça küçük.)
1457) jury; (isim)
jüri, hakem kurulu
The jury found John guilty. ( Jüri, John’u suçlu buldu.)
1458) just; (isim, sıfat, zarf)
i;doğruluk, adalet  s.; adil, dürüst, sade  zf.; sadece , ancak, az önce
I have just heard the news. (Haberleri az önce duydum.)
1459) justice; (isim)
adalet, dürüstlük, yargıç, hakim
We are demanding justice. (Biz, adalet talep ediyoruz.)
1460) justify; (fiil)
meşrulaştırmak, haklı çıkarmak, doğrulamak, savunmak
You don’t need to justify yourself to anyone. (Kendini kimseye karşı savunmaya ihtiyacın yok.)
       K
1461) keep; (fiil)
tutmak, saklamak, ilerlemek, sürdürmek,devam etmek, göz kulak olmak
She always  keeps her room clean. (Odasını her zaman temiz tutar.)
1462) key; (isim, fiil)
i.; anahtar, kilit, tuş f .; kilitlemek
Where did you put the car keys? (Araba anahtarlarını nereye koydun?)
1463) kick; (fiil, isim)
f.; tekmelemek, ayak ile vurmak   i.; tekme, çifte
The baby kicked for the first time. (Bebek ilk kez tekme attı.)
1464) kid; (isim)
çocuk, velet, oğlak
How are the kids? (Çocuklar nasıl?)
1465) kill; (fiil, isim)
f.; öldürmek, cinayet işlemek, canını almak   i.; öldürme
Five people were killed in the crash. (Çarpışmada beş kişi öldü.)
1466) killer; (isim)
katil, öldüren
Police has hunted his killer. (Polis, onun katilini yakaladı.)
1467) killing; (isim)
öldürme, cinayet, katletme
He is one of the perpetrators of the mass killing. (O, toplu öldürmenin faillerinden biri.)
1468) kind; (isim, sıfat)
i.; çeşit, cins, tip   s.; nazik, kibar, cömert
He likes listening different kind of music. (Farklı müzik türlerini dinlemeyi sever.)
1469) king; (isim)
kral
Lion is known as the king of forest. (Aslan, ormanın kralı olarak bilinir.)
1470) kiss; (fiil, isim)
f.; öpmek, öpüşmek  i.; öpücük
She kisses her mother everynight and wishes  goodnight. (Her gece annesini öper ve iyi geceler diler.)
1471) kitchen; (isim)
mutfak
She is preparing meal in the kitchen. (O, mutfakta yemek hazırlıyor.)
1472) knee; (isim)
diz, dirsek
I injured my knee when I fell. (Düştüğümde dizimi yaraladım.)
1473) knife; (isim, fiil)
i.; bıçak, çakı  f.; bıçaklamak, arkadan vurmak
Clean the knives and forkS, please. (Bıçakları ve çatalları temizle lütfen.)
1474) knock; (fiil, isim)
kapı çalmak, vurmak   i.; vuruş
He knocked three times and came in. (Kapıyı üç kez çaldı ve içeri girdi.)
1475) know; (fiil)
bilmek, tanımak
Do you know the address where he lives? (Onun yaşadığı adresi biliyor musun?)
1476) knowledge; (isim)
bilgi, ilim, bilim
He has a wide knowledge of music. (Geniş bir müzik bilgisi var.)
       L
1477) lab; (isim)
laboratuvar
He works as a lab technician in a hospital. (O, bir hastanede labratuvar teknisyeni olarak çalışıyor.)
1478) label; (fiil, isim)
f.; etiketlemek, etiket yapıştırmak, damgasını vurmak   i.;marka, etiket
The date of expiry is on the label. (Son kullanma tarihi etiketin üzerinde.)
1479) labor; (fiil, isim)
f; çalışmak , emek harcamak       i.; emek, iş gücü, çalışma, işçilik
The company is trying to keep down labor cost. (Şirket, işçilik maliyetini düşürmeye çalışıyor.)
1480) laboratory; (isim)
laboratuvar
The laboratory is equipped with the latest devices. (Laboratuvar son model cihazlarla donatılmış durumda.)
1481) lack; (isim, fiil)
i.; eksiklik,  noksanlık, yokluk    f.; yoksun kalmak, eksik olmak
He lacks confidence. (Onun özgüven eksikliği var.)
1482) lady; (isim)
leydi, hanımefendi, bayan, hanım
There is a lady waiting to see you. (Sizi görmek için bekleyen bir hanımefendi var.)
1483) lake; (isim)
göl , kırmızı boya maddesi
We saw different kinds of fishes under the lake. (Gölün altında farklı türlerde balıklar gördük.)
1484) land; (fiil, isim)
f.; karaya çıkmak, yere inmek,   i.; toprak, kara parçası, ülke, diyar
The elephant is the biggest living land animal. (Fil, yaşayan en büyük kara hayvanıdır.)
1485) landscape; (isim)
manzara, manzara resmi, peyzaj
She took a picture of the amazing landscape. (Büyüleyici manzaranın fotoğrafını çekti.)
1486) language; (isim)
dil, lisan
Everyone should learn a foreign language. (Herkes bir yabancı dil öğrenmelidir.)
1487) lap; (isim, fiil)
i.; kucak, etek, halat, ip, tur, etap, kat    f.; sarmak, dolamak, örtmek, üstüne koymak, yalayıp yutmak
The boy sit on his father’s lap in the car. (Çocuk, arabada babasının kucağına oturdu.)
1488) large; (sıfat)
geniş, büyük
They built a hotel on a large area. (Büyük bir alan üzerine otel inşa ettiler.)
1489) largely; (zarf)
bolca, fazlasıyla, büyük ölçüde
It depends largely on luck. (Bu, büyük ölçüde şansa bağlı.)
1490) last; (sıfat, fiil, zarf)
s.; son, sonuncu, nihai    f.;sürmek, gitmek, dayanmak,          zf.; sonuncu olarak, sonuç olarak
I saw him last summer. (Onu geçen yaz gördüm.)
1491) late; (sıfat, zarf)
s.; gecikmiş, geç, eski, son     zf.; son zamanlarda
The church was built in the late 1890s. (Kilise 1890ların sonunda inşa edildi.)
1492) later; (zarf)
sonradan, daha sonra
See you later. (Daha sonra görüşürüz.)
1493) Latin; (isim)
latin, latince
There are so many  Latin terms in the article. (Makalede çok sayıda latince terim var.)
1494) latter; (isim, sıfat)
i.; ikincisi, sonuncusu     s.; sonraki, sonra gelen, sonuncu
The latter point is more important. (İkinci kısım daha önemli.)
1495) laugh; (fiil, isim)
f.; gülmek, kahkaha atmak     i.; gülüş, gülme, kahkaha
He always makes me laugh with her jokes. (Şakalarıyla beni her zaman güldürür.)
1496) launch; (fiil)
fırlatmak (roket, uzay mekiği), başlatmak, piyasaya sürmek, fırlatmak
The new satellite will be launched in June. (Yeni uydu haziranda fırlatılacak.)
1497) law; (isim)
hukuk, kanun, yasa
You have to obey laws.  (Yasalara uymak zorundasın.)
1498) lawn; (isim)
çimen, çim, patiska
We should mow the lawn before winter come. (Kış gelmeden çimleri biçmeliyiz.)
1499) lawsuit; (isim)
dava
She filed a lawsuit against the company she worked at before. (Önceden çalıştığı şirkete dava açtı.)
1500) lawyer; (isim)
avukat
Can you recommend me an experienced lawyer? (Bana deneyimli bir avukat tavsiye eder misin?)
1501) lay;  (fiil, isim, sıfat)
yerleştirmek,koymak,  sermek, sunmak, ileri sürmek, yatmak, sevişmek, yumurtlamak     i.; yatma, durum, konum, sevişme    s.; meslekten olmayan
She laid the baby on its cradle. (Bebeği beşiğine yatırdı.)
1502) layer; (isim, fiil)
i.; tabaka, katman    f.; katmanlara ayırmak
How many layers have the atmosphere? (Atmosferin kaç tabakası vardır?)
1503) lead; (fiil)
rehberlik etmek, öncülük etmek, yol göstermek
If he leads, I will follow. (Eğer o öncülük ederse takip ederim.)
1504) leader; (isim)
lider, önder, rehber, öncü, kılavuz
Atatürk was the leader of Turkish Republic. (Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin lideriydi.)
1505) leadership; (isim)
liderlik, önderlik, öncülük
we can manage this work with strong leadership. (Bu işi güçlü bir liderlikle başarabiliriz.)
1506) leading; (sıfat, isim)
s.; öncü olan, önde gelen, ileri gelen   i.; yol gösterme, rehberlik
He played a leading role during the war. (Savaş sürecinde öncü rol oynadı.)
1507) leaf; (fiil,isim)
f.; yapraklanmak    i.; yaprak, sayfa
The trees came into leaf. (Ağaçlar yapraklandı.)
1508) league; (isim)
lig,küme,  birleşme, ittifak
Our team plays in the football league. (Takımımız futbol liginde oynuyor.)
1509) lean; (fiil, sıfat)
f.; eğilmek, yaslanmak, dayanmak, meyletmek     s.; eğik, zayıf, yağsız et
Do not lean on the door. (Kapıya yaslanmayınız.)
1510) learn; (fiil)
öğrenmek
If you want to learn a language, you should practice. (Eğer bir dili öğrenmek istiyorsan, pratik yapmalısın.)
1511) learning; (isim)
öğrenme, tahsil, öğrenim
There is no end to learning. (Öğrenmenin sonu yoktur.)
1512) least; (sıfat)
en az, en düşük, asgari
He is wprking well, even though he has the least experience. (En az onun tecrübesi olmasına rağmen iyi çalışıyor.)
1513) leather; (isim, fiil)
i.; deri, meşin   f.; deri ile kaplamak, kayışla dövmek
Is your jacket real leather? (Ceketin hakiki deriden mi yapılmış?)
1514)leave; (fiil, isim)
f.; terketmek, ayrılmak, bırakmak, gitmek   i.;izin, veda, ayrılma
She left home without saying a goodbye. (Hoşçakal demeden evi terketti.)
1515) left; (isim, sıfat)
i.; sol taraf, artık   s.; sol, soldaki
I broke my left arm. (Sol kolum kırıldı.)
1516) leg; (isim)
bacak, ayak, mobilya ayağı
A dog bit his leg. (Bacağını bir köpek ısırdı.)
1517) legacy; (isim)
miras
He  left his nephew a small legacy. (O, yeğenine küçük bir miras bıraktı.)
1518) legal; (sıfat)
yasal, meşru, kanuni, tüzel
Drug use is not legal in most of the countries. (Uyuşturucu kullanımı çoğu ülkede yasal değil.)
1519) legend; (isim)
efsane, mit, masal
Have you heard about the legend of King Arthur? (Kral Arthur efsanesini hiç duydun mu?)
1520) legislation; (isim)
yasa, tüzük, kanunlar, mevzuat, yasama
The legislation is still in draft form. (Yasa hala taslak halinde.)
1521) legitimate; (fiil, sıfat)
f.; meşrulaştırmak, yasallaştırmak   s.; meşru, kanuni
According to law, this is quite legitmate. (Yasalara göre bu gayet meşru.)
1522) lemon; (isim, sıfat)
i.; limon  s.; limonlu
I like lemon in salad. (Salatada limonu severim.)
1523) length; (isim)
uzunluk, boy, süre
Meter is a measure of length. (Metre, bir uzunluk ölçüsüdür.)
1524) less; (sıfat, isim)
s.; daha az, eksik    i.; eksi, daha az şey
She has less money than her sister. (Kardeşinden daha az parası var.)
1525) lesson; (isim)
ders
Our first lesson on Monday is English. (Pazartesi günü ilk dersimiz İngilizce.)
1526) let; (fiil)
izin vermek, müsaade etmek,
His parents won’t let him go abroad. (Anne babası yurtdışına gitmesine izin vermeyecek.)
1527) letter; (isim)
mektup, harf
They used write letter each other. (Eskiden birbirlerine mektup yazarlardı.)
1528) level; (isim, fiil)
düzey, seviye    f.; düzeltmek, dengelemek
My speaking level is weak but I can write well. (Konuşma düzeyim zayıf ancak iyi yazabilirim)
1529) liberal; (isim, sıfat)
i.; liberal görüşlü   s.; özgür, liberal
The Liberal Party has won the elections. (Liberal parti seçimleri kazandı.)
1530) library; (isim)
kütüphane, kitaplık
I borrowed a book from the school library. (Okul kütüphanesinden kitap ödünç aldım.)
1531) license; (fiil, isim)
f.; ruhsat vermek, yetki vermek, izin vermek   i.; lisans, ruhsat,ehliyet, evlenme  cüzdanı
This license is no longer valid. (Bu lisans artık geçerli değil)
1532) lie; (fiil, isim)
yalan söylemek, uzanmak    i.; yalan, yatış
The cat is lying by the fire. (Kedi, ateşin yanında uzanıyor.)
1533) life; (isim)
hayat, yaşam, ömür, can
The time is short between life and death. ( Yaşamla ölüm arasında kısa bir zaman var.)
1534) lifestyle; (isim)
yaşam biçimi
Regular exericise is a part of healthy lifestyle. (Düzenli egzersiz, sağlıklı yaşam biçimin bir parçasıdır.)
1535) lifetime; (isim)
i.; hayat, ömür, yaşam, ömür boyu
During his lifetime, he had witnessed two world wars. (Ömründe, iki dünya savaşına tanıklık etmişti.)
1336) lift; (fiil, isim)
f.; kaldırmak, yükseltmek, havalndırmak   i.; asansör
I can’t lift this box. Can you help me? (Bu kutuyu kaldıramıyorum. Bana yardım edebilir misin?)
1537) light; (isim, fiil, sıfat)
i.; ışık, ışıltı, günışığı, aydınlık   f.; parlamak, ışıldamak, yakmak, tutuşturmak  s.; hafif, açık (renk)
The light of the candle brightened the room. (Mumun ışığı odayı aydınlattı.)
1538) like; (fiil, edat)
f.; hoşlanmak, beğenmek, sevmek  ed. ; gibi
Do you like skiing? (Kayak yapmayı sever misin?)
1539) likely; (zarf, sıfat)
zf.; büyük ihtimalle, muhtemelen    s.; olası, muhtemel
Tickets are likely to be expensive. (Biletler muhtemelen pahalıdır.)
1540) limit; (fiil, isim)
f.; sınırlandırmak, kısıtlamak, limitlerini belirlemek  i.; limit, sınır
Her dreams have no limit. (Onun hayallerinin sınır yok.)
1541) limitation; (isim)
sınırlama, kısıtlama, limit
No one would accept limitation on their freedom. (Kimse özgürlüğünün kısıtlanmasını kabul etmezdi.)
1542) limited; (sıfat)
sınırlı, kısıtlı, parçalı
We managed great things in limited time. (Sınırlı sürede büyük şeyler başardık.)
1543) line; (fiil, isim)
f.; çizmek, sıralamak, dizmek    i.;çizgi, dizi, sıra,hat
Do not cross the yellow line. (Sarı çizgiyi geçmeyiniz.)
1544) link; (fiil, isim)
f.; bağlamak , birleştirmek     i.; bağlantı, bağ
There is a direct link between smoking and heart diseases. (Sigara içmek ve kalp hastalıkları arasında doğrudan bir bağlantı vardır.)
1545) lip; (isim)
dudak
She kissed him on his lips. (Onu dudaklarından öptü.)
1546) list; (fiil,isim)
f.; listelemek, kaydetmek  i.; liste, dizelge
Is your name on the list? (Adın listede var mı?)
1547) listen; (fiil)
dinlemek
The students listened their teacher carefully. (Öğrenciler, öğretmenlerini dikkatle dinlediler.)
1548) literally; (isim, zarf)
i.; kelime kelime      zf.; harfiyen, gerçekten
This sentence can’t be literally  translated. (Bu cümle harfiyen çevrilemez.)
1549) literary; (sıfat)
edebi
Geoffry Chaucer turned English into a literary language. (Geoffry Chaucer İngilizce’yi edebi bir dil haline getirmiştir.)
1550) literature; (isim)
edebiyat, yazın
I have read many major work of English literature. (İngiliz edebiyatının önemli edebiyat eserlerini okudum.)
1551) little; (sıfat)
az, küçük, ufak
His little brother is five years old. (Küçük oğlan kardeşi beş yaşında.)
1552) live; (fiil, sıfat)
f.; yaşamak, hayatta kalmak    s.; canlı, yaşayan, hayat dolu
They live in a big house. (Büyük bir evde yaşıyorlar.)
1553) living; (sıfat, isim)
s.; canlı, sağ, diri    i.; yaşam, hayat, yaşantı
There is no living for people in poles. (Kutuplarda insanlar için hayat yoktur.)
1554) load; (fiil, isim)
f.; yüklemek, doldurmak   i.; yük, ağırlık, yükümlülük
The truck waited at the warehouse to pick up its load. (Kamyon, deponun önünde yükünü almak için bekledi.)
1555) loan; (isim, fiil)
i.; borç, kredi, ödünç   f.; borç vermek, ödünç vermek
It took five years to rapay my loan to him. (Ona borcumu ödemem beş yılımı aldı.)
1556) local; (sıfat)
yerel, lokal, yöresel
It is difficult to understand the local dialect. (yerel lehçeyi anlamak zor.)
1557) locate; (fiil)
yerini bulmak, tespit etmek, yerleştirmek
Police couldn’t locate the suspect. (Polis, şüphelinin yerini tespit edemedi.)
1558) location; (isim)
yer, mevki, konum
What is the exact location of the plain? (Uçağın kesin konumu  nedir?)
1559) lock; (fiil, isim)
f.; kilitlemek, birbirine geçirmek   i.; kilit
Did you lock the door? (Kapıyı kilitledin mi?)
1560) long; (sıfat, fiil)
s.; uzun, çok, yorucu  f.; hasret olmak, arzulamak
It’s the world’s longest tunnel. (O, dünyanın en uzun tüneli.)
1561) long-term; (sıfat)
uzun vadeli, uzun süreli
The public is complaning about long term unemployment. (Halk, uzun süreli işsizlikten yakınıyor.)
1562)look; (fiil, isim)
f.; bakmak, görmek, aramak    i.; bakış, görünüş
Look at those horses! (Şu atlara bak!)
1563) loose; (sıfat, fiil)
s.; gevşek, bol, serbest    f.; salmak, çözmek, gevşetmek
She wears loose clothes to hide her belly. (Göbeğini saklamak için bol kıyafetler giyer.)
1564) lose; (fiil)
kaybetmek, kazanamamak
I’ve lost my phone. (Telefonumu kaybettim.)
1565) loss; (isim)
kayıp, zarar, hasar
Your husband’s death is a great loss. (Kocanızın ölümü büyük bir kayıp.)
1566) lost; (sıfat, fiil)
s.; kayıp, yitik   f.; kaybetmek
He lost money in gambling. (Kumarda para kaybetti.)
1567) lot; (isim, fiil)
i.; pay , hisse, talih, yazgı    f.; bölüştürmek
I heard a lot about you. (Senin hakkında çok şey duydum.)
1568) lots of; (sıfat)
bir sürü
There  is still lots of food in the fridge. (Buzdolabında hala bir sürü  yiyecek var.)
1569) loud; (sıfat, zarf)
s.; yüksek (ses), sesli, gürültülü    zf.; yüksek sesle
The music was very loud, I couldn’t hear you. (Müzik çok gürültülüydü, seni duyamadım.)
1570) love; (fiil, isim)
f.; sevmek, aşık olmak   i.; aşk, sevda, sevgii sevgili
Their  love was love at the first sight. (Onların aşkı, ilk görüşte aşktı.)
1571) lovely; (sıfat)
güzel, sevimli
She is a  lovely and nice young lady. (O, sevimli ve hoş bir genç bayan.)
1572) lover; (isim)
sevgili, aşık, yar
He admitted that he used to be her lover. (Eskiden onun sevgilisi olduğunu itiraf etti.)
 1573) low; (isim, sıfat)
i.; böğürme   s.; düşük, az , alçak
They were eating around a low table. (Alçak bir masanın etrafında yemek yiyorlardı.)
1574) lower; (fiil, sıfat)
f.; indirmek, düşürmek, azaltmak  s.; aşağı, alt , daha alçak
Her lower lip trembled in fear. (Alt dudağı korku içerisinde titredi.)
1575) luck; (isim)
şans, baht, talih
She wished me good luck for the job interview. (Bana iş görüşmem için iyi şanslar diledi.)
1576) lucky; (sıfat)
şanslı, talihli, kısmetli
This is your lucky day! Wish something. (Bugün senin şanslı günün! Bir şeyler dile.)
1577) lunch; (isim, fiil)
i.; öğle yemeği     f.; öğle yemeği yemek
I usually take a nap after lunch. (Genellikle öğle yemeğinden sonra biraz kestiririm.)
1578) lung; (isim)
akciğer
Smoking is one of the main causes of lung cancer. (Sigara içmek, akciğer kanserinin başlıca nedenlerindendir.)
        M
1579) machine; (isim)
makine, mekanizma
Machines have replaced human labour in industry. (Sanayide, makineler insan gücünün yerine geçti.)
1580) mad; (sıfat)
deli, çılgın, öfkeli, kızgın
I’ll go mad if I have to wait my lunch much longer. (Eğer yemeğimi daha fazla beklemek zorunda kalırsam deliye döneceğim.)
1581) magazine; (isim)
dergi, magazin
She likes reading fashion magazines. (Moda dergileri okumayı sever.)
1582) mail; (fiil,isim)
f.; posta ile göndermek    i.; posta
I will check if there is any  letter for me. (Benim için mektup var mı diye postamı kontrol edeceğim.).)
1583) main; (isim, sıfat)
i.; esas, temel   s.; ana, baş, başlıca
The manager’s office is in the main building. (Müdürün odası ana binada.)
1584) mainly; (zarf)
başlıca, esasen, ağırlıklı olarak
The people in the fair were mainly foreign guests. (Fuardaki insanlar genel olarak yabancı konuklardı.)
1585) maintain; (fiil)
sürdürmek, devam ettirmek, bakmak, bakım yapmak
Azerbaijan and Turkey have always maintained close relations. (Azerbaycan ve Türkiye daima yakın ilişkilerini sürdürmüşlerdir.)
1586) maintenance; (isim)
bakım, tamir, sürdürme, devam
He learnt car maintenance. (O, araba tamiri yapmayı öğrendi.)
1587) major; (sıfat)
başlıca, büyük, önemli
We have encountered major problems. (Büyük problemlerle karşı karşıya kaldık.)
1588) majority; (isim)
çoğunluk, çokluk
Majority of the people is happy with their lives. (İnsanların çoğu hayatlarından mutlular.)
1589) make; (fiil)
yapmak, yaptırmak, yaratmak, hazırlamak
You should make your plans before Christmas. (Noel’den önce planlarını yapmalısın.)
1590) maker; (isim)
yapan, yapıcı, yapımcı
He is an excellent instrument maker. (O, mükemmel bir entstrüman yapıcısıdır.)
1591) makeup; (isim)
makyaj
Use cream  to clean your makeup. (Makyajını temizlemek için krem kullan.)
1592) male; (isim)
erkek, bay
All the participants were male. (Katılımcıların hepsi erkekti.)
1593) mall; (fiil, isim)
f.; dövmek, vurmak     i.; kapalı çarşı, alışveriş merkezi, ağaçlık yol
Let’s go to the mall. (Alışveriş merkezine gidelim.)
1594) man; (isim)
erkek, adam, insan, kişi
Men and women have  equal rights. (Erkekler ve kadınlar eşit haklara sahiptirler.)
1595) manage; (fiil)
yönetmek, idare etmek, çekip çevirmek
He managed this project successfully. (Bu projeyi başarı ile yönetti.)
1596) management; (isim)
idare, yönetim
The hotel management was so rude that they did not give my money back. (Otel yönetimi o kadar kabaydı ki paramı geri vermediler.)
1597) manager; (isim)
yönetici, idareci, müdür
Our manager set a meeting yesterday. (Müdürümüz dün toplantı düzenledi.)
1598) manner; (isim)
tavır, davranış, tutum,yöntem
His manner was agressive. (Agrasif bir tutumu  vardı.)
1599) manufacturer; (isim)
imalatçı, üretici, fabrikatör
Japan is know as the major manufacturer of technology. (Japonya, önemli bir  teknoloji üreticisi olarak bilinir.)
1600) manufacturing; (isim)
imalat, üretim, yapım
Manufacturing industry was affected by the economic crisis. (İmalat endüstrisi ekonomik krizden etkilendi.)
1601) many; (sıfat, zarf)
s.; birçok, bir yığın  zf.; çok
I’ve got too many works to do. (Yapacak bir yığın işim var.)
1602) map; (isim, fiil)
i.; harita, plan    f.; haritalamak, işaret etmek, saptamak
The map helped us to find our way. (Harita yolumuzu  bulmamıza yardımcı oldu.)
1603) margin; (isim)
kenar boşluğu, mesafe, sınır
Leave a margin on the left. (Solda boşluk bırak.)
1604) mark; (fiil, isim)
f.; işaretlemek, damgalamak, notlandırmak    i.; iz, işaret, damga, puan
Mark the words that you don’t know the meaning. (Anlamını bilmediğin kelimeleri işaretle.)
1605) market; (isim)
piyasa, Pazar, çarşı, borsa
She bought some fruits and vegetables at the market. (Pazardan meyve ve sebze aldı.)
1606) marketing; (isim)
pazarlama
Marketing techniques play major role in this field. (Pazarlama teknikleri bu alanda öenmli rol oynar.)
1607) marriage; (isim)
evlilik, nikah, evlenme
Their marriage was celebrated with a magnificent ceremony. (Evlilikleri, görkemli bir törenle kutlandı.)
1608) married; (sıfat)
evli, nikahlı
How long have you been married? (Ne zamandır evlisiniz?)
1609) marry; (fiil)
evlenmek, nikahlanmak
Will you marry me? (Benimle evlenir misin?)
1610) mask; (fiil, isim)
f.; maskelemek, gizlemek  i.; maske, örtü
The robbers were wearing masks. (Hırsızlar maske takıyordu.)
1611) mass; (fiil, isim)
f.; kümelemek, toplamak, yığmak     i.; kütle,yığın
The sky was full of masses of clouds. (Gökyüzü bulut kütleleriyle kaplıydı.)
1612) massive; (sıfat)
çok büyük, iri, ağır , heybetli
The explosion made a massive hole in the ground. (Patlama, yerde çok büyük bir çukur açtı.)
1613) master; (isim, fiil)
i.; üstad, usta   f.; üstesinden gelmek, öğrenmek, uzmanlaşmak
He called himself the master of math. (Kendine matematik ustası diyor.)
1614) match; (fiil, isim)
f.; eşleştirmek, uydurmak    i.; eş, denk, kibrit, maç
They are playing an important match against Barcelona on Sunday. (Pazar günü Barselona’ya karşı önemli bir maç oynayacaklar.)
1615) material; (isim, sıfat)
i.; materyal, madde, malzeme   s.; maddi, maddesel
We need more materials to make a soap. (Sabun yapmak için daha fazla malzemeye ihtiyacımız var.)
1616) math; (isim)
matematik
He is good at math but I don’t. (O, matematikte iyidir ama ben değilim.)
1617) matter; (fiil, isim)
f.; önem taşımak, önemli olmak  i.; madde, konu, mesele
We have more important matters to discuss. (Tartışacak daha önemli meselelerimiz var.)
1618) may; (isim, fiil)
i.; mayıs   f.; -ebilmek, -ebilir, olası olmak
This film will be released next May. (Bu film, önümüzdeki mayıs çıkacak.)
1619) maybe; (bağlaç, ünlem)
bağ.; belki de    ünl.; belki, olabilir
Maybe you should tell him later. (Belki ona daha sonra söylemelisin.)
1620) mayor; (isim)
belediye başkanı
He was elected mayor. (O, belediye başkanı seçildi.)
1621) me; (zamir)
ben, beni, bana
He told me that he won’t be able to join us. (Bize katılamayacağını söyledi.)
1622) meal; (isim)
öğün, yemek
What would you like to eat on your evening meal? (Akşam yemeğinde ne yemek istersiniz?)
1623) mean; (fiil, sıfat, isim)
f.; demek istemek, anlamına gelmek,   s.; pinti, adi, kaba    i.; orta, ortalama
Jim is a mean man. He never buys presents to anyone. (Jim cimri bir adamdır. Hiç kimseye asla hediye almaz.)
1624) meaning; (isim, sıfat)
i.; anlam, mana, kasıt, yorum    s.; anlam, anlamlı, niyetli
What is the meaning of this word? (Bu sözcüğün anlamı nedir?)
1625) meanwhile; (zarf)
bu sırada, tam bu sırada, aynı anda
I’ll be back in an hour. Meanwhile do your homework. (Bir saat içinde geleceğim. Bu sırada ödevini yap.)
1626) measure;
f.; ölçmek   i.; ölçü, önlem, tedbir
A ship’s speed is measured in knots. (Bir geminin hızı nat olarak ölçülür.)
1627) measurement; (isim)
ölçü, ölçme, ölçüm
Do you know the exact measurements of the room? (Odanın tam ölçülerini biliyor musun?)
1628) meat; (isim)
et
She doesn’t eat meat because she is vegetarian. (O et yemez çünkü vejeteryan.)
1629) mechanism; (isim)
yöntem, mekanizma, düzenek
He captured the control mechanism.(Kontrol mekanizmasını ele geçirdi.)
1630) media;
medya, basın
The media doesn’t report news objectively. (Medya, haberleri objektif olarak vermiyor.)
1631) medical;
i.; medikal, tıp   s.; tıbbi
Scientists have started a new  medical research recently. (Bilimadamları son zamanlarda yeni bir tıbbi araştırma başlattı.)
1632) medication; (isim)
ilaç, ilaç tedavisi
Are you currently taking any medication? (Şu şıralar herhangi bir ilaç alıyor musunuz?)
1633) medicine; (isim, fiil)
i.; ilaç, tıp, hekimlik   f.; ilaç vermek
Did you take your medicine? (İlacını aldın mı?)
1634) medium; (isim, sıfat)
i.; orta, orta düzey, aracı, gereç   d.; ortalama
We have three sizes- small, medium and large. (Üç beden var- küçük, orta ve büyük.)
1635) meet;
buluşmak, görüşmek, karşılaşmak, rastlamak
I met him after many years. (Onunla yıllar sonra karşılaştım.)
1636) meeting;
toplantı,  buluşma , karşılaşma
That was such a boring meeting that I didn’t listen to anyone. (O kadar sıkıcı bir toplantıydı ki kimseyi dinlemedim.)
1637) member;
üye, mensup,eleman
Some of the members were absent. (Üyelerin bazıları yoktu.)
1638) membership; (isim)
üyelik
I applied for a membership of a charity. (Bir yardım derneğinin üyeliğine başvurdum.)
1639) memory;
hafıza, bellek, anı
I have a bad memory for words. (Kelime hafızam kötüdür.)
1640) mental; (sıfat)
akli,akılsal,  mental, ruhsal
Her problems are mental, not physical. (Onun sorunları akılsal, fiziksel değil.)
1641) mention;
bahsetmek, söz etmek, dile getirmek
You mentioned in your e-mail that you might come over here. (Yazdığın e postada  buraya gelebileceğinden bahsetmiştin.)
1642) menu; (isim)
menü,mönü, yemek listesi
May I have the menu, please? (Menüyü alabilir miyim lütfen?)
1643) mere; (isim, sıfat)
i.; bataklık   s.; mutlak, salt, sade, sırf
Even the  mere thought of it makes me happy. (Onun yalnızca düşüncesi bile beni mutlu ediyor.)
1644) merely;(zarf)
sadece, yalnızca, salt
He said nothing, merely smiled. (Hiçbir şey söylemedi, yalnızca gülümsedi.)
1645) mess; (isim, fiil)
i.; dağınıklık, karışıklık   f.; karıştırmak, altüst etmek
The room was in mess. (Oda dağınıklık içindeydi.)
1646) message; (isim)
ileti, mesaj, bildiri
I sent him a massage to inform him about time of the trip. (Ona, gezinin zamanını bildirmek için bir mesaj attım.)
1647) metal; (isim, sıfat)
metal, madde  s.; metalik, madeni
The frame is made of mental. (Çerçeve metalden yapılmış.)
1648) meter; (isim)
metre, ölçü, sayaç
John ran a hundred meters in fifteen seconds. (John, yüz metreyi onbeş saniyede koştu.)
1649) method;
yöntem, tarz, usul, metot
He developed a new method to solve the problem. (Problemi çözmek için yeni bir metot geliştirdi.)
1650) Mexican; (isim, sıfat)
i.; meksikalı   s.; meksika, meksika’ya özgü
A mexican reporter wanted to make an interview with me. (Meksikalı bir gazeteci benimle röportaj yapmak istedi.)
1651) middle;
i.; orta    s.; ortadaki, ara
He called me in the middle of the night. (Beni gecenin ortasında aradı.)
1652) might;
i.; kuvvet, güç   f.; -ebilirdi, -e bilmek, olası olmak
I thought we might go to funfair on Sunday. (Pazar günü lunaparaka gidebilceğimizi düşünmüştüm.)
1653) military;
i.; ordu  s.; askeri
Military forces attacked the enemy at dawn. (Askeri kuvvetler, şafak vaktinde düşmana saldırdı.)
1654) milk; (isim)
süt
Can you buy a bottle of milk? (Bir şişe süt alabilir misin?)
1655) million;
milyon
Millions of people died of black death in Europe. (Milyonlarca insan Avrupa’da vebadan öldü.)
1656) mind;
f.; önemsemek, ilgilenmek, kulak asmak   i.;akıl, zihin
Her face is still in my mind. (Yüzü hala aklımda.)
1657) mine; (isim, zamir, fiil)
i.; mayın, maden  zm.;  benimki  f.; mayın  döşemek, maden işletmek
It is smilar to mine. (Bu benimkinin benzeri)
1658) minister; (isim)
bakan, papaz
The meeting of EU Foreign Ministers is on Monday. (AB Dışişleri Bakanları toplantısı Pazartesi günü.)
1659) minor; (isim, sıfat)
i.; reşit olmayan kimse   s.; daha küçük, küçük, ufak tefek, reşit olmayan
There may be some minor changes in the plan. (Planda ufak tefek değişiklikler olabilir.)
1660) minority; (isim)
azınlık, reşit olmama
There is a French- speaking minority in the west of the country. (Ülkenin batısında Fransızca konuşan bir azınlık var.)
1661) minute;
dakika, an , tutanak   s.; önemsiz, ufak tefek
The exam will be finished in five minutes. (Sınav 5 dakika sonra bitecek.)
1662) miracle; (isim)
mucize
It is miracle that nobody was killed in the car crash. (Araba kazasında kimsenin ölmemesi bir mucize.)
1663) mirror; (isim, fiil)
i.; ayna   f.; aksettirmek, yasıtmak
She looked at herself in the mirror. (Aynada kendine baktı.)
1664) miss;
f.; özlemek, isabet etmemek, ıskalamak, kaçırmak    i.; ıskalama, evlenmemiş bayan
He misses his old days. (Eski günlerini özlüyor.)
1665) missile; (isim)
merak, atılan şey, mermi, kurşun, füze
Missile attack on the capital is  resuming. (Başkente füze saldırısı devam ediyor.)
1666) mission;
misyon, görev, amaç
He accomplished his mission in the army. (Ordudaki görevini tamamladı.)
1667) mistake; (isim, fiil)
i.; yanlış, hata, yanlışlık, yanılgı   f.; yanlış anlamak, yanılmak
Don’t worry, we all make mistakes. (Endişelenme, hepimiz hata yapabiliriz.)
1668) mix; (fiil, isim)
f.; karıştırmak, katmak   i.; karışım
If you mix yellow and blue, you get green. (Sarı ve maviyi karıştırırsan yeşil elde edersin.)
1669) mixture; (isim)
karışım, karıştırma
Add the butter to the mixture and beat well. (Karışımın içine yağı ekle ve iyice karıştır.)
1670) mm ; (isim)
milimetre
Use wood of at least 20 mm thickness. (En az yirmi mm kalınlığında tahta kullan.)
1671) mode; (isim)
kip, mod, moda,usul, biçim, üslup
Change your mode of communication. (İletişim biçimini değiştir.)
1672) model;
i.; model, manken, kalıp   f.; mankenlik yapmak, biçimlendirmek, kalıbını çıkarmak
She used to want to be a model. (Önceden manken olmak isterdi.)
1673) moderate; (sıfat, fiil)
s.; ılımlı, ölçülü, orta dereceli   f.; ılımlaştırmak, hafifletmek
Cook over a  moderate heat. (Orta ateşte pişir.)
1674) modern;
modern, çağdaş, muasır
Stress is a major problem of our modern life. (Stres, modern hayatımızın önemli bir sorunudur.)
1675) modest; (sıfat)
mütevazi, alçakgönüllü, sade, gösterişsiz
She is very modest about her success. (Başarısı konusunda çok alçakgönüllüdür.)
1676) mom; (isim)
anne
Where is my mom? (Annem nerede?)
1677) moment;
an, lahza, esna
That moment was the happiest moment of my life. (O an, hayatımın en mutlu anıydı.)
1678) money;
para, ücret
I’ve got no money left. (Hiç param kalmadı.)
1679) monitor; (fiil, isim)
f.; izlemek, gözlemek    i.; gözlem, monitör
Each patient’s progress is closely monitored. (Her hastanın gelişimi yakından gözleniyor.)
1680) month; (isim)
ay
She earns $2000 a month. (Ayda 2000 dolar kazanıyor.)
1681) mood; (isim)
ruh hali, ruhsal durum
He is in a bad mood today. (Onun bugün ruh hali kötü.)
1682) moon; (isim)
ay, uydu
How many moons does Jupiter have? (Jüpiter’in kaç tane uydusu var?)
1683) moral; (isim, sıfat)
i.; değer, kıssadan hisse, alınacak ders    s.; ahlaki, manevi, erdemli
They live according to their traditional moral values. (Onlar, geleneksel ahlaki değerlerine göre yaşarlar.)
1684) more; (sıfat, zarf)
s.; daha fazla, daha çok   zf.; daha
More and more people are getting  cancer in early ages. (Gitgide daha fazla insan erken yaşlarda kansere yakalanıyor.)
1685) moreover; (zarf)
dahası, üstelik, ayrıca
I lost a lot money, moreover it was a waste of time. (Bir sürü paramı kaybettim, dahası zaman kaybıydı.)
1686) morning; (isim)
sabah
Every morning I drink a cup of coffee. (Her sabah bir fincan kahve içerim.)
1687) mortgage; (isim)
ipotek, rehin (gayrimenkul)
Our monthly mortgage payment is 2.000 dollars. (Aylık ipotek ödememiz 2000 dolar.)
1688) most; (sıfat, isim)
s.; en, en çok, en fazla  i.; çoğu
I spend most money on clothes. (En çok parayı kıyafetlere harcarım.)
1689) mostly; (zarf)
çoğunlukla, çoğu zaman, daha çok
This are of Africa is mostly desert. (Afrika’nın bu alanı çoğunlukla çöl.)
1690) mother; (isim)
anne, ana
His mother was a nurse but she is retired now. (Annesi hemşireyi ama şuan emekli oldu.)
1691) motion; (isim)
hareket, devinim
Rub the cream in with a circular motion. (Kremayı dairesel hareketlerle sür.)
1692) motivation; (isim)
motivasyon, teşvik, güdülenme
He is intelligent but he lack motivation. (O, zeki ancak motivasyon eksikliği var.)
1693) motor; (isim)
motor, makine, araba
Now you can start the motor. (Motoru şimdi çalıştırabilirsin.)
1694) mount; (fiil, isim)
binmek, üzerine çıkmak, oturtmak   i.; dağ, tepe
He mounted the platform and started to dance. (Platformun üzerine çıktı ve dans etmeye başladı.)
1695) mountain; (isim)
dağ
Mount Ararat is the highest mountain in Turkey. (Ağrı Dağı, Türkiye’deki en yüksek dağdır.)
1696) mouse; (isim)
fare,sıçan
I saw a big mouse in the garden. (Bahçede büyük bir fare gördüm.)
1697)mouth;
ağız, gaga
A snake’s mouth is  very flexible. (Bir yılanın ağzı oldukça esnektir.)
1698) move;
i.; hamle, hareket, taşınma    f.; hareket etmek, yer değiştirmek, taşınmak
The bus was already moving when I got there. (Oraya vardığımda otobüs çoktan hareket etmişti.)
1699) movement;
hareket, eylem, akım
There are various movements in our literature history. (Edebiyat tarihimizde birçok akım vardır.)
1700)movie;
film, sinema filmi
The movie we wacthed last night was a waste of time. (Dün izlediğimiz film zaman kaybıydı.)
1701) Mr;
i.; bay  s.; bey
Let me introduce you Mr. Brown. (Sizi Bay Brown ile tanıştırıyım.)
1702) Mrs;
i.; bayan (evli)   s.; hanım
Mrs. Yıldız is waiting for you in her office. (Bayan Yıldız sizi ofisinde bekliyor.)
1703) Ms; (isim)
evli olmayan bayan
Ms. Green will be back shortly. (Bayan Green kısa sürede geri dönecek.)
1704) much; (sıfat, zarf)
s.; fazla, çok   zf.; çok, fazlaca, hayli
I paid much money for these shoes. (Bu ayakkabılar için çok para ödedim.)
1705) multiple; (sıfat)
çoklu, birkaç, çeşitli
We made multiple copies of the page. (Sayfanın çoklu fotokopisini çektik.)
1706) murder; (fiil, isim)
f.; cinayet işlemek, öldürmek, katletmek   i.; cinayet, öldürme
What was the murder weapon? (Cinayet silahı neydi?)
1707) muscle; (isim)
kas, adale
These exercises build muscle. (Bu egzersizler kas yapar.)
1708) museum; (isim)
müze
We visited a science museum in London. (Londra’da bir bilim müzesini ziyaret ettik.)
1709) music;(isim)
müzik, nağme
His music style was very interesting. (Onun müzik tarzı çok ilginçti.)
1710) musical; (sıfat)
müzikal, müzikle ilgili
She improved her musical talent. (O, müzikal yeteneğini kanıtladı.)
1711) musician; (isim)
müzisyen, çalgıcı
He is an old jazz musician. (O, eski bir caz müsizyenidir.)
1712) Muslim; (isim)
müslüman
Friday is a holiday in many Muslim countries. (Cuma, birçok Müslüman ülkede tatil günüdür.)
1713) must; (fiil, isim)
f.; gerekmek, -meli/-malı    i.; zorunluluk, gereklilik
Cars must not park in front of the entrance. (Arabalar girişin önüne park etmemeli.)
1714) mutual; (sıfat)
ortak, karşılıklı
We both have a mutual interest in art. (Sanata karşı ikimizin de ortak bir ilgisi var.)
1715) my; (zamir)
benim
You can’t wear my clothes without my permission. (Kıyafetlerimi benim iznim olmadan giyemezsin.)
1716) myself; (zarf, zamir)
zf.; kendim  zm.; bizzat, kendim, kendimi
I can’t express myself in French very well. (Fransızca’da kendimi çok iyi ifade edemiyorum.)
1717) mystery; (isim)
esrar, sır, gizem
He often tells us stories full of mystery. (Bize sık sık sır dolu hikayeler anlatır.)
1718) myth; (isim)
efsane, mit
There are Gods and Goddess in Greek myths. (Yunan mitlerinde tanrılar ve tanrıçalar vardır.)
         N
1719) naked; (sıfat)
çıplak
The little children ran naked through the beach. (Küçük çocuklar plajda çıplak halde koştular.)
1720) name; (isim, fiil)
i.; isim, ad   f.; adını koymak, ad vermek, söylemek, ismiyle çağırmak
We found the name ‘Max’ for our dog. (Köpeğimiz için Max ismini bulduk.)
1721)narrative; (isim, sıfat)
i.; anlatı, hikaye, öykü   s.; öyküsel, hikaye tarzında
The story contains more narrative than dialogue. (Hikaye, diyalogdan çok anlatı içeriyor.)
1722) narrow; (sıfat)
dar, sıkı
The road is too narrow for two car go together. (Bu yol iki arabanın yanyana gitmesi için çok dar.)
1723) nation; (isim)
millet, halk, ulus
The African nations fought for their independence. (Afrika halkları özgürlükleri için savaştı.)
1724) national; (sıfat)
milli, ulusal
Our national anthem consists of ten verses. (Bizim ulusal marşımız on kıtadan oluşur.)
1725) native; (sıfat)
yerli
This island is mostly populated by native Americans. (Bu adada çoğunlukla yerli Amerikalılar yaşıyor.)
1726) natural; (sıfat)
doğal, doğuştan, natürel ,olağan
Wild animals should live in their natural habitats. (Vahşi hayvanlar, doğal habitatlarında yaşamalıdır.)
1727) naturally; (zarf)
doğal olarak, haliyle, tabii
Naturally, I get upset when things go wrong. (Doğal olarak bir şeyler kötü gidince üzülürüm.)
1728) nature; (isim)
doğa, tabiat, mizaç, yaradılış
We must preserve the nature. (Doğayı korumalıyız.)
1729) near; (zarf, sıfat)
zf.; yakın, yakınında, civarında   s.; sıkı, samimi
As far as i know, he must be near here. (Bildiğim kadarıyla buraya yakın olmalı.)
1730) nearby; (zarf)
yakında
The car is parked nearby. (Araba yakında park edili.)
1731) nearly; (zarf)
neredeyse, yaklaşık olarak, hemen hemen, takriben
I was nearly falling into the well. (Neredeyse kuyuya düşüyordum.)
1732) necessarily; (zarf)
ister istemez, muhakkak, ille de
The weather forecast is not necessarily reliabe. (Hava durumu tahminleri ille de güvenilir değildir.)
1733) necessary; (sıfat)
gerekli, gereken, lazım, zprunlu
All the necessary precautions must be taken. (Bütün gerekli önlemler alınmalı.)
1734) neck; (isim)
boyun, elbise yakası
Giraffes have very long neck. (Zürafaların çok uzun boyunları vardır.)
1735) need; (fiil, isim)
f.; ihtiyaç duymak, gerek duymak , gerekli olmak   i.; ihtiyaç, gereksinim
Do you need any help? (Yardıma ihtiyacın var mı?)
1736) negative; (sıfat)
olumsuz, negatif
The crisis had a negative effect on economy. (Krizin ekonomi üzerinde olumsuz etkisi oldu.)
1737) negotiate; (fiil)
görüşmek, müzakere yapmak
The government refused to negotiate with terrorists. (Hükümet, teroristlerle müzakere yapmayı reddetti.)
1738) negotiation; (isim)
müzakere, uzlaşma
The negotiations with the company are continuing. (Şirketle müzakareler devam ediyor.)
1739) neighbor; (isim)
komşu
Our neighbors are very noisy. (Komşularımız çok gürültücü.)
1740) neighborhood; (isim)
mahalle, semt, komşuluk
We grew up in the same neighborhood. (Biz aynı mahallede büyüdük.)
1741) neither; (sıfat, zamir, bağlaç)
s.; hiçbir   zm.; hiçbiri, ne bu ne öteki   bağ.; gerekse
Which do you like? Neither. (Hangisini beğendin?  Hiçbiri.)
1742) nerve; (isim)
sinir, asap
I need something to calm my nerves. (Sinirlerimi yatıştıracak bir şey lazım.)
1743) nervous; (sıfat)
sinirli, gergin, tedirgin
I felt really nervous before the exam. (Sınavdan önce gerçekten çok gergindim.)
1744) net; (isim, sıfat)
i.; ağ, şebeke   s.; net, kesin
The net profit of this year is around 2 millions. (Bu yıl net kar 2 milyon civarında.)
1745) network;(isim)
ağ, şebeke
The railway network in Turkey are being extended. (Türkiye’deki demiryolu ağları genişletiliyor.)
1746) never;  (zarf)
hiç, asla, hiçbir zaman
She never eats meat, she is a vegetarian. (Asla et yemez, o vejeteryan.)
1747) nevertheless; (zarf, bağlaç)
zf.; yine de, buna karşın   bağ.;ancak
I failed. Nevertheless, I tried. (Başarısız oldum. Yine denedim.)
1748) new; (sıfat)
yeni, taze
I bought a new computer last week. (Geçen hafta yeni bilgisayar aldım.)
1749) newly; (zarf)
yeni, yakın zamanlarda,geçenlerde
 Newly married couple is waiting a baby. (Yeni evli çift bebek bekliyor.)
1750) news; (isim)
haber, haberler
Have you seen the news about upcoming elections? (Gelecek seçimler hakkındaki haberi izledin mi?
1751) newspaper; (isim)
gazete
She likes reading newspaper while she is having a breakfast. (Kahvaltı yaparken gazete okumayı sever.)
1752) next; (edat, sıfat, zarf)
ed.; sonraki, yanında    s.; bitişik,sonraki, en yakın, ertese, gelecek, önümüzdeki   zf.; ondan sonra
Your turn, answer the next question. (Sıra sende, sonraki soruyu sen cevapla.)
1753) nice; (sıfat)
sevimli, hoş, iyi, güzel
Her attitudes towards me were nice. (Bana karşı davranışları hoştu.)
1754) night; (sıfat, isim)
s.; gece  i.; gece
I played video games all night long. (Tüm gece video oyunları oynadım.
1753) nine; (isim)
dokuz
Banks open at nine o’clock. (Bankalar saat dokuzda açılıyor.)
1754) no; (ünlem, isim, sıfat)
ünl.; hayır    i.; ret    s.;  yasak, hiçbir
She said “No” to his propasal. (Evlilik teklifine “Hayır” dedi.)
1755) nobody; (zamir, isim)
zm.; hiç kimse   i.; hiç
Nobody knew what to say. (Hiç kimse ne diyeceğini bilmiyordu.)
1756) nod; (fiil, isim)
f.; kafa sallamak, başıyla selam vermek, başı ile onaylamak   i.; kafa sallama
I asked her if he would come to us and she nodded. (Ona bize gelecek misin diye sordum ve o da başıyla onayladı.)
1757) noise; (isim)
gürültü, ses
You are making too much noise. (Çok fazla gürültü yapıyorsunuz.)
1758) nomination; (isim)
aday gösterme, atama
He has had five Oscar nominations. (Onun beş Oscar adaylığı var.)
1759) none; (zamir, zarf)
zm.; hiçbirisi, hiç kimse     zf.; asla, hiçbir zaman
None of you will leave this area. (Hiçbiriniz bu bölgeden ayrılmayacaksınız.)
1760) nonetheless; (zarf)
bununla birlikte, her şeye rağmen, yine de
The exam won’t be hard. Nonetheless, we need to study. (Sınav çok zor olmayacak. Yine de biz çalışmalıyız.)
1761) nor; (bağlaç)
ne de, ne
Not a building nor a tree was left standing. (Geride ne bir bina ne bir ağaç kaldı.)
1762) normal; (sıfat)
normal, olağan, standart
I hope things could get back normal. (Umarım her şey normale döner.)
1763) normally; (zarf)
normalde, genelde
She doesn’t normally eat meat. (O normalde et yemez.)
1764) north; (isim, sıfat, zarf)
i.; kuzey  s.; kuzeydeki, kuzeyden gelen   zf.; kuzeye doğru, kuzeyd
We changed our direction to the north. (Yönümüzü kuzeye çevirdik.)
1765) northern; (sıfat)
kuzeyli, kuzey, kuzeye ait
More people live in the northern part of the town. (Birçok insan kasabanın kuzeyinde yaşıyor.)
1766) nose; (isim)
burun, koklama duyusu
Your nose is running. (Burnun akıyor.)
1767) not; (zarf)
değil, yok
I am not an artist, don’t expect me to draw well. (Ben sanatçı değilim, benden iyi çizim yapmamı bekleme.)
1768) note; (fiil, isim)
i.; not, nota, fatura, senet    f.; not etmek, kaydetmek, işaretlemek , farkına varmak
His notes weren’t enough to pass this lesson. (Notları bu dersi geçmek için yeterli değildi.)
1769) nothing; (isim)
hiç, hiçbir şey, yok
There is nothing to worry about. (Endişelenecek bir şey yok.)
1770) notice; (isim, fiil)
i.; bildiri, ihbar, duyuru, ihtar, dikkat, farketme    f.; farketmek, gözünden kaçmamak
Did you notice how sad John was? (John’un ne kadar üzgün olduğunu farkettin mi?)
1771) notion; (isim)
kavram, nosyon, düşünce, fikir
Our political system is based on the notions of equality and liberty. (Siyasi sistemimiz eşitlik ve özgürlük kavramları üzerine kuruludur.)
1772) novel; (isim)
roman
I like reading historic novels. (Tarihi romanları okumayı severim.)
1773) now; (zarf)
şimdi, hemen, şu anda
What time is it in New York now? (Şu an New York’ta saat kaç?)
1774) nowhere; (isim, zarf)
i.; hiçbir yer   zf.; hiçbir yerde, hiçbir yere
There was nowhere for me to sit. (Oturacak hiçbir yer yoktu.)
1775)n’t;
değil  (can’t, don’t, haven’t gibi)
I don’t know what to say. (Ne diyeceğimi bilemiyorum)
1776) nuclear; (sıfat)
nükleer
The country has nuclear weapons. (Ülkenin nükleer silahları var.)
1777) number; (fiil, isim)
f.; numaralamak, sayı saymak    i.; numara, rakam, sayı, miktar, adet
Dial this phone number to talk the manager. (Yöneticiyle konuşmak için bu telefon numarasını tuşlayınız.)
1778) numerous; (sıfat)
sayısız, birçok, çok sayıda
I have numerous book in my library. (Kütüphanemde çok sayıda kitap var.)
1779) nurse; (fiil, isim)
f.; bakıcılık yapmak, hemşirelik yapmak, emzirmek   i.; hemşire
Her dream is to become a nurse. (Onun hayali hemşire olmak.)
1780) nut; (isim)
fındık
They are gathering nuts. (Onlar fındık topluyorlar.)
1781) object; (fiil, isim)
f.; karşı çıkmak, itiraz etmek    i.; amaç, obje, nesne, cisim
I object to your opinion. (Senin fikrine itiraz ediyorum.)
       O
1782) objective; (isim, sıfat)
i.; hedef, amaç   s.; nesnel, objektif, tarafsız
You should be more objective when criticising. (Eleştiri yaparken daha nesnel olmalısın.)
1783) obligation; (isim)
zorunluluk, mecburiyet, mükellefiyet
Paying taxes is our legal obligation. (Vergi vermek bizim yasal zorunluluğumuz.)
1784) observation; (isim)
gözlem, gözetim, inceleme
The suspect is being kept under observation. (Şüpheli gözlem altında tutuluyor.)
1785) observe; (fiil)
gözlemlemek, incelemek
Have you observed any changes lately? (Son zamanlarda bir değişim gözlemledin mi?)
1786) observer; (isim)
gözlemci, gözetmen, gözcü
According to the observers, the plane exploded shortly after take off. (Gözlemcilere göre uçak kalktıktan kısa bir süre sonra patlamış.)
1787) obtain; (fiil)
elde etmek, edinmek, kazanmak, ele geçirmek
I finally obtained information from the professor. (Sonunda profesörden bilgi edindim.)
1788) obvious; (sıfat)
belli, apaçık, bariz
It is obvious that you don’t want to come with us. (Belli ki bizimle gelmek istemiyorsun.)
1789) obviously; (zarf)
apaçık, besbelli, açıkçası
You are obviously sleepy. (Apaçık uykusulusun.)
1790) occasion; (isim)
fırsat, olay, durum, ortam
I can remember very few occasions from my childhood. (Çocukluğumdan çok az olayı hatırlayabiliyorum.)
1791) occasionally; (zarf)
ara sıra, zaman zaman
These symptoms can occasionally  lead serious diseases. (Bu belirtiler zaman zaman ciddi hastalıklara yol açabilir.)
1792) occupation; (isim)
iş, uğraş, meslek
What is your mother’s occupation? (Annenin mesleği nedir?)
1793) occupy; (fiil)
işgal etmek, meşgul etmek, oyalamak, zamanını almak, tutmak
The capital has been occupied by the foreign military forces. (Başkent yabancı askeri güçler tarafından işgal edildi.)
1794) occur; (fiil)
meydana gelmek, olmak, ortaya çıkmak
When did the event occur? (Bu olay ne zaman meydana geldi?)
1795) ocean; (isim)
okyanus
Ocean levels are rising. (Okyanus seviyesi yükseliyor.)
1796) odd; (sıfat)
garip, tuhaf, acayip, sıradışı
There is something odd about that girl. (BU kızda tuhaf bir şeyler var.)
1797) odds; (isim)
şans, olasılık, ihtimal
The odds are very much in favour. (Olasılıklar bizim tarafımızda. )
1798) of; edat, fiil)
ed.; -nın, -nin, -den, -dan, hakkında     f.; bir şeyden övünerek bahsetmek
I showed him a photo of my dog. (Ona köpeğimin fotoğrafını gösterdim.)
1799) off; (sıfat, zarf, fiil)
s.; kapalı, izinli, bozuk, uzak, kötü, yorgun   zf.; dışında, haricinde, uzakta   f.; öldürmek
As I reached the station, I got off the bus. (İstasyona vardığımda otobüsten indim.)
1800) offense; (isim)
suç, gücenme, dargınlık, kırgınlık
I am sorry I meant no offense. (Afedersin, gücendirmek istememiştim.)
1801) offensive; (sıfat)
saldıran, saldırgan, kırıcı
Your comments are deeply offensive. (Yorumların oldukça kırıcı.)
1802) offer; (isim, fiil)
i.; teklif, öneri, sunma, arz     f.; teklif etmek, önermek, sunmak, arz etmek
They decided to offer him a job. (Ona bir iş teklif etmeye karar verdiler.)
1803) office; (isim)
ofis, büro, iş yeri, makam odası
Are you going to office today? (Bugün ofise gidiyor musun?)
1804) officer; (isim)
memur, görevli, polis memuru, subay
The police officer arrested the thief. (Polis memuru hırsızı tutukladı.)
1804) official; (isim, sıfat)
i.; memur, resmi yetkili, görevli   s.; resmi
The president made an official visit to Berlin in April. (Başkan, nisan ayında Berlin’e resmi bir gezi yaptı.)
1805) often; (zarf)
sık sık, genellikle, çok kez
How often do you go to the cinema? (Ne sıklıkla sinemaya gidersin?)
1806) oh; (ünlem)
ha, ah
Oh, how gorgeous! (Ah, ne kadar muhteşem!)
1807) oil; (isim, fiil)
i.; yağ, sıvıyağ, petrol   f.; yağlamak
Put some oil in the salad. (Salataya biraz yağ koy.)
1808) ok; (isim, sıfat, fiil, ünlem)
i.; izin, kabul, onay    s.; iyi      f.; onaylamak, kabul etmek   ünl.; olur, tamam
OK, let’s go. (Tamam, gidelim.)
1809) okay; (ünlem, isim, sıfat)
ünl.; tamam   i.; tasdik, onay   s.; iyi, uygun
Okay, I accept my mistake. (Tamam, hatamı kabul ediyorum.)
1810) old; (sıfat)
eski, yaşlı, ihtiyar, modası geçmiş
The baby is only a few months old. (Bebek yalnızca birkaç aylık.)
1811) Olympic; (sıfat)
olimpik, olimpiyat
He is an olympic champion. (O, bir olimpiyat şampiyonudur.)
1812) on; (edat, sıfat, zarf)
ed.; üstünde, üzerinde, -de/-da   s.;  açık, devrede, hazır, devam etmekte olan   zf.; konusunda, hakkında, aralıksız
The car keys are on the table. (Araba anahtarları masanın üzerinde.)
1813) once; (zarf)
bir kez, bir kere, bir keresinde, eskiden, bir zamanlar
This song was famous once, but nobody listens it today. (Bu şarkı bir zamanlar meşhurdu ancak artık kimse dinlemiyor.)
1814) one; (isim, sıfat, zamir)
i.; bir, birisi   s.; tek, bir tane   zm.; biri
Do you want one or two? (Bir tane mi istersin iki tane mi?)
1815) ongoing; (sıfat)
süregelen, devam eden
There is an ongoing discussion between two countries. (İki ülke arasında devam eden bir müzakere var.)
1816) onion; (isim)
soğan
Chop the onions finely. (Soğanları ince ince doğra.)
1817) online; (sıfat, zarf)
s.; bağlantılı, online    zf.; online olarak
Online shopping has become a trend. (Online alışveriş bir trend haline geldi.)
1818) only; (sıfat, zarf)
s.; tek , bir, biricik, eşsiz, yalnız     zf.; yalnızca, sadece
Jane is their only daughter. (Jane onların tek kızı.)
1819) onto; (edat)
üzerine, üstüne
Move the books onto the third shelf. (Kitapları üçüncü rafın üzerine çıkar.)
1820) open; (fiil, sıfat)
f.; açmak, açılmak, başlamak, başlatmak    s.; açık, geniş, serbest, dürüst, içten, ferah
I can’t keep my eyes open, I am so sleepy. (Gözlerimi açık tutamıyorum, çok uykum var.)
1821) opening; (isim)
açma, açılış, açıklık, ağız
The president made an impressive speech at the opening ceramony. (Başkan, açılış töreninde etkileyici bir konuşma yaptı.)
1822) operate; (fiil)
ameliyat etmek, işletmek, çalıştırmak, idare etmek
Solar panels can only operate in the sunlight. (Güneş panelleri yalnızca güneş ışığında çalıştırılabilir.)
1823) operating; (isim, sıfat)
i.; ameliyat, işletme, çalıştırma    s.; faaliyet yürüten
The patient is waiting in the operating room. (Hasta, ameliyat odasında bekliyor.)
1824) operation; (isim)
operasyon,ameliyat, harekat, işlem, faaliyet
The heart operation took two hours. (Ameliyat iki saat sürdü.)
1825) operator; (isim)
operatör, çalıştıran kişi, işletmeci
He  works as machine operator. (O, makine operatörü olarak çalışıyor.)
1826) opinion; (isim)
düşünce, fikir, görüş
Everyone should tell his/her opinion in democratic societies. (Demokratik toplumlarda herkes fikrini söylemelidir.)
1827) opponent; (isim, sıfat)
i.; rakip, düşman  s.; karşıt, aleyhtar
They managed to beat their opponents. (Rakiplerini yenmeyi başardılar.)
1828) opportunity; (isim)
fırsat, imkan, olanak, şans
At least I can give you the  opportunity of explaining what happend. (Sana, en azından ne olduğunu anlatma fırsatı verebilirim.)
1829) oppose; (fiil)
karşı çıkmak, başkaldırmak, muhalefet yapmak
Her parents are oppesed to her marriage. (Anne babası onun evliliğine karşo çıktı.)
1830) opposite; (isim, sıfat, edat)
i.;zıt     s.; ters, zıt, aksi, karşıt, muhalif     ed.; karşısında
They went in opposite directions. (Zıt yönlerden gittiler.)
1831) opposition; (isim)
muhalefet, karşı koyma, itiraz
He spent three years in prison for his opposition to the regime. (Rejime karşı muhalefeti olduğu için hapiste üç yıl geçirdi.)
1832) option; (isim)
seçenek, tercih, seçme, opsiyon
I had no option but to leave. (Ayrılmaktan başka çarem yoktu.)
1833) or; (bağlaç)
ya da, veya, yoksa, ya
There are people who don’t have homes, jobs or family. (Evi, işi ya da ailesi  olmayan insanlar var.)
1834) orange; (isim)
portakal, turuncu
Would you like some orange juice? (Biraz portakal suyu ister misiniz?)
1835) order; (isim, fiil)
i.; düzen, emir, buyruk, sipariş, sıra    f.; emir vermek, tertiplemek, düzen sağlamak, sipariş vermek
The names are listed in alphabetical order. (İsimler alfabetik sıraya göre listeli.)
1836) ordinary; (sıfat)
sıradan,  olağan, basit, alışılmış
How was your day? It was ordinary. (Günün nasıl geçti? Sıradandı.)
1837) organic; (sıfat)
organik, canlı, bedensel
You shoul prefer organic vegetables and fruits for your health. (Sağlığınız için organik sebze ve meyveleri tercih etmelisiniz.)
1838) organization; (isim)
organizasyon, örgüt, kurum, kuruluş,  dernek, teşkilatlanma
She is the leader of a voluntary organization. (Gönüllü bir organizasyonun lideri.)
1839) organize; (fiil)
organize etmek, düzenlemek, tertiplemek, hazırlamak
They organized a great party for their daughter’s birthday. (Kızlarının doğum günü için büyük bir parti düzenlediler.)
1840) orientation; (isim)
oryantasyon, çevreye uyum sağlama, bir yere alışma, yönelim
This is orientation week for all our new workers. (Bu hafta tüm yeni çalışanlarımız için oryantasyon haftası.)
1841) origin; (isim)
köken, kaynak, orijin
The origin of the word is Arabic. (Kelimenin kökeni Arapçadır.)
1842) original; (sıfat)
orijinal, özgün,asıl
That is a very original idea. (Bu çok özgün bir fikir.)
1843) originally; (zarf)
aslen, aslında, köken olarak
Our family originally came from Iran. (Ailemiz köken olarak İran’dan geliyor.)
1844) other; (sıfat, zamir)
s.; diğer, öbür, öteki, başka    zm.; diğeri, öbürü
Are there any other questions? (Başka soru var mı?)
1845) others; (zamir)
diğerleri, başkaları
Some pictures are better than others. (Bazı resimler diğerlerinden daha iyi.)
1846) otherwise; (zarf)
aksi halde, başkaca
I borrowed some money. Otherwise, I couldn’t have afforded the trip. (Biraz borç para aldım. Aksi halde bu geziye maddi gücüm yetmezdi.)
1847) ought; (fiil, sıfat)
f.; -meli/ -malı, gerekli   i.; zorunluluk, yükümlülük
You ought to apologize. (Özür dilemelisin.)
1848) our; (zamir)
bizim
I showed them some of our photos. (Onlara bazı fotoğraflarımızı gösterdim.)
1849) ourselves; (zamir)
kendimiz, biz
We shouldn’t blame ourselves for her actions. (Onun yaptıkları yüzünden kendimizi suçlamamalıyız.)
1850) out; (isim, zarf, fiil, sıfat)
i.; çıkış, çıkar yol, çözüm, çizgi dışı   zf.; dışarı, dışarıya,dışarıda    f.; çıkarmak, meydana çıkmak, kovmak      s.; dış, harici, bitmiş, uzak, eskimiş, modası geçmiş
I called him but he was out. (Onu aradım ama dışarıdaydı.)
1851) outcome;(isim)
sonuç, netice , çıktı, ürün
What was the outcome of your research? (Araştırmanızın sonuçları nelerdi?)
1852) outside; (zarf, isim, sıfat, edat)
zf.;dışarı, dıştan, dışarıya   i.; dış, dış taraf    s.; dış, dışarıdaki, harici    ed.;dışında, dışına
You can’t open the window from the outside. (Pencereyi dışarıdan açamazsın.)
1853) oven; (isim)
fırın, ocak
She bakes cakes in the oven. (Kekleri fırında pişirdi.)
1854) over; (sıfat, zarf, edat)
s.; bitmiş, üstün, çok fazla, aşırı   zf.; fazla, tekrar,yine, üzerine, aşırı, her yerinden, baştan sona     ed.; üzerinde, üstünde, üstünden, hakkında, karşıya, öbür  tarafa, boyunca
By the time I arrived, the meeting was over. (ben vardığımda toplantı bitmişti.)
1855) overall; (sıfat, zarf)
s.; etraflı, geniş kapsamlı, genel    zf.; tam, genel olarak
They made an overall asessment after the meeting. (Toplantıdan sonra genel bir değerlendirme yaptılar.)
1856) overcome; (fiil)
üstesinden gelmek, yenmek, alt etmek
She overcame all difficulties on her own. (O, kendi başına tüm zorlukların üstesinden geldi.)
1857) overlook; (fiil)
aldırmamak,  hoşgörmek, gözünden kaçmak, dikkate almamak
It seems that they have overlooked one important fact. (Önemli bir gerçeği gözden kaçırmı gibi görünüyorlar.)
1858) owe; (fiil)
borçlu olmak, minnettar olmak
He still owes five thousand  dollars to his father. (Babasına hala beş bin dolar borcu var.)
1859) own; (zamir, fiil, sıfat)
zm.; kendi, kendinin    f.; sahip olmak   s.; özel
Is that your own car? (Bu senin kendi araban mı?)
1860) owner; (isim)
sahip,mal sahibi
He is the owner of a textile factory. (O, bir tekstil fabrikasının sahibi.)
        P
1861) pace; (fiil, isim)
f.;adımlamak, gezinmek    i.; tempo, adım, yürüyüş
The runners have quickened their pace. (Yarışçılar tempolarını hızlandırdı.)
1862) pack; (fiil, isim)
f.; paketlemek, ambalajlamak , eşyalarını toplamak   i.; ambalaj, paket, sargı
I have packed a few things into  the suitcase. (Valizin içine birkaç şey topladım.)
1863) package; (fiil, isim)
f.; paketlemek   i.; paket, koli, ambalaj
There is a large package for you. (Size büyük bir paket var.)
1864) page; (isim)
i.; sayfa, uşak, otel garsonu, komi   f.; sayfaları numaralandırmak
Turn to page 50. (Sayfa 50’ye çevirin.)
1865) pain; (isim)
ağrı, sancı, sızı, acı, ızdırap
She is suffering from chest pain. (Göğüs ağrısı çekiyor.)
1866) painful; (sıfat)
ağrılı, sancılı, eziyetli
Her treatment process was painful. (Onun tedavi süreci çok sancılıydı.)
1867) paint; (fiil, isim)
f.; boyamak, resmetmek   i.; boya, makyaj malzemesi
The walls were painted blue. (Duvarlar maviye boyandı.)
1868) painter; (isim)
ressam, boyacı
Picasso is a well known painter. (Picasso tanınmış bir ressamdır.)
1869) painting; (isim)
resim, boyama, tablo, yağlı boya
Painting and music are her biggest hobbies. (resim ve müzik onun en büyük hobileri.)
1870) pair; (isim, fiil)
i.; çift, eş   f.; çift olmak, eşleşmek, eşleştirmek
She bought a pair of gloves. (Bana bir çift eldiven aldı.)
1871) pale; (sıfat)
soluk, solgun, renksiz, cansız
You look pale. Are you ill? (Solgun görünüyorsun. Hasta mısın?)
1872) Palestinian; (isim, sıfat)
i.; filistinli   s.; filistin
The Pastinians had to leave their home after war. (Filistinliler savaştan sonra evlerini terk etmek zorunda kaldılar.)
1873) palm; (isim)
palmiye, hurma ağacı, avuç, avuç içi
John is planting a palm tree in his backyard. (John arka bahçesine palmiye ağacı dikiyor.)
1874) pan; (isim)
tava, tepsi
Melt the butter in a pan. (Yağı bir tavanın içinde erit.)
1875) panel; (isim)
pano, tabla, panel
The important politicians are going to meet in this panel. (Önemli siyasetçiler bu panelde buluşacak.)
1876) pant; (isim, fiil)
i.; soluma    f.; hızlı hızlı solumak, nefes nefese kalmak
1877) paper; (isim, fiil)
i.; kağıt , duvar kağıdı, gazete, rapor , yazılı ödev     f.;üzerine kağıt kaplamak, duvar kağıdıyla kaplamak
He wrote his name on a piece of paper. (Bir parça kağıdın üzerine ismini yazdı.)
1878) parent; (isim, fiil,sıfat)
i.; anne- baba, veli   f.; ebeveynlik etmek   s; temel, esas
He is not living with his parents anymore. (Artık anne babasıyla yaşamıyor.)
1879) park; (isim, fiil)
i.; park, mesire   f.; park etmek
You can’t park your car here. (Arabanızı buraya park edemezsiniz.)
1880) parking; (isim)
park etme, park
I finally found  a parking space. (Sonunda bir park alanı buldum.)
1881) part; (isim, fiil)
i.; kısım, parça, bölüm, taraf, görev   f.; kısımlara ayırmak, parçalamak
We have done the difficult part of the work. (işin zor kısmını bitirdik.)
1882) participant; (isim)
katılımcı, iştirakçı
All the participants gathered in the main hall. (Bütün katılımcılar ana salonda toplandı.)
1883) participate; (fiil)
katılmak, ortak olmak, iştirak etmek
We encourage students to participate in the social clubs. (Öğrencileri sosyal klüplere katılmaya teşvik ediyoruz.)
1884) participation; (isim)
katılım, ortaklık, iştirak
1885) particular; (sıfat, isim)
s., belirli, belli, özel, şahsi, özgü   i.; özellik, madde
Is there a particular type of book you enjoy? (Sevdiğin belirli bir kitap türü var mı?)
1886) particularly; (zarf)
özellikle
I enjoyed the movie, particularly the second half. (Filmi beğendim, özellikle de ikinci yarısını.)
1887) partly; (zarf)
kısmen, yer yer, bir ölçüde
She was only partly responsible for the accident. (O, kazadan kısmen soumluydu.)
1888) partner; (isim)
ortak, partner, paydaş, eş, hayat arkadaşı
How did you meet your partner? (Eşinle nasıl tanıştın?)
1889) partnership; (isim)
ortaklık
We are making new agreements to strengthen our partnership. (Ortaklığımızı güçlendirmek için yeni anlaşmalar yapıyoruz)
1890) party; (isim, fiil)
i.; parti, alem, eğlence, taraf, şahıs, cemiyet, kurum   f.; parti yaparak kutlamak
Did you go to her birthday party? (Onun doğum günü partisine gittin mi?)
1891) pass; (fiil, isim)
f.; geçmek, geçirmek, vermek, pas vermek (sporda) , geçip gitmek, devretmek   i.; geçiş, geçit, paso, pasaport
The road was so narrow that cars were unable to pass. (Yol öyle dardı ki arabalar geçemedi.)
1892) passage; (isim)
pasaj, geçit, geçiş, kanal
Our office is just along the passage. (Ofisimiz pasajın içinde.)
1893) passenger; (isim)
yolcu, gezgin
The train was full of passengers. (Tren yolcu doluydu.)
1894) passion; (isim)
tutku, hırs, ihtiras
He has a passion for painting. (Resim yapmaya tutkusu var.)
1895) past; (sıfat, isim)
s.; geçmiş, geçen, geçenki, önceki     i.; mazi, geçmiş zaman
I haven’t seen him in the past few weeks. (Onu geçen birkaç haftadır görmedim.)
1896) patch; (isim, fiil)
i.; yama, onarma, arsa, arazi parçası    f.; yamamak
They are growing vegetables in this patch. (Bu arsada sebze yetiştiriyorlar.)
1897) path; (isim)
yol, keçiyolu, patika
We walked along a narrow path. (Dar bir patika boyunca yürüdük.)
1898) patient; (sıfat, isim)
s.; sabırlı, hoşgörülü   i.; hasta
The patient will soon recover from her illness. (Hasta, yakında sağlığına kavuşacak.)
1899) pattern; (isim, fiil)
i.; model, kalıp, şablon, desen , numune, örnek     f.; şekillerle süslemek, modellemek
She showed me a tshirt with a floral pattern. (Bana çiçek desenli bir tişört gösterdi.)
1900) pause; (fiil, isim)
f.; duraklamak, mola vermek, ara vermek   i.; ara verme, ara,  durma
She paused at the door and took a deep breath. (Kapıda durakladı ve derin bir nefes aldı.)
1901) pay; (isim, fiil)
i.; ücret, ödeme, maaş    f.;ödemek, karşılığını vermek, cezasını çekmek
Are you paying in cash or by credit card? (Nakit mi ödeyeceksin yoksa kredi kartıyla mı?)
1902) payment; (isim)
ödeme, harcama, ücret, maaş
Can I use credit card for payment? (Ödeme için kredi kartı kullanabilir miyim?)
1903) PC; (isim)
kişisel bilgisayar
They are watching a movie on PC. (Bilgisayarda film izliyorlar.)
1904)peace; (isim)
barış,uzlaşma, huzur, selamet
After years of war, people have begun to live in peace. (Uzun yıllar süren savaştan sonra insanlar barış içinde yaşamaya başladı.)
1905) peak; (isim, fiil)
i.; doruk, zirve   f.; zirveye çıkmak, doruğa ulaşmak
I am at the peak of my career. (Kariyerimin zirvesindeyim.)
1906) peer; (isim, fiil)
akran, eş, yaşıt   f., çıkmak, dikkatle bakmak
He went to the window and peered out. (Pencereye gitti ve dikkatle dışarı baktı.)
1907) penalty; (isim)
ceza, penaltı
They should abolish the death penatly. (Ölüm cezasını kaldırmaları gerek.)
1908) people; (isim)
insanlar, millet, halk, ümmet, kalabalık
Many young people are out of work. (Birçok genç insan işsiz.)
1909) pepper; (isim)
biber
Add some pepper into sauce. (Sosun içine biraz biber ekle.)
1910) per; (zarf, edat)
zf.; her   ed.; her biri için, başına
How much is the average wage per hour? (Saat başı ortalama ücret ne kadar?)
1911) perceive; (fiil)
algılamak, idrak etmek, farkına varmak, ayrımsamak
I perceived a change in his talk. (Onun konuşmasında bir değişiklik fark ettim.)
1912) percentage; (isim)
yüzde, hisse, yüzdelik
What percentage of the population is under 18? (Nüfusun yüzde kaçı 18 yaşın altında?)
1913) perception; (isim)
algı, algılama, idrak, kavrama
Our perception of reality  can be can be different. (Gerçek algımız farklı olabilir.)
1914) perfect; (sıfat)
mükemmel, kusursuz,müthiş, harika
You look perfect in this dress. (Bu elbisenin içinde mükemmel görünüyorsun.)
1915) perfectly; (zarf)
mükemmel olarak, kusursuz bir şekilde
Do you understand? Yes, perfectly. (Anladın mı? Evet, kusursuz şekilde.)
1916) perform; (fiil)
icra etmek, yapmak, yerine getirmek, rol yapmak, oynamak (oyuncu), canlandırmak, müzik eserin çalmak, performans sergilemek
The play was first performed in 1995. (Oyun, ilk kez 1995’te oynandı.)
1917) performance; (isim)
performans, gösteri, sahneye koyma, icra etme, yapma, yerine getirme
The performance starts at eight o’clock. (Gösteri, saat sekizde başlıyor.)
1918) perhaps; (zarf)
belki, muhtemelen
Perhaps it will be sunny tomorrow. (Yarın belki güneşli olacak.)
1919) period; (isim)
dönem,süre, zaman, devir, çağ, aybaşı, regl
He did his all works in a short period. (Kısa bir sürede bütün işlerini halletti.)
1920) permanent; (sıfat)
daimi, kalıcı, temelli
She is looking for a permanent job. (Daimi bir iş arıyor.)
1921) permission; (isim)
izin, müsaade
I don’t need your permission to go out. (Dışarı çıkmak için senin iznine ihtiyacım yok.)
1922) permit; (isim, fiil)
i.; izin, ruhsat    f.; izin vermek, müsaade etmek
Permit me to offer you some advice. (Size birkaç tavsiye vermeme izin verin.)
1923) person; (isim)
kişi, şahıs, zat, birey
I am not a jealous  person. (Ben kıskanç bir kişi değilim.)
1924) personal; (sıfat)
kişisel, özel, şahsi, bireysel
I want to state my own personal opinion. (Kendi şahsi görüşümü belirtmek istiyorum.)
1925) personality; (isim)
kişilik, şahsiyet, benlik
Your brother has strong personality in spite of his age. (Kardeşinin yaşına rağmen güçlü bir kişiliği var.)
1926) personally; (zarf)
kişisel olarak, şahsen
Personally, I prefer the first option. (Şahsen ben birinci seçeneği tercih ederim.)
1927) personnel; (isim)
eleman, personel, çalışanlar
We need more personnel for this job. (Bu iş için daha fazla elemana ihtiyacımız var.)
1928) perspective; (isim)
bakış açısı, perspektif
Try to look that issue from a different perspective. (Bu konuya farklı bir bakış açısından bakmayı dene.)
1929) persuade; (fiil)
ikna etmek, inandırmak, aklını çelmek
You can’t persuade him easily. (Onu kolayca ikna edemezsin.)
1930) pet; (isim, sıfat)
i.; evcil hayvan   s.; evcil, gözde , biricik
Do you have any pets? (Hiç evcil hayvanın var mı?)
1931) phase; (isim)
evre, aşama, safha, faz
He is going through a difficult phase. (O, zor bir evreden geçiyor.)
1932) phenomenon; (isim)
fenomen,algılanabilen şey,  olağanüstülük, olağanüstü şey, olay
Globalization is a phenomenon our age. (Küreselleşme, çağımızın fenomeni.)
1933) philosophy; (isim)
felsefe, filozofi
John studied philosophy at the university. (John üniversitede felsefe okudu.)
1934) phone; (fiil, isim)
f.; telefon etmek  i.; telefon
He doesn’t answer the phone. (telefona cevap vermiyor.)
1935) photo; (isim)
fotoğraf, foto
I will take a photo of the landscape. (Manzaranın bir fotoğrafını çekeceğim.)
1936) photograph; (fiil, isim)
f.; fotoğrafını çekmek    i.; fotoğraf
He has photographed some wild animals. (Bazı vahşi hayvanların fotoğraflarını çekti.)
1937) photographer; (isim)
fotoğrafçı
The photographer shot the unusual pictures. (Fotoğrafçı sıradışı fotoğraflar çekti.)
1938) phrase; (fiil, isim)
f.; uygun sözcük ve cümlelerle ifade etmek   i.; ifade, sözcük öbeği
I don’t know what this French phrase means. (Bu Fransızca ifade ne anlama geliyor bilmiyorum.)
1939) physical; (sıfat)
fiziksel, bedensel, somut, maddi
He’s in good physical condition.(Bedensel durumu iyi.)
1940) physically; (zarf)
fiziksel olarak, bedenen
I am feeling physically ill. (Bedenen hasta hissediyorum.)
1941) physician; (isim)
tıp adamı, doktor, hekim
She is not a dentist, she is a physician. (O diş hekimi değil, o bir doktor.)
1942) piano; (isim)
piyano
I listened him playing the piano. (Onu piyano çalarken dinledim.)
1943) pick; (fiil, isim)
f.; seçmek, toplamak (meyve, çiçek vb.), ayırmak, gagalamak   i.; seçme, gitar penası
Pick a number from one to ten. (Birden ona kadar bir sayı seç.)
1944) picture; (isim, fiil)
i.; resim, tablo, betimleme   f.; zihinde canlandırmak, düşlemek, resmetmek, betimlemek
Have you got any pictures of your village? (Sende köyünüzün resmi var mı?)
1945) pie; (isim)
turta,tart,  pasta
Do you want more apple pie? (Daha fazla elmalı turta ister misin?)
1946) piece; (isim)
parça, adet, tane, kısım, piyes, eser
There were tiny pieces of glass on the floor. (Yerde küçük cam parçaları vardı.)
1947) pile; (isim, fiil)
i.; yığın, küme, öbek    f.; kümelenmek, yığın yapmak
He arranged the files in piles. (Dosyaları öbek halinde düzenledi.)
1948) pilot; (isim)
pilot, rehber, deney
Her husband is an airline pilot. (Onun kocası bir havayolu pilotu.)
1949) pine; (isim)
çam, fıstık çamı
There used be a pine in our backyard. (Önceden arka bahçemizde bir çam ağacı vardı.)
1950) pink; (isim)
pembe
I liked your pink bag. (Pembe çantanı beğendim.)
1951) pipe; (isim)
boru, soluk  borusu, pipo
He smoked his pipe in joy. (Neşeyle piposunu içti.)
1952) pitch; (fiil, isim)
yalpalamak, sendelemek, zift dökmek, yola taş döşemek   i.;  saha, alan, zift
Football is played on the grass pitch. (Futbol çim sahada oynanır.)
1953) place; (fiil, isim)
f.;yerleştirmek, koymak , yerini belirlemek     i.; yer, alan, mekan, sıra
The police searched the place. (polis, mekanı aradı.)
1954) plan; (fiil, isim)
f.; planlamak, plan çizmek, tasarlamak    i.; plan, yol, tasarı
It is too late to change our plans. (Planlarımızı değiştirmek için çok geç.)
1955) plane; (isim, fiil)
i.; uçak, düzlem, düz yüzey   f.; düzlemek
Our plane is going to take off at five p.m. (Uçağımız akşam saat beşte kalkacak.)
1956) planet; (isim)
gezegen
Our planet has only one satellite. (Gezegenimizin yalnızca bir uydusu var.)
1957) planning; (isim)
planlama, tasarım
Our planning team is working well. (Planlama takımımız iyi çalışıyor.)
1958) plant; (fiil, isim)
f.; dikmek,ekmek, kök salmak, ağaçlandırmak     i.; bitki, ot, santral, tesis
All plants need light and water. (Tüm bitkilerin ışık ve suya ihtiyacı vardır.)
1959) plastic; (isim)
plastik, naylon
This bag is made of plastic. (Bu çanta plastikten yapılmış.)
1960) plate; (isim)
tabak, levha, plaka
Put my sandwich on a plate. (Benim sandviçimi bir tabağa koy.)
1961) platform; (isim)
platform, düzlük, yüksekçe yer, peron
Which platform does the train leave from? (Tren hangi perondan kalkıyor?)
1962) play; (fiil, isim)
f.; oynamak, oynatmak, müzik aleti çalmak, tiyatro oynamak    i.; oyun, gösteri, piyes
Let’s play a different game. (Farklı bir oyun oynayalım.)
1963) player; (isim)
oyuncu, sporcu, çalgıcı
He is a famous tennis player. (O, ünlü bir tenis oyuncusu.)
1964) please; (fiil, ünlem)
f.; memnun etmek, keyif vermek, hoşnut etmek    ünl.; lütfen
Be quiet please! (Sessiz olun lütfen)
1965) pleasure; (isim)
keyif, zevk, memnuniyet
It is pleasure to see you again. (Sizi yeniden görmek bir zevk.)
1966) plenty; (isim, sıfat, zarf)
i.; bolluk, çokluk    s.; pek çok    zf.; bol bol
We have got plenty of food. (Pek çok yiyeceğimiz var.)
1967) plot; (isim, fiil)
i.; arsa, hikaye konusu, komplo   f.; komplo kurmak , entrika çevirmek
He accused me of being part of the plot. (Beni komplonun bir parçası olmakla suçladı.)
1968) plus; (sıfat, isim, edat)
s.; artı  i.; artı işareti   ed.; ve ayrıca
Three plus four is seven. (Üç artı dört yedi yapar.)
1969) PM; (isim)
öğleden sonra (ös)
The appointment is at 4 p.m.  (Randevu öğleden sonra saat 4’te.)
1970) pocket; (isim)
cep, oyuk, çukur
She put a piece of paper  in his packet. (Onun cebine bir kağıt parçası koydu.)
1971) poem; (isim)
şiir
Can you read us the poem out loud? (Şiiri bize dışından okur musun?)
1972) poet; (isim)
şair, ozan
In addition to being a poet, he was a politician. (Şair olmasının yanı sıra politikacıydı da.)
1973) poetry; (isim)
şiir, şiir sanatı
She especially likes poetry and music. (O, özellikle şiiri ve müziği sever.)
1974) point; (isim, fiil)
i.; nokta, uç, puan, amaç, işaretleme    f.; ucunu sivriltmek, noktalamak, işaret etmek
Here are the main points of the article. (İşte makalenin temel noktaları.)
1975) pole; (isim)
kutup, direk, bayrak direği
Penguins live in the south pole. (Penguenler güney kutbunda yaşar.)
1976) police; (isim)
polis, zabıta, kolluk
The burgler was arrested by the police. (Hırsız, polis tarafından yakalandı.)
1977) policy; (isim)
politika, siyaset, prensip
The US government has had a significant change in foreign policy. (ABD hükümeti, dış politikasında önemli bir değişiklik yaptı.)
1978) political; (sıfat)
siyasi, politik, siyasal
They are trying to organize a new political party. (Yeni bir siyasi parti kurmaya çalışıyorlar.)
1979) politically; (zarf)
siyasi olarak, politik açıdan
We need to evaluate the events politically. (Olayları bir de politik açıdan değerlendirmeliyiz.)
1980) politician; (isim)
politikacı, siyasetçi
Winston Churchill was an English politician. (Winston Churchill bir  İngiliz politikacıydı.)
1981) politics; (isim)
siyaset, siyaset bilimi, politika
Winston Churchill is an important person in British politics. (Winston Churchill, İngiltere siyasetinde önemli bir kişidir.)
1982) poll; (fiil, isim)
f.; oy almak/ oy vermek, anket yapmak    i.; oy verme, oylmama
The result of the poll will be announced tomorrow. (Oylamanın sonucu yarın duyurulacak.)
1983) pollution; (isim)
kirlilik, çevre kirliliği
Water pollution is a major problem. (Su kirliliği büyük bit problem.)
1984) pool; (isim)
havuz
The children jumped into the pool. (Çocuklar
1985) poor; (sıfat)
fakir, yoksul, kötü, zavallı, biçare, perişan, sefil
The project aims to help the poorest families. (Proje, en fakir ailelere yardım etmeyi amaçlıyor.)
1986) pop; (fiil, isim, sıfat)
f.; patlatmak, ateş etmek, rehine koymak    i.; pop müzik, baba, babalık, patlama sesi  s.;pop, popüler
Madonna is a famous pop star. (Madonna ünlü bir pop şarkıcıdır.)
1987) popular; (sıfat)
popüler, tutulan, gözde, sevilen, halka hitap eden
Skiing has become very popular recently. (Son zamanlarda kayak çok popüler hale geldi.)
1988) population; (isim)
nüfus, halk
Germany is a counrty with ageing population. (Almanya, yaşlanan nüfuslu bir ülkedir.)
1989) porch; (isim)
veranda, sundurma , portik
We had our breakfast on the porch. (Kahvaltımızı verandada ettik.)
1990) port; (isim)
liman, iskele tarafı, geminin sol tarafı
Their yacht is still in port. (Onların yatı hala limanda.)
1991) portion; (fiil, isim)
f.; ayırmak, paylaştırmak, bölmek   i.; parça, kısım, çeyiz
She cut the cake into eight small portions. (Pastayı sekiz parçaya böldü.)
1992) portrait; (isim)
portre, resim
A portrait of her father was hung on the wall. (Duvarda babasının bir resmi asılıydı.)
1993) portray; (fiil)
resmetmek, portresini yapmak, sergilemek
He portrayed her girlfriend. (Kızarkadaşını  resmetti.)
1994) pose; (isim, fiil)
i.; poz, duruş   f.; poz vermek, tavır takınmak
They posed for a picture together. (Birlikte bir fotoğraf çekinmek için poz verdiler.)
1995) position; (isim, fiil)
i.; pozisyon, mevki, konum, statü, durum, görev     f.; konumlanmak
He took up his position by the table. (Masanın yanında pozisyonunu aldı.)
1996) positive; (sıfat)
pozitif, olumlu, artı, kesin, şüphesiz
Can’t you try to be more positive about your job? (İşin konusunda daha pozitif olmayı deneyemez misin?)
1997) possess; (fiil)
sahip olmak, elinde bulundurmak
The only thing he possessed was his dog. (Sahip olduğu tek şey köpeğiydi.)
1998) possibility; (isim)
imkan, olasılık, ihtimal
We’ve already considered that possibility. (Bu ihtimali zaten düşünmüştük.)
1999) possible; (sıfat)
mümkün, olası, muhtemel, makul
Use public transport whenever possible. (Mümkün oldukça toplu taşımayı kullan.)
2000) possibly; (zarf)
muhtemelen, olabilir, belki
Will you go to the seminar this week? -Possibly. (Bu hafta seminere gidecek misin?. Muhtemelen.)
2001) post; (isim, fiil)
i.; posta, direk, makam   f.; postalamak, posta ile göndermek
I will send the copies to you by post. (Kopyaları sana posta ile göndereceğim.)
2002) pot; (isim)
demlik, çanak, pota
She dropped the yoghurt pot. (Yoğurt çanağını yere düşürdü.)
2003) potato; (isim)
patates
I will bake these potatoes. (Bu patatesleri fırında pişireceğim.)
2004) potential; (sıfat)
potansiyel, olası, muhtemel
First we need to identify potential problems. (Öncelikle olası sorunları belirlemeliyiz.)
2005) potentially; (zarf)
potansiyel olarak, olanak dahilind
It is a potentially dangerous situaton not real. (Bu, potansiyel olarak tehlikeli bir durum, gerçek değil.)
2006) pound; (fiil, isim)
f.; yumruklamak, vurmak, havanda dövmek    i.; vurma, darbe, paund, sterlin(ingiliz parası)
I have spent 50 pounds today. (Bugün 50 pound harcadım.)
2007) pour; (fiil)
dökmek, yağmak, akmak
Pour the sauce over the salad. (Sosu salatanın üstüne dök.)
2008) poverty; (isim)
yoksulluk, fakirlik, sefalet
There is an extreme poverty in this region. (Bu bölgede aşırı bir yoksulluk mevcut.)
2009) powder; (isim)
toz, pudra
Mix the chili powder with a cup of water. (Çili tozunu bir pardak su ile karıştırın.)
2010) power; (isim)
güç, kuvvet, enerji , etki, yetki, otorite
Nuclear power is used to generate electricity. (Nükleer enerji, elektrik üretmek için kullanılır.)
2011) powerful; (sıfat)
güçlü, kuvvetli
Mr. Green is a rich and powerful man. (Bay Green zengin ve güçlü bir adamdır.)
2012) practical; (sıfat)
pratik, kullanışlı
You can gain practical experience in thias work. (Bu işte pratik tecrübe edinebilirsin.)
2013) practice; (isim, fiil)
i.; uygulama, pratik, idman, alıştırma, egzersiz     f.; antrenman yapmak, egzersiz yapmak, alıştırma yapmak
Playing the piano requires much practice. (Piyano çalmak çok pratik ister.)
2014) pray; (fiil)
dua etmek, yalvarmak
She knelt down and prayed. (O, diz çöktü ve dua etti.)
2015) prayer; (isim)
dua, yalvarma, ibadet
He learned this  prayer when he was a child. (Bu duayı çocukken öğrenmişti.)
2016) precisely; (zarf)
kesinlikle, aynen öyle,tam olarak
It is not clear precisely when the accident happened. (Kazanın ne zaman olduğu tam olarak belli değil.)
2017) predict; (fiil)
öngörmek, tahmin etmek
Nobody can predict what will happen in the future. (Gelecekte ne olacağını kimse öngöremez.)
2018) prefer; (fiil)
tercih etmek, yeğlemek
I prefer my coffee with milk. (Kahvemi sütlü tercih ederim.)
2019) preference; (isim)
tercih, yeğleme
It’s a personal preference. (Bu kişisel bir tetrcih.)
2020) pregnancy; (isim)
hamilelik, gebelik
Many women experience sickness during pregnancy. (Birçok kadın hamileliği süresince hasta olur.)
2021) pregnant; (sıfat)
hamile, gebe
His wife is pregnant. (Onun karısı hamile.)
2022) preparation; (isim)
hazırlık, hazırlama, hazırlanma
We have finished food preparation. (Yiyecek hazırlığını tamamladık.)
2023) prepare; (fiil)
hazırlamak, düzenlemek, yapmak
The whole class is preparing for the exams. (Tüm sınıf sınavlar için hazırlanıyor.)
2024) prescription; (isim)
reçete, talimat
The doctor gave me a prescription for painkiller. (Doktor bana ağrı kesici için reçete yazdı.)
2025) presence; (isim)
mevcudiyet, bulunma, bulunuş, varlık
He didn’t even notice my presence. (Benim varlığımı fark etmedi bile.)
2026) present; (isim, sıfat, fiil)
i.; hediye, armağan , şimdiki zaman   s.; mevcut, şimdiki, hazır      f.; sunmak, hediye etmek, sahnelemek
We can’t do anything in the present situation. (Şuanki durumda bir şey yapamayız.)
2027) presentation; (isim)
sunum
 I admired his presentation. (Onun sunumuna bayıldım.)
2028) preserve; (fiil)
korumak, muhafaza etmek, saklamak
Traditions shoul be preserved. (Gelenekler muhafaza edilmelidir.)
2029) president; (isim)
başkan, cumhurbaşkanı
Do you have any comment, Mr President? (Bir yorumunuz var mı sayın Başkan?)
2030) presidential; (sıfat)
başkanlık
The presidential election’s date is still unclear. (Başkanlık seçiminin tarihi henüz net değil.)
2031) press; (fiil, isim)
f.; baskı yapmak, basmak, hızlandırmak   i.; baskı, pres, basın
The story was reported in the local  press. (Bu hikaye yerel basında yayınlandı.)
2032) pressure; (isim, fiil)
i.; baskı, basınç, zorlama, pres    f.; baskılamak, basınç uygulamak
I can’t work under pressure. (Baskı altında çalışamam.)
2033) pretend; (fiil)
numara yapmak, yapar gibi görünmek
You don’t need to pretend like you don’t know him. (Onu tanımıyormuş gibi numara yapmana gerek yok.)
2034) pretty; (sıfat, zarf)
s.; şirin, sevimli, tatlı, hoş    zf.; oldukça, epey, çok
The performance was pretty good. (Gösteri oldukça güzeldi.)
2035) prevent;  (fiil)
engel olmak, önlemek, engellemek, önüne geçmek
The accident could have been prevented. (Kaza önlenebilirdi.)
2036) previous; (sıfat)
önceki, önceden olan, eski
She has a son from a previous marriage. (Önceki evliliğinden bir oğlu var.)
2037) previously; (zarf)
önceden, daha önce
The building had previously been used as a hospital. (Bu bina önceden hastane olarak kullanılıyordu.)
2038) price; (isim)
ücret, fiyat, paha, bedel
Children over 12 must pay full price for the ticket. (12 yaşın üzerindeki çocuklar bilet için tam ücret ödemek zorundalar.)
2039) pride; (isim)
gurur, onur, övünç
He watched his son with pride during the match. (Maç boyunca oğlunu gururla izledi.)
2040) priest; (isim)
rahip, papaz, keşiş
My brother has become a priest. (Kardeşim rahip oldu.)
2041) primarily; (zarf)
öncelikle, başlıca, ilk olarak
This book is primarily written for children. (Bu kitap öncelikle çocuklar için yazılmıştır.)
2042) primary; (sıfat)
başlıca, birincil, temel, ana
Our primary aim is to educate our children well. (Bizim başlıca amacımız çocuklarımızı iyi eğitmektir.)
2043) prime; (fiil, isim ,sıfat)
f.; suyla doldurarak kullanıma hazırlamak, astar vurmak   i.; bir kimsenin verimli dönemi, gençlik, en güzel zaman  s.; baş, başlıca, en önemli, birinci
Winning shouldn’t be your prime objective in this game. (Bu oyunca kazanmak birinci amacınız olmamalıdır.)
2044) principal; (isim, sıfat)
i.; okul müdürü, yönetici        s.; başlıca, esas, asıl
John Brown is the principle of St Peter’s college. (John Brown, St Peter kolejinin müdürüdür.)
2045) principle; (isim)
ilke, prensip
There are six fundamental principles of our company. (Şirketimizin altı temel prensipi vardır.)
2046) print; (isim, fiil)
i.; baskı   f.; basmak, yazdırmak
Can you print these texts? (Bu metinleri yazdırabilir misin?)
2047) prior; (isim, sıfat, zarf)
i.; kıdemli, manastır başkatibi   s.; öncelikli, ön, önceki, eski   zf.; önce
Please give us prior notification. (Lütfen  bize ön bildirim verin.)
2048) priority; (isim)
öncelik, kıdemlilik
Club members will be given priority. (Kulüp üyelerine öncelik verilecektir.)
2049) prison; (isim)
hapishane, hapis, cezaevi,zindan
He is in prison for five years. (O beş yıldır hapiste.)
2050) prisoner; (isim)
tutuklu, esir, tutsak, mahpus
He was taken prisoner by the enemy soldiers in the war. (O, savaşta düşman askerleri tarafından  esir alındı.)
2051) privacy; (isim)
gizlilik, mahremiyet, özel yaşam
You should respect my privacy. (Özel yaşamıma saygı göstermelisin.)
2052) private; (isim, sıfat)
i.; er, erbaş    s.; özel, kişiye özel, kişisel
May I talk to you about a private matter? (Sizinle özel bir konu hakkında konuşabilir miyim?)
2053) probably; (zarf)
muhtemelen, büyük ihtimalle,galiba
You are probably right. (Muhtemelen haklısın.)
2054) problem; (isim)
problem, sorun, mesele
Let me know if you have any problems. (Bir problemin olursa bileyim.)
2055) procedure; (isim)
prosedür, yöntem,usul
These are standard procedures. (Bunlar standart prosedürler.)
2056) proceed; (fiil)
ilerlemek, devam etmek, dava açmak
Work is proceeding quickly. (İş hızlı bir şekilde ilerliyor.)
2057) process; (fiil, isim)
f.; işlemek, dava açmak   i.; işlem, süreç, dava
The new hospital building is in process of construction. (Yeni hastane binası inşa sürecinde.)
2058) produce; (fiil)
üretmek, yapmak, imal etmek , meydana getirmek
The region produces over half of the country’s wheat. (Bu bölge, ülkenin buğday üretiminin yarısından fazlasını karşılıyor.)
2059) producer; (isim)
üretici, yapımcı
Italy is a famous cheese producer. (İtalya meşhur bir penir üreticisidir.)
2060) product; (isim)
ürün, verim, mahsul
We need new range of products to sell. ( Satışa koymak için yeni ürün çeşitlerine ihtiyacımız var.)
2061) production; (isim)
üretim, imal, yapım, ürün
Production of the new car will start next December. (Önümüzdeki Aralık ayında yeni arabanın üretimi başlayacak.)
2062) profession; (isim)
meslek, uzmanlık alanı, uğraş
She is at the top of her profession. (O, mesleğinin zirvesinde.)
2063) professional; (sıfat)
profesyonel, uzman, mesleki
Most of the people on the course were professional men. (Kurstaki kişilerin çoğu profesyonel adamlardı.)
2064) professor; (isim)
profesör
The professor gave us a lecture on European economy. (Profesör, bize Avrupa ekonomisi hakkında ders verdi)
2065) profile; (isim)
profil
Her phone number is included her profile. (Telefon numarası profilinde mevcut.)
2066) profit; (isim)
kar, fayda, çıkar, yarar
The company’s profit was very high. (Şirketin karı çok yüksekti.)
2067)program; (isim, fiil)
i.; program, gösteri  f.; programlamak
In this class, students will learn how to program. (Bu derste öğrenciler programlama yapmayı öğrenecekler.)
2068) progress; (isim, fiil)
i.; gelişim, ilerleme, kalkınma    f.; gelişmek, ilerlemek
She made a rapid progress. (O, hızlı bir gelişim gösterdi.)
2069) project; (isim, fiil)
i.; proje, plan   f.; proje çizmek, planını çizmek
The firm is designing a new building project. (Firma, yeni bir bina projesi tasarlıyor.)
2070) prominent; (sıfat)
öne çıkan, belirgin, önde gelen(kimse)
She played a prominant role in the projede. (Projede belirgin bir rol oynadı.)
2071) promise; (isim, fiil)
i.; söz, vaat  f.; söz vermek, vaat etmek
Promise not to tell anyone. (Kimseye söylemeyeceğine söz ver.)
2072) promote; (fiil)
teşvik etmek, desteklemek, terfi ettirmek, yüceltmek
They developed new policies to promote economic growth. (Ekonomik büyümeyi teşvik etmek için yeni politikalar geliştirdiler.)
2073) prompt; (sıfat)
çabuk, hızlı (cevap), seri
She wrote  a prompt answer to my letter. (Mektubuma hızlı cevap yazdı.)
2074) proof; (isim)
kanıt, ispat, delil
There is no proof that he stole the car. (Arabayı onun çaldığına dair hiçbir kanıt yok.)
2075) proper; (sıfat)
uygun, münasip, yakışır, düzgün
I think he is the proper person for this job. (Bence o, bu iş için uygun kişi.)
2076) properly; (zarf)
düzgün bir şekilde, doğru dürüst, uygun bir şekilde
The radio isn’t working properly. (Radyo düzgün bir şekilde çalışmıyor.)
2077) property; (isim)
mülkiyet,  mal-mülk, servet,  sahiplik
This area is government property. (Bu alan kamu malıdır.)
2078) proportion; (iism)
oran, orantı, kısım, bölüm
The proportion of regular smokers increases with age. (Düzenli olarak sigara içenlerin oranı yaşla birlikte artıyor.)
2079) proposal; (isim)
teklif, öneri, evlenme teklifi
His proposal was rejected. (Onun teklifi reddedildi.)
2080) propose; (fiil)
teklif etmek, önermek, ileri sürmek
What would you propose? (Sen ne önerirdin?)
2081) proposed; (sıfat)
önerilen
The proposed plan was accepted. (Önerilen plan kabul edildi.)
2082) prosecutor; (isim)
savcı
Each court has a prosecuter. (Her mahkemenin bir savcısı vardır.)
2083) prospect; (fiil, isim)
f.; maden vb. aramak    i.; görünüş, beklenti, olasılık
Is there any prospect of this recovery? (Onun iyileşmesinin bir olanağı var mı?)
2084) protect; (fiil)
korumak, kollamak, himaye etmek , muhafaza etmek
Wear sunglasses to protect your eyes from the sun. (Gözlerini güneşten korumak için güneş gözlüğü tak.)
2085) protection; (isim)
koruma, himaye, korunma
The animals threatened with extension are under protection. (Nesli tükenme tahlikesinde olan hayvanlar koruma altında.)
2086) protein; (isim)
protein
Meat is good source of protein. (Et iyi bir protein kaynağıdır.)
2087) protest; (isim, fiil)
i.; protesto    f.; protesto etmek, karşı çıkmak
They accepted the conditions without protest. (Şartları karşı çıkmadan kabul ettiler.)
2088) proud; (sıfat)
gururlu, şerefli, onurlu
I feel proud to be part of this project. (Bu projenin bir parçası olmaktan dolayı çok gururluyum.)
2089) prove; (fiil)
kanıtlamak, ispat etmek, ortaya koymak, tecrübe etmek, denemek
They hope this new evidence will prove his innocence. (Bu yeni delilin onun masumiyetini kanıtlayacağını umuyorlar.)
2090) provide; (fiil)
sağlamak, temin etmek, ihtiyacını karşılamak
The hospital provides the best possible medical care. (Hastane, mümkün olan en iyi tıbbi bakımı temin ediyor.)
2091) provider; (isim)
tedarik eden kimse, sağlayıcı, aile geçindiren kimse
He is the family’s sole provider.
2092) province; (isim)
il, vilayet
İzmir is a province of Turkey. (İzmir, Türkiye’nin bir ilidir.)
2093) provision; (isim)
hüküm, koşul, şart, yiyecek veya gerekli şeyleri sağlamak
The government is responsible for the provision of health care.  (Hükümet, sağlık hizmetinin sağlanmasından sorumludur.)
2094) psychological; (sıfat)
psikolojik, ruhsal
He wrote a new psychological novel. (O, yeni bir psikolojik roman yazdı.)
2095) psychologist; (isim)
psikolog
She wants to be a pyschologist. (O, psikolog olmak istiyor.)
2096) psychology; (isim)
psikoloji, ruh bilimi
His psychology is in bad condition. (Onun psikolojisi kötü durumda.)
2097) public; (isim, sıfat)
i.; halk, umum   s.; kamu, kamusal, umumi, halka açık
We are here to provide a service for the public. (Halka hizmet sağlamak için buradayız.)
2098) publication; (isim)
yayım, yayımlama, yayınlama, basılma
She celebrated her first novel’s publication. (İlk kitabının yayımlanmasını kutladı.)
2099) publicly; (zarf)
açıkça, halka açık olarak, resmen
These informations are not publicly available. (Bu bilgiler halka açık değil.)
2100) publish; (fiil)
yayınlamak, yayımlamak, kamuoyuna açıklamak
The first edition was publised in 2005. (İlk basımı 2005’te yayımlanmıştı.)
2101) publisher; (isim)
yayınevi, yayımcı, yayıncı editör
She ordered a book from a publisher in Germany. (Almanya’daki bir yayın evinden kitap sipariş ettiler.)
2102) pull; (fiil)
çekmek, asılmak, yolmak, kürek çekmek, kenara parketmek
Pull your chair nearer the table. (Sandalyeni masanınn daha yakınına çek.)
2103) punishment; (isim)
ceza, cezalandırma
What is the punishment for robbery? (Hırsızlığın cezası nedir?)
2104) purchase; (fiil, isim)
f.; satın almak   i.; satın alma, alım
He purchased a new car. (O yeni bir araba aldı.)
2105) pure; (sıfat)
saf, salt, kusursuz
These shirts are pure silk. (Bu gömleklar salt ipek kumaştan.)
2106) purpose; (isim)
amaç, niyet, maksat
The main purpose of the book is to provide a guide to students. (Kitabın temel amacı öğrencilere rehberlik sağlamaktır.)
2107) pursue; (fiil)
takip etmek, izlemek, peşinde koşmak
She wishes to pursue a good career. (Oi iyi bir kariyer izlemek istiyor.)
2108) push; (fiil)
itmek, kakmak, zorlamak, baskı yapmak
You push and I’ll pull. (Sen it, ben çekeceğim.)
2109) put; (fiil)
koymak, ifade etmek, kurmak, söndürmek
Do you put sugar in your tea? (Çayına şeker koyuyor musun?)
        Q
2110) qualify; (fiil)
nitelendirmek, kalifiye etmek
This training course will qualify you for a better job. (Bu eğitim kursu sizi daha iyi bir iş için kalifiye edecek.)
2111) qualilty; (isim)
i.; kalite, nitelik, üstünlük, çeşit, cins    s.; nitelikli, kaliteli
The quality of their life improved when they moved to London. (Londra’ya taşındıklarında yaşam kaliteleri yükseldi.)
2112) quarter; (isim)
çeyrek, saatin dörtte biri (15 dk), çevre, bölge
I will meet you at quater past. (seninle on beş dakika sonra buluşalım.)
2113) quarterback;  (fiil, isim)
sevk etmek, idare etmek   i.; oyunu yöneten oyuncu
He is quarterback  in team. (O, takımda yönetici oyuncu.)
2114) question; (isim, fiil)
i.; soru , soruşturma, dava, şüphe    f.; sorgulamak, soru sormak, kuşkulanmak
I hope you don’t ask me awkward questions. (Umarım bana garip sorular sormazsın.)
2115) quick; (sıfat, zarf)
s.; hızlı, süratli   zf.;çabuk
It is quicker by bus. (Otobüsle daha hızlı.)
2116) quickly; (zarf)
hızlıca, çabucak, acele
The last week has gone quickly. (Geçen hafta hızlıca geçiverdi.)
2117) quiet; (isim, sıfat, fiil)
i.; sessizlik, sükunet, sakinlik   s.; sessiz, sakin,huzurlu   f.; sakinleştirmek, susmak
Please be quiet. (Lütfen sessiz olun.)
2118) quote; (fiil)
alıntılamak, alıntı yapmak
She quoted from Goethe in his speech. (Konuşmasında Goethe’den alıntı yaptı.)
          R
2119) race; (fiil, isim)
f.; yarışmak, koşmak   i.; yarış, koşu, ırk, soy
Who won the race? (Yarışı kim kazandı?)
2120) racial; (sıfat)
ırksal, ırkla ilgili
He was condemed for his racial expressions. (Irkasal ifadeler kullanması nedeniyle kınandı.9
2121) radical; (isim, sıfat)
i.; radikal, köken   s.; köklü, kökten, köksel
The institution made radical changes. (Kurum, köklü değişiklikler yaptı.)
2122)  radio; (isim, fiil)
i.; radyo, telsiz   f.; telsizle haberleşmek, radyodan yayınlamak
The interview was broadcast on radio. (Röportaj radyoda yayınlandı.)
2123) rail; (fiil, isim)
f.; ray döşemeki parmaklıkla çevirmek   i.; ray, demiryolu, tırabzan, parmaklık
She prefers travelling by rail. (O, demiryolu ile seyahat etmeyi tercih eder.)
2124) rain; (isim, fiil)
i.; yağmur, yağış   f.; yapmur yağmak
It is heavily raining outside. (Dışarıda çok yağmur yağıyor.)
2125) raise; (fiil, isim)
f.;kaldırmak, artırmak, yetiştirmek, çocuk büyütmek, konusunu açmak, öne sürmek   i.; artış, zam
Most employees expect a pay raise this year. (çoğu çalışan bu yıl zam istiyor.)
2126) range; (fiil, isim)
f.; sıralanmak, sıra halinde olmak, yayılmak, boyunca gitmek     i.; sıra(dağ), seri (ürün), çeşitlilik, silsile, menzil
The hotel offers a wide range of facilities. (Otel, çok çeşitli etkinlikler sunuyor.)
2127) rank; (isim, fiil)
i.; derece,kademe, rütbe, sıra    f.; derecelendirmek, sıra olmak
She was elected to ministerial rank. (O, bakanlık kademesine seçildi.)
2128) rapid; (sıfat)
hızlı, süratli, seri, ani
The patient made a rapid recovery. (Hasta, hızlı iyilişti.)
2129) rapidly; (zarf)
hızla, süratle
Our economy is growing rapidly. (Ekonomimiz süratle büyüyor.)
2130) rare; (sıfat)
nadir, ender, seyrek
This species is quite rare. (Bu, oldukça nadir bir tür.)
2131) rarely; (zarf)
nadiren, ender olarak
She goes to opera rarely. (O, operaya nadiren gider.)
2132) rate; (isim, fiil)
i.; oran, kur , tarife, derece    f.; azarlamak, vergi koymak, fiyat belirlemek
It is well known that the city has a high crime rate. (Bu şehrin yüksek bir suç oranının olduğu iyi bilinir.)
2133) rather; (zarf)
oldukça, bir hayli, epey, -den ziyade
It was a rather difficult question. (Oldukça zor bir soruydu.)
2134) rating; (isim)
derecelendirme, sınıflandırma, derece
The movie had a bad rating. (Film kötü bir derecelendirme aldı.)
2135) ratio; (isim)
oran, orantı
What is the ratio of men to women in the region. (Bölgede erkeklerin kadınlara oranı nedir?
2136) rational; (sıfat)
rasyonel, mantıklı, makul, akla yatkın
There is no rational explanation for his actions. (Onun davranışlarının mantıklı bir açıklaması yok.)
2137) raw; (sıfat)
çiğ, ham, toy
The meat is still row, roast  it more. (Et hala çiğ, daha fazla pişir.)
2138) reach; (fiil)
ulaşmak, uzanmak, yetmek, varmak, erişmek
I hope this letter reaches you as quick as possible. (Umarım bu mektup sana mümkün olduğu kadar hızlı sürede ulaşır.)
2139) react; (fiil)
tepki göstermek, reaksiyon göstermek , tepkimek
Don’t react quickly, first listen. (Hemen tepki gösterme, öncelikle dinle.)
2140) reaction; (isim)
tepki, reaksiyon, tepkime
What was your father’s reaction to the news? (Babanın haberlere tepkisi ne oldu?)
2141) read; (fiil)
okumak
I am tryin to read  the map. (Haritayı okumaya çalışıyorum.)
2142) reader; (isim)
okuyucu, okur
Are you a good reader? (Sen iyi bir okuyucu musundur?)
2143) reading; (isim)
okuma
My hobbies include reading and painting. (Okuma ve resim yapma hobilerim arasında.)
2144) ready; (sıfat)
hazır,müsait
Come on, dinner’s ready. (Haydi, yemek hazır.)
2145) real; (sıfat)
gerçek, reel, hakiki, asıl
Are those real flowers? (Bunlar gerçek çiçekler mi?)
2146) reality; (isim)
gerçeklik, hakikat
She refuses to face reality. (Gerçekle yüzleşmeyi reddediyor.)
2147) realize; (fiil)
farketmek, anlamak, gerçekleştirmek
I didn’t realize you were so upset. (Bu kadar üzgün olduğunu fark etmedim.)
2148) really; (zarf)
gerçekten, sahiden, hakikaten, aslında
I really don’t mind. (Gerçekten umrumda değil.)
2149) reason; (isim)
sebep, neden, gerekçe, akıl, mantık, sağduyu
I want to know the reason why you are so late. (Bu kadar geç kalmanın sebebi nedir bilmek istiyorum.)
2150) reasonable; (sıfat)
makul, uygun, mantıklı
They sold their house at a reasonable price. (Evlerini makul bir fiyata sattılar.)
2151) recall; (fiil)
hatırlamak, anımsamak, hatırlatmak, anımsatmak
He couldn’t recall my name. (Benim ismimi hatırlayamadı.)
2152) receive; (fiil)
almak, teslim almak, eline ulaşmak
He received a present from his uncle. (Amcasından bir hediye aldı.)
2153) recent; (sıfat)
son, yeni, yakında olmuş, en son
There have been not so many changes in recent years. (Son yıllarda çok fazla değişiklik olmadı.)
2154) recently; (zarf)
son zamanlarda, son günlerde, yakın geçmişte, kısa süre önce , şu sıralar
I haven’t seen them recently. (Onları son zamanlarda görmüyorum.)
2155) recipe; (isim)
yemek tarifi
What is the recipe of this soup? (Bu çorbanın tarifi nedir?)
2156) recognition; (isim)
tanıma, tanınma, tanınırlık
She glanced at me but  there was no recognition. (Bana bakış attı ancak tanıdığında dair bir işaret yoktu.)
2157) recognize; (fiil)
tanımak, bilmek, varlığını kabul etmek
I recognize him by his curly long hair. (Onu uzun kıvırcık saçından tanıdım.)
2158) recommend; (fiil)
tavsiye etmek, önermek
Can you recommend a good restaurant? (İyi bir restoran tavsiye edebilir misin?)
2159) recommendation; (isim)
tavsiye, öneri
We chose the hotel on their recommendation. (Onların tavsiyesi üzerine oteli seçtik.)
2160) record; (isim, fiil)
i;kayıt, plak, sicil, tutanak, rekor  f.;kayda almak, kaydetmek, tutanak tutmak
I kept a record of my expenses. (Harcamalarımın kaydını tuttum.)
2161) recording; (isim)
kayıt, bant, kaydetme
We watched the video recording of the wedding. (Düğünün video kaydını izledik.)
2162) recover; (fiil)
iyileşmek, kurtarmak, kendine gelmek
It can take months to recover . (İyileşmesi aylar sürebilir.)
2163) recovery; (isim)
iyileşme, kurtulma, toparlanma
My father made a quick recovery from the operation. (Babam ameliyattan sonra  çabuk iyileşme gösterdi.)
2164) recruit; (fiil, isim)
f.;üye yapmak, iyileştirmek, asker toplamak    i.; acemi er, yeni üye
They recruited many new members to the club. (Kulübe birçok yeni üye aldılar.)
2165) red; (sıfat)
kırmızı, al, kızıl
She dyed her hair red. (Saçını kızıla boyamış.)
2166) reduce; (fiil)
azaltmak, eksiltmek, indirgemek, sadeleştirmek
Giving up smoking reduces the risk of heart diseases. (Sigarayı bırakmak kalp hastalıkları riskini azaltır.)
2167) reduction; (isim)
indirme, azaltma, düşürme, eksiltme
There has been some reduction in unemployment. (İşsizlikte azalma oldu.)
2168) refer; (fiil)
işaret etmek,  bahsetmek, anmak, havale etmek, sevk etmek
You know who I am referring to. (Kimden bahsettiğimi biliyorsun.)
2169) reference; (isim)
referans,söz etme, başvuru, havale, danışma
He made reference to his homeland. (Anavatanından söz etti.)
2170) reflect; (fiil)
yansıtmak, ifade etmek, belirtmek
His face was reflected in the mirror. (Yüzü aynaya yansımıştı.)
2171) reflection; (isim)
yansıma, akis, etki, düşünce
Your clothes are often a reflection of your personality. (Kıyafetleriniz çoğunlukla kişiliğinizi yansıtır.)
2172) reform; (fiil)
reform yapmak, ıslah etmek, yeniden düzenlemek, düzeltmek, iyileştirmek
The law needs to be reformed. (Yasanın yeniden düzenlenmesi lazım.)
2173) refugee; (isim)
mülteci, sığınmacı
They  are staying in a refugee camp for a while. (Onlar bir süreliğine mülteci kampında kalıyorlar.)
2174) refuse; (fiil)
reddetmek, geri çevirmek, karşı koymak
She refused his proposal. (Onun evlenme teklifini reddetti.)
2175) regard; (fiil, isim)
f.; saymak, hesaba katmak, gözetmek     i.; saygınlık, itibar
His works are very regarded. (Onun eserleri çok sayılıyor.)
2176) regarding; (edat)
ilişkin, -e gelince, konusunda
He said nothing regarding your request. (Senin ricana ilişkin bir şey söylemedi.)
2177) regardless; (zarf)
aldırmadan, umursamayarak, ne olursa olsun
She did what she wanted, regardless of the consequences. (Sonuçlarına aldırmadan istediği şeyi yaptı.)
2178) regime; (isim)
rejim, yönetim biçimi, diyet, perhiz
The military regime has fallen. (Askeri rejim düştü.)
2179) region; (isim)
bölge, yöre, diyar, çevre, mıntıka
Marmara is the most densely populated region of Turkey. (Marmara, Türkiye’nin en yoğun nüfuslu bölgesidir.)
2180) regional; (sıfat)
bölgesel, yerel
This tv channel is regional. (Bu televizyon kanalı bölgesel.)
2181) register; (fiil, isim)
f.; kaydetmek, sicile geçirmek   i.; kayıt, sicil
the ship was registered in America. (Gemi Amerika’ya kayıtlıydı.)
2182)  regular; (sıfat)
düzenli, müdavim
There is a regular bus service to the center. (Merkeze düzenli otobüs hizmeti var.)
2183) regularly; (zarf)
düzenli olarak, belli aralıklarla
I do my exercises regularly. (Egzersizlerimi düzenli olarak yaparım.)
2184) regulate; (fiil)
düzenlemek, düzene sokmak, ayarlamak
Meat prices were regulated by the government.  (Et fiyatları hükümet tarafından düzenlendi.)
2185) regulation; (isim)
düzenleme, ayarlama
We should adapt to new regulations. (Yeni düzenlemelere uyum sağlamalıyız.)
2186) reinforce; (fiil)
sağlamlaştırmak, pekiştirmek, güçlendirmek, takviye etmek
All buildings in this area were reinforced to withstand earthquakes. (Bu bölgedeki tüm binalar depreme dayanaklı olması için sağlamlaştırıldı.)
2187) reject; (fiil)
reddetmek, geri çevirmek, istememek
The proposal was rejected. (Öneri reddedildi.)
2188) relate; (fiil)
ilişkisi olmak, ilgili olmak, nakletmek, bağlantı kurmak
It is difficult to relate these two topics. (Bu iki konu arasında  bağlantı kurmak çok zor.)
2189) relation; (isim)
ilişki, bağlantı, oran
We have a strong relation in our family. (Ailemizde güçlü bir ilişki var.)
2190) relationship; (isim)
ilişki, alaka, bağlantı, akrabalık, yakınlık
She has a very close relationship with her cousin. (Kuzeniyle çok yakın bir ilişkisi var.)
2191) relative; (isim, sıfat)
i.; akraba, hısım   s.; göreceli, nispi, ilişkin
I don’t know many of my distant relatives. (Uzak akrabalarımın çoğunu tanımıyorum.)
2192) relatively; (zarf)
nispeten, görece, oranla
I think this exam is relatively easy. (Bence bu sınav nispeten daha kolay.)
2193) relax; (fiil)
rahatlamak, gevşemek, hafiflemek, dinlenmek
Just relax and enjoy your holiday. (Gevşe ve tatilinin tadını çıkar.)
2194) release; (fiil, isim)
f.; salmak, serbest bırakmak, piyasaya sürmek    i.; serbest bırakma, tahliye
They released the prisioner after five years. (Mahkumu beş yıl sonra serbest bıraktılar.)
2195) relevant; (sıfat)
konu ile ilgili, alakası olan
Do you have the relevant experience. (Konu ile alakalı tecrüben var mı?)
2196) relief; (isim)
rahatlama, hafifletme, iç rahatlaması
She sighed with relief. (Rahatlayarak oh çekti.)
2197) religion; (isim)
din, kült
You shoul respect other religions. (Diğer dinlere saygı göstermelisin.)
2198) religious; (sıfat)
dini, dindar, dinsel
His wife is very religious. (Onun karısı çok dindardır.)
2199) rely; (fiil)
güvenmek, itimat etmek, itibar etmek
You can rely on me, I can keep your secret. (Bana güvenebilirsin, sırrını tutarım.)
2200) remain; (fiil)
geriye kalmak, artakalmak, artmak, olduğu gibi kalmak
Only a small part of the house remained after the fire. (Yangından sonra evin çok küçük bir kısmı geriye kaldı.)
2201) remaining; (isim, sıfat)
i.; kalma, bakiye   s.; arda kalan, baki, kalık
She gave the remaining foods to her neighbour. (Kalan yemekleri komşusuna verdi.)
2202) remarkable; (sıfat)
dikkat çekici, göze çarpan, dikkate değer
She is truly a remarkable woman. (O gerçekten dikkat çekici bir kadın.)
2203) remember;
hatırlamak, anımsamak, anmak
Do you remember your first day at school? (Okuldaki ilk gününü hatırlıyor musun?)
2204) remind; (fiil)
hatırlatmak, anımsatmak, andırmak
Can someone remind me the exam’s date. (Birisi bana sınavın tarihini hatırlatabilir mi?)
2205) remote; (isim, sıfat)
i.; uzak   s.; mesafeli, dolaylı
The beach is remote from here. (Sahil buradan uzakta.)
2206) remove; (fiil)
çıkarmak, gidermek, ortadan kaldırmak, uzaklaştırmak, taşımak
Use soap to remove the stain. (Lekeyi çıkarmak için sabun kullan.)
2207) repeat; (fiil)
tekrarlamak, yinelemek, tekrar etmek
Can you repeat it again? (Birkez daha tekrar edebilir misin?)
2208) repeatedly; (zarf)
tekrar tekrar, durmadan, defalarca
He said the song repeatedly. (Şarkıyı tekrar tekrar söyledi.)
2209) replace; (fiil)
yer değiştirmek, yerine geçmek, yenisiyle değiştirmek
They say computers will replace human’s workforce. (Bilgisayarların insan çalışma gücünün yerine geçeceğini söylüyorlar.)
2210) reply; (fiil, isim)
f.; cevaplamak, yanıt vermek   i.; cevap, yanıt
He replied my letters. (Benim mektuplarımı cevapladı.)
2211) report; (fiil, isim)
f.; rapor etmek, bildirmek, haber vermek, ihbar etmek    i.; rapor, bildiri, tutanak
The committee will report on its research tomorrow. (Komite, yarın araştırmalarını rapor edecek.)
2212) reporter; (isim)
muhabir, haberci, muhbir
A reporter from New York Times made an interview with the doctor. (New York Times’dan bir muhabir benimle röportaj yaptı.)
2213) represent; (fiil)
temsil etmek, simgelemek, anlatmak
The European Union represents 28 countries. (Avrupa Birliği 28 ülkeyi temsil ediyor.)
2214) representation; (isim)
temsil, temsilcilik
We made a representation to the public. (Halka bir temsil sergiledik.)
2215) representative; (sıfat)
temsilci, temsili
The committee includes representatives from industry. (komitede sanayiden de temsilciler var.)
2216)  Republican; (sıfat, isim)
s.; cumhuriyetçi     i.; (abd’de)cumhuriyetçi parti taraftarı
The Republicans won the election in America. (Amerika’da seçimi Cumhuriyetçiler kazandı.)
2217) reputation; (isim)
ün, şöhret, itibar
She soon acquired a reputation as a singer. (Kısa sürede şarkıcı olarak ün elde etti.)
2218) request; (fiil, isim)
f.; talep etmek, istemek, rica etmek    i.; talep, rica, istek
They made a request for further aid. (Daha fazla yardım talep ettiler.)
2219) require; (fiil)
gerekmek, ihtiyacı olmak, gereksinim içinde olmak
The little dog requires a lot of care. (Küçük köpeğin çok ilgiye ihtiyacı var.)
2220) requirement; (isim)
ihtiyaç, gereksinim
Our immediate requirement is more staff. (Bizim acil ihtiyacımız daha fazla eleman.)
2221) research; (isim, fiil)
i.; araştırma, inceleme, bilimsel araştırma    f.; araştırmak, incelemek
What are the results of the research? (Araştımanın sonuçları neler?)
2222) researcher; (isim)
araştırmacı
He was a former researcher of our university. (O, üniversitemizin araştırmacısıydı.)
2223) resemble; (fiil)
benzemek, andırmak, birisine çekmek
He closely resembles his father. (O, babasına çok benziyor.)
2224)reservation; (isim)
rezervasyon, yer ayırtma
I will call the hotel and make a reservation. (Oteli arayacağım ve rezervasyon yaptıracağım.)
2225) resident; (isim)
sakin, bir yerde oturan
The pool is only for residents. (Havuz yalnızca burada oturanlar için.)
2226) resist; (fiil)
direnmek, karşı koymak, dayanmak, göğüs germek
We are determined to resist the pressure. (Baskıya direnmekte kararlıyız.)
2227) resistance; (iism)
direnç, direniş, direnme, rezistans, dayanma gücü
There has been a strong resistance to this new law. (Yeni yasaya karşı güçlü bir direniş var.)
2228) resolution; (isim)
kararlılık, azim, önerme, çözme
I am against this resolution. (Bu önermeye karşıyım.)
2229) resolve; (fiil)
azmetmek, kesin karar vermek, çözümlemek, gidermek
We met to resolve the conflict. (Tartışmayı gidermek üzere buluştuk.)
2230) resort; (isim)
tatil yeri, dinlence yeri, tatil merkezi
The ski resorts prices are very high. (Kayak merkezi fiyatları çok yüksek.)
2231) resource; (isim)
kaynak
We must use our natural resources efficiently. (Doğal kaynaklarımızı verimli bir şekilde kullanmalıyız.)
2232) respect; (isim, fiil)
i.; saygı, itibar, hürmet    f.; saygı göstermek, itibar göstermek, hürmet etmek
She has no respect to her parents. (Ebeveynlerine karşı hiç saygısı yok.)
2233) respond; (fiil)
karşılık vermek, yanıtlamak, tepki göstermek
How did he respond the news? (Haberlere nasıl karşılık verdi?)
2234) respondent; (isim, sıfat)
i.; davalı, sanık     s.; savunma yapan, karşılık veren
The respondents refused the blames. (Sanıklar suçlamaları reddetti.)
2235) response; (isim)
cevap, yanıtlama, karşılık
I called twice but there was no response. (İki kez aradım ancak yanıt yoktu.)
2236) responsibility; (isim)
sorumluluk, yükümlülük, mesuliyet
Jane  took the full responsibility. (Jane, tüm sorumluluğu üstüne aldı.)
2237) responsible; (sıfat)
sorumlu, yükümlü, mesul
John is responsible for financing the project. (John, projeyi finanse etmekten sorumlu.)
2238) rest; (fiil, isim)
f.; dinlenmek, dayanmak, güvenmek  i.; geri kalan, artan, dinginlik, dayanak
You need to rest if you are sick. (Hastaysan dinlenmen gerek.)
2239) restaurant; (isim)
restoran, lokanta
We had a meal in a restaurant. (Restronda  yemek yedik.)
2240) restore; (fiil)
yenileştirmek, iyileştirmek, restore etmek
They restored the old church. (Eski kiliseyi restore ettiler.)
2241)restriction; (isim)
sınırlama, kısıtlama, daraltma
The government put restrictions on foreign trade. (Hükümet dış ticarete kısıtlama getirdi.)
2242) result; (isim, fiil)
i.; sonuç, netice   f.; sonuçlanmak, neticelenmek
Success is the result of hard work. (Başarı, sıkı çalışmanın bir sonucudur.)
2243) retain; (fiil)
alıkoymak, elde tutmak, sürdürmek
He struggled to retain the control. (Kontrolü elinde tutmak için mücadele verdi.)
2244) retire; (fiil)
emekli olmak, inzivaya  çekilmek
He retired early because of his sickness. (Hastalığı nedeniyle erken emekli oldu.)
2245) retirement; (isim)
emeklilik, geri çekilme
The retirement age for men is 65. (Erkekler için emeklilik yaşı 65’tir.)
2246) return; (isim, fiil)
i.; geri dönüş, iade     f.; geri dönmek, geri çevirmek, iade etmek
When will you return  from holiday? (Tatilden ne zaman döneceksiniz?)
2247) reveal; (fiil)
ortaya çıkarmak, meydana koymak, açığa vurmak, afişe etmek
She didn’t reveal her friend’s secrets. (Arkadaşının sırlarını açığa çıkarmadı.)
2248) revenue; (isim)
gelir, hasılat
The company’s annual revenue is about three million dollars. (Şirketin yıllık hasılatı ortalama üç milyon dolar.)
2249) review; (fiil)
gözden geçirmek, yeniden gözatmak, incelemek
We need to review the case. (Durumu gözden geçirmeliyiz.)
2250) revolution; (isim)
devrim, ihtilal
French revolution break out in 1789. (Fransız Devrimi 1789’da ortaya çıktı.)
2251) rhythm; (isim)
ritim, nabız atışı
He can’t seem to play in rhythm. (Ritme uygun çalmıyor gibi görünüyor.)
2252) rice; (isim)
pirinç, pilav
We ate rice and meatball at dinner. (Akşam yemeğinde pilav ve köfte yedik.)
2253) rich; (sıfat)
zengin, verimli, besleyici
They are one of the richest families in the world. (Onlar, dünyanın en zengin ailelerinden biri.)
2254) rid; (fiil)
temizlemek, defetmek, başından atmak, kurtulmak
He wants to rid of his old car. (Eski arabasından kurtulmak istiyor.)
2255) ride; (fiil, isim)
f.; binmek (at, bisiklete, motosiklet vb)   i.; gezinti, yolculuk (at, bisiklet, araba ile)
I learnt to ride as a child. (Bisiklet sürmeyi çocukken öğrendim.)
2256) rifle; (isim, fiil)
i.; tüfek    f., soymak, yağma etmek
Their home had been rifled. (Onların evi soyuldu.)
2257) right; (isim, sıfat, zarf)
i.; sağ taraf, hak, dürüstlük    s.; haklı, doğru,dürüst    zf.; doğruca
You are right to criticize him. (Onu eleştirmekte haklısın.)
2258) ring; (fiil, isim)
f.; çalmak (telefon, zil)    i.; yüzük, halka
The door is ringing. (Kapı çalıyor.)
2259) rise; (isim, fiil)
i.; artış, zam, yükselme, güneşin doğuşu   f.; yükselmek, gün doğmak, ayağa kalmak
I am going to ask for a rise. (Zam isteyeceğim.)
2260) risk; (isim, fiil)
i.; risk, tehlike   f.; riske etmek, tehlikeye atmak
Why you take such a risk? (Neden böyle bir risk alıyorsun?)
2261) river; (isim)
nehir, akarsu
Kızılırmak is longest river of Turkey. (Kızılırmak Türkiye’nin en uzun nehridir.)
2262) road; (isim)
yol, cadde
The house is on a very busy road. (Ev, çok işlek bir yol üzerinde.)
2263) rock; (isim, fiil)
i.; kaya, taş, rock müziği, sallama     f.; sallamak, sarsmak
It is possible to find volcanic rocks in this area. (Bu bölgede volkanik kayalara rastlamak mümkün.)
2264) role; (isim, fiil)
i.; rol, görev    f.; rol yapmak
It is one of the greatest roles I have played. (Oynadığım en harika rollerden bir tanesi.)
2265) roll; (fiil, isim)
f.; yuvarlamak, yuvarlanmak, rulo yapmak   i.; rulo, yuvarlanma
Wallpaper is sold in rolls. (Duvarkağıdı rulo şeklinde satılıyor.)
2266) romantic; (sıfat)
romantik, duygusal
He buys me roses every week, he is so romantic. (Bana her hafta gül alır, çok romantik biridir.)
2267) roof; (isim)
çatı, dam
The cat climbed the roof. (Kedi çatıya tırmandı.)
2268) room; (isim)
oda, salon,mekan, yer
You should sit in the waiting room for a few minutes. (Birkaç dakikalığına bekleme odasında oturmalısınız.)
2269) root; (isim)
kök, köken, kaynak, töz
Pull the plant up by the roots. (Bitkiyi köklerinden kopar.)
2270) rope; (isim)
halat, ip, urgan
They tied his hands with rope. (Ellerini iple bağladılar.)
2271) rose; (isim)
gül, rozet
I like the smell of rose. (Gül kokusunu severim.)
2272) rough; (sıfat)
kaba, sert, kötü, pürüzlü, pütür pütür, tırtıklı
I am having a rough day. (Kötü bir gün geçiriyorum.)
2273) roughly; (zarf)
yaklaşık olarak, kabaca, aşağı yukarı
Sales are up by roughly 20%. (Satışlar yaklaşık olarak %20 oranında arttı.)
2274) round; (sıfat, isim,fiil)
s.; yuvarlak   i.; sefer, tur      f.; köşeyi, virajı dönmek, etrafında dönmek
Rugby isn’t played with a round ball. (Rugby yuvarlak topla oynanmaz.)
2275) route; (isim)
rota, güzergah, hat
Which is the shortest route to take? (Hangi güzergah daha kısa?)
2276) routine; (sıfat, isim)
s.; rutin, alışılagelen, sıradan          i.; alışkanlık haline gelmiş şey, hergünkü işler, rutin
Doing exercise is a part of my daily routine. (Egzersiz yapmak benim günlük rutinim.)
2277) row; (isim)
sıra, dizi, kargaşa, kavga
Let’s sit in the back row. (Arka sırada oturalım.)
2278) rub; (fiil)
ovmak, sürtmek, zımparalamak
She rubbed her chin thoughtfully. (Düşünceli bir şekilde çenesini ovdu.)
2279) rule; (isim, fiil)
i.; kural, kanun, yasa, adet     f.; yönetmek, hükmetmek, egemen olmak
The primitive tribes are living according to the unwritten rules. (ilkel kabileler, yazılı olmayan kurallara göre yaşıyorlar.)
2280) run; (isim, fiil)
i.; koşu, akış    f.; koşmak, seyirtmek, işletmek, çalıştırmak
Can you run as fast as John? (John kadar hızlı koşabilir misin?)
2281) running; (isim)
koşu, koşma, işletme, çalışma, idare etme
I’ve bought a new running shoes. (Yeni koşu ayakkabıları aldım.)
2282) rural;(sıfat)
kırsal, taşra
They used to live in rural area. (Kırsal alanda yaşamaya alıştılar.)
2283) rush; (fiil, isim)
f.; acele etmek, telaş etmek, koşturmak     i.; acele, telaş , koşuşturmaca, rağbet
There  is no need to rush, we have plenty of time. (Acele etmeye gerek yok, çok zamanımız var.)
2284) Russian; (isim)
rus, rusça
She decided to learn  Russian. (Rusça öğrenmeye karar verdi.)
2285) sacred; (sıfat)
kutsal, aziz, mukaddes
Cows are sacred to Hindus. (İnekler Hindular için kutsaldır.)
2286) sad; (sıfat)
üzgün, üzüntülü, hüzünlü, üzücü
Don’t be sad, everything will be okay. (Üzülme, her şey iyi olacak.)
2287) safe; (isim, sıfat)
i.; kasa  s.; güvende, emniyetli, tehlikesiz
I don’t feel safe in this hotel. (Bu otelde güvende hissetmiyorum.)
2288) safety; (isim)
güvenlik, emniyet, güven
They took all necessary safety precautions. (Tüm gerekli güvenlik önlemlerini aldılar.)
2289) sake; (isim)
hatır
Oh, for goodness’ sake! (Ah, Tanrı aşkına!)-kalıp bir kullanımdır
2290) salad; (isim)
salata
Can I have a chicken salad? (Tavuklu salata alabilir miyim?)
2291) salary; (isim)
aylık, maaş
They complains about the low salary. (Düşük maaştan şikayetçiler.)
2292) sale; (isim)
satış, ucuzluk
She gets 5% commission on each sale. (Her bir satıştan %5 komisyon alıyor.)
2293) sales; (isim)
satış, indirimli satış
I bought shoes in the sales. (İndirimden ayakkabı aldım.)
2294) salt; (isim)
tuz
Pass the salt please. (Tuzu uzatır mısın lütfen.)
2295) same;
s.; aynı, benzer  zm.; aynısı, aynı şey    zf.; aynı şekilde
We have lived in the same neighborhood for ten years. (On yıldır aynı semtte yaşıyoruz.)
2296) sample; (isim)
numune, örnek, örneklem
The doctor wanted a blood sample for the test. (Doktor test için kan örneği istedi.)
2297) sanction; (isim)
yaptırım, onaylama, müsaade, teyit
The economic sanctions have been lifted. (Ekonomik yaptırımlar kaldırıldı.)
2298) sand; (isim)
kum, kumsal
We went for a walk along the sand. (Kumsalda yürüyüşe çıktık.)
2299) satellite; (isim)
uydu
The moon is a satellite of earth. (Ay, dünyanın uydusudur.)
2300) satisfaction; (isim)
tatmin, memnuniyet, doygunluk
She had the satisfcation of seeing her book is loved. (Kitabının sevilmiş olmasından memnuniyet duydu.)
2301) satisfy; (fiil)
tatmin etmek, memnun etmek, doyurmak
Her success didn’t satisfy everyone. (Onun başarısı herkesi memnun etmedi.)
2302) sauce; (isim)
sos
I want some tomato sauce on pasta. (Makarnanın üzerine biraz domates sosu istiyorum.)
2303) save; (isim, fiil)
i.; kurtarma     f.;kurtarmak, para biriktirmek, tasarruf etmek
She saved a little girl from falling into the sea. (Küçük bir kızı denize düşmekten kurtardı.)
2304) saving; (isim, sıfat)
i.; tasarruf, birikim, biriktirme, kurtarma     s.; kurtaran
You saved my life. Thank you for everything. (Hayatımı kurtardın. Her şey için teşekkür ederim.)
2305) say;)
söylemek, demek
I didn’t believe even a single word he said. (Söylediği tek bir söze bile inanmadım.)
2306) scale; (fiil, isim)
f.; ölçeklendirmek, hesaplamak, tartmak      i.; ölçek, tartar, pul
On a global scale, %25 of energy is created from natural sources. (Küresel ölçekte, enerji üretiminin %25’i doğal kaynaklardan üretiliyor.)
2307)scandal; (isim)
skandal, rezalet, rezillik
His words caused scandals. (Sözleri skandallara neden oldu.)
2308) scared; (sıfat)
korkmuş
He is scared of darkness. (O, karanlıktan korkar.)
2309) scenario; (isim)
senaryo
The scenario of the film was really interesting. (Filmin senaryosu gerçekten ilginçti.)
2310) scene; (isim)
olay yeri, sahne, perde, manzara
He described the scene in detail. (Olay yerini detaylıca tarif etti.)
2311) schedule; (isim, fiil)
i.; program plan, çizelge    f.; çizelgelemek, planlamak
We are studying to a tight schedule. (Sıkı bir programa bağlı ders çalışıyoruz.)
2312) scheme; (fiil, isim)
f.; dolap çevirmek,düzenlemek, tasarlamak    i.; entrika, dolap, şema
The poem’s rhyme scheme is complicated. (Şiirin uyak şeması karmaşık.)
2313) scholar; (isim)
bilgin, bilimadamı, bursiyer
He is the most distinguished scholar in his field. (Alanındaki en seçkin bilimadamıdır.)
2314) scholarship; (isim)
burs, bilim, alimlik
He went to music school on a scholarship. (Müzik okuluna burslu gitti.)
2315) school; (isim)
okul, fakülte, mektep
We need more money for hospitals and schools. (Hastaneler ve okullar için daha fazla paraya ihtiyacımız var.)
2316) science; (isim)
bilim, ilim, bilim dalı
There have been a great progress in science and technology. (Bilim ve teknolojide büyük bir ilerleme var.)
2317) scientific; (sıfat)
bilimsel, ilmi
He is interested in scientific discoveries. (O, bilimsel keşiflerle çok ilgili.)
2318) scientist; (isim)
bilim adamı, bilim insanı, fenci, alim, bilgin
Many scientists are working in this field. (Birçok bilim adamı bu alanda çalışıyor.)
2319) scope; (isim,fiil)
i.; kapsam, faaliyet alanı, niyet    f.; araştırmak, incelemek
There is still plenty of scope for improvement. (Gelişim için hala birçok faaliyet alanı var.)
2320) score; (isim, fiil)
i.; skor, sayı (oyunda), puan    f.; puan almak, sayı kazanmak
The final score is 5-2. (Son skor 5-2.)
2321) scream; (fiil, isim)
f.; çığlık atmak, bağırmak, haykırmak    i.; çığlık, bağırma, haykırış
She screamed like she had seen a monstar. (Canavar görmüşçesine çığlık attı.)
2322) screen; (isim)
ekran, beyazperde, sinema
We were staring at the computer screen. (Bilgisayar ekranına bakıyorduk.)
2323) script; (isim)
senaryo, el yazısı
I admired her neat script. (Onun muntazam el yazısına hayran kaldım.)
2324) sea; (isim)
deniz, derya
We stayed in a hotel with sea view? (Deniz manzaralı bir otelde kaldık.)
2325) search; (isim, fiil)
i.; arama, araştırma    f.; araştırmak, aramak
The search for a cure goes on. (Tedavi için araştırma devam ediyor.)
2326) season; (isim, fiil)
i.; mevsim, sezon, baharat     f.; baharat katmak
The hotels are always full during the summer  season. (Yaz sezonu boyunca oteller her zaman dolu olur.)
2327) seat; (isim, fiil)
i.; koltuk, oturacak yer, iskemle   f.; oturtmak
Ladies and gentlemen, please take your seats. (Bayanlar ve baylar lütffen yerlerinizi alın.)
2328) second; (isim, sıfat)
i.; saniye, an, düello şahidi   s.; ikinci
Ankara is the second most crowded city of Turkey. (Ankara, Türkiye’nin ikinci en kalabalık şehridir.)
2329) secret; (isim, sıfat)
i.; sır, gizem   s.; gizli, gizemli, esrarlı
Don’t tell your secret to anyone. (Sırrını hiç kimseye söyleme.)
2330) secretary; (isim)
sekreter
Please call my secretary to make an appoinment. (Lütfen randevu almak için sekreterimi arayın.)
2331) section; (isim)
kısım, bölüm, kesit, parça, bölük
We will discuss these issues in the next section. (Bu konuları önümüzdeki bölümde tartışacağız.)
2332) sector; (isim)
sektör, işkolu
The private sector is tiring. (Özel sektör yorucudur.)
2333) secure; (fiil)
güvenceye almak, korumak, sağlamlaştırmak
I feel secure when you are with me. (Sen benimleyken güvende hissediyorum.)
2334) security; (isim)
güvenlik, emniyet, koruma
John is a security guard at the airport. (John havaalanında güvenlik görevlisi.)
2335) see; (fiil)
görmek, bakmak,seyretmek,  anlamak, farketmek
Did you see what happened last night? (Dün gece ne olduğunu gördün mü?)
2336) seed; (isim, fiil)
tohum, döl    f.; tohumlamak, çekirdeğini çıkarmak
These fruits can be grown from seed. (Bu meyveler tohumdan yetişebilirler.)
2337) seek; (fiil)
aramak, uğraşmak, peşinde koşmak
We are seeking new ways of expanding our membership. (Üyeliklerimizi genişletmenin yeni yollarını arıyoruz.)
2338) seem; (fiil)
görünmek, gözükmek, benzemek, gibi gelmek
It seems that he knows what he is doing. (Ne yaptığını biliyor gibi görünüyor.)
2339) segment; (isim, fiil)
i.; bölüm, parça, altkesit    f.; bölmek, parçalara ayırmak
She delated a small segment of the painting. (Resmin küçük bir parçasını sildi.)
2340) seize; (fiil)
kapmak, el koymak, gasp etmek, zorla almak
He tried to seize the gun from her. (Tabancayı ondan zorla almaya çalıştı.)
2341) select; (fiil)
seçmek, ayıklamak
He was selected to the basketball team. (O, basketbol takımına seçildi.)
2342) selection; (isim)
seçme, seçim, ayırma, seleksiyon
The final team selection will be made tomorrow. (Son takım seçmeleri yarın yapılacak.)
2343) self; (isim, zamir)
i.; öz, kişilik   zm.; kendi
She has no self confidence. (Onun hiç özgüveni yok.)
2344) sell; (fiil)
satmak, vermek, satılmak
We offered them a good price to sell their car. (Arabalarını satmaları için iyi bir fiyat teklif ettik.)
2345) senate; (isim)
senato
He is a member of Senate. (O bir Senato üyesi.)
2346) senator; (isim)
senatör
He has served as Senator for California since 2015. (2015’den bu yana  Kaliforniya’ya senatör olarak hizmet ediyor.)
2347) send; (fiil)
göndermek, sevk etmek, yollamak, dağıtmak
I’ll send you a postcard. (Sana bir kartpostal göndereceğim.)
2348) senior; (isim)
kıdemli, üst düzey, son sınıf öğrencisi, yaşça büyük,
Junior nurses usually work alongside more senior nurses. (Kıdemce aşağı olan hemşireler genellikle daha kıdemli hemşirelerin yanında çalışırlar.)
2349) sense; (isim, fiil)
i.; duyu, his, algı, anlam, düşünce     f.; hissetmek, sezmek, içine doğmak, anlamak
Dogs have a strong sense of smell. (Köpeklerin güçlü bir koku alma duyusu vardır.)
2350) sensitive; (sıfat)
duyarlı, hassas, içli
She is very sensitive to other people’s problems. (Başka insanların sorunlarına karşı çok duyarlıdır.)
2351) sentence; (isim, fiil)
i.; cümle , hüküm   f.; hüküm vermek, cezaya çarptırmak, mahkum etmek
Use the word ‘book’ in a sentence. (Kitap kelimesini bir cümle içinde kullan.)
2352) separate; (fiil, sıfat)
f.; ayırmak, ayrıştırmak    s.; ayrı, ayrık
They use seperate bathrooms. (Onlar ayrı banyoları kullanıyolar.)
2353) sequence; (isim)
dizi, sıra, silsile, birbiri ardından gelme, ardışık
Number the pages in sequence. (Sayfaları ardışık numaralandır.)
2354) series; (isim)
seri, silsile, dizi
They gave a series of concerts. (Onlar, bir dizi konser verdiler.)
2355) serious; (sıfat)
ciddi, ağırbaşlı, gerçek, tehlikeli
I am not a very serious person. (çok ciddi bir insan değilim.)
2356) seriously; (zarf)
cidden, ciddi olarak, ağır şekilde
Seriously, what is the matter with you?  (Cidden, senin sorunun ne?)
2357) serve; (fiil)
hizmet etmek, servis yapmak, servis atmak
They served a wonderful meal to their guests. (Misafirlerine harika yemekler servis ettiler.)
2358) service; (isim)
hizmet, servis, görev, idare
The government aims to improve public services. (Hükümet, kamu hizmetlerini geliştirmeyi hedefliyor.)
2359) session; (isim)
seans, celse, oturum
The court session lasted an hour. (Mahkeme oturumu bir saat sürdü.)
2360) set; (isim, sıfat, fiil)
i.; set, takım,dizi,seri     s.; belirli, kurulmuş, sabit    f.; batmak(güneş), bir ödev vermek, başlamak, girişmek,yerleştirmek, yerleşmek,  belirlemek, oturtmak, kararlaştırmak
Who wants to set the table? (Masayı hazırlamayı kim ister?)
2361) setting; (isim)
ortam, ayar, düzenleme
It was the perfect setting for a wonderful wedding. (Muhteşem bir düğün için harika bir ortamdı.)
2362) settle; (fiil)
yerleşmek, oturmak, konmak, çökeltmek (sıvının içindeki katı maddeleri)
The cat settled itself on the couch. (Kedi kanepeye oturdu.)
2363) settlement; (isim)
yerleşim, mesken, yerleştirme, tasfiye, anlaşma
She signed the divorce settlement. (Boşanma anlaşmasını imzaladı.)
2364) seven; (isim)
yedi rakamı
There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün var.)
2365) several; (sıfat)
birçok, çeşitli, değişik
She’s written several books about nature. (Doğa üzerine birçok kitap yazdı.)
2366) severe; (sıfat)
şiddetli, sert, haşin, acı
We had a severe winter last year. (Geçen yıl sert bir kış geçirdik.)
2367) sex; (isim)
seks, cinsel ilişki, sevişme, cinsellik, cinsiyet
How can you tell what sex a fish is? (Bir balığın hangi cinsiyetten olduğunu nasıl anlarsın?)
2368) sexual; (sıfat)
cinsel, cinsi, seksüel
Legislations preventing sexual abuse must be enacted. (Cinsel istismarı önleyici yasalar çıkarılmalı.)
2369) shade; (isim, fiil)
i.; gölge, gölgelik    f.; gölge yapmak
The temperature reaches 30 C in the shade. (Sıcaklık, gölgede otuz dereceye ulaşıyor.)
2370) shadow; (isim)
gölge, karartı
The dog is chasing its shadow. (Köpek, kendi gögesini kovalıyor.)
2371) shake; (fiil, isim)
f.; sallamak, titremek, silkelemek, çalkalamak, sarmak    i.; titreme, sarsma, sarsıntı, sallanış
Shake the bottle well before use. (Kullanmadan önce şişeyi iyice çalkalayın)
2372) shall; (fiil)
kararlılık, niyet, plan bildiren gelecek zaman yardımcı fiili,  söz verme durumunda kullanılır
This time next week I shall be in London. (Gelecek hafta bu zamanlarda Londra’da olacağım.)
2373) shape; (fiil, isim)
f.; şekillendirmek, şekil vermek, biçimlendirmek    i.; şekil, biçim, form
The cake was in shape of a heart. (Pasta kalp şeklindeydi.)
2374) share; (fiil, isim)
f.; paylaşmak, bölüştürmek, hisse almak, ortak olmak    i.; pay, hisse, paylaşma
We shared the pizza between us. (Pizzayı aramızda paylaştık.)
2375) she; (isim, zamir)
i.; dişi, kadın  zm.; o (dişil), kendisi
She is the strongest woman I have ever seen. (şimdiye dek gördüğüm en güçlü kadın.)
2376) sheet; (isim)
çarşaf, levha, tabaka
I have changed the sheets. (Çarşafları değiştirdim.)
2377) shelf; (isim)
raf, denizde sığlık
The jar is on the top shelf. (Kavanoz en üst rafta.)
2378) shell; (isim, fiil)
i.; kabuk, deniz kabuğu     f.; kabuğunu çıkartmak,  bombardıman yapmak
We collected shells on the beach. (Sahilde deniz kabuğu topladık.)
2379) shelter; (isim)
barınak, sığınak, siperlik
The homeless people are desperately seeking shelter. (Evsiz insanlar çaresiz halde sığınacak bir yer  arıyorlar.)
2380) shift; (isim, fiil)
i.; vardiya, mesai, değişim     f.; değiştirmek, yönü değişmek (rüzgar)
Could you help me shift this furniture. (Şu mobilyanın yerini değiştirmeme yardım eder misin?)
2381) shine; (fiil, isim)
f.; parlamak, parlatmak, parıldamak, ışımak    i.; parlaklık
The sun is shining brightly. (Güneş ışıl ışıl parlıyor.)
2382) ship; (isim, fiil)
i.; gemi    f.; gemiye mal yüklemek
The shiip has two restaurants. (Gemide iki adet restoran var.)
2383) shirt; (isim)
gömlek
This shirt is made of 100% cotton. (Bu gömlek %100 pamuktur.)
2384) shit; (fiil)
sıçmak, kaka yapmak , bok, saçmalık (argoda)
You are talking shit! (Saçmalıyorsun.)
2385) shock; (fiil, isim)
f.; şok etmek, sarsılmak    i.; şok
I got a terrible shock yesterday. (Dün çok kötü bir şok yaşadım.)
2386) shoe; (isim)
ayakkabı
What’s your shoe size? (Ayakkabı numaranız nedir?)
2387) shoot; (fiil, isim)
f.; ateş etmek,öldürmek , vurmak, silahla yaralamak,  çekim yapmak, film çekmek    i.; vuruş, ateş, fotoğraf çekme, çekim
Don’t shoot. I surrender. (Ateş etme. Teslim oluyorum.)
2388) shooting; (isim)
ateş etme, ateş, avcılık
He suddenly started shooting. (Aniden ateş etmeye başladı.)
2389) shore; (isim)
kıyı, sahil, yaka
They have a beautiful house on the shores of the lake. (Gölün kıyısında çok güzel bir evleri var.)
2390) short; (sıfat)
kısa, alçak, bodur, dar (zaman)
The girl had a short curly hair. (Kızın kısa kıvırcık saçları vardı.)
2391) shortly; (zarf)
kısaca, birazdan, yakında
I will be ready shortly. (Birazdan hazır olacağım.)
2392) shot; (isim, fiil)
i.; atış, şut, silah sesi, fotoğraf karesi    f.; vurmak
I heard some shots in the distance. (Uzaktan birkaç silah sesi duydum.)
2393) should; (fiil)
gerekmek, -meli/-malı
You should have been more careful. (Daha dikkatli olmalıydın.)
2394) shoulder; (isim, fiil)
i.; omuz, dağ (sırt)    f.; omuz vurmak, omuzlamak
He looked back over his shoulder. (Omzunun üzerinden arkasına baktı.)
2395) shout; (fiil, isim)
f.; haykırmak, bağırmak    i.; haykırış, bağırış
Stop shouting and listen! (Bağırmayı kes ve dinle.)
2396) show; ( isim, fiil)
f.; göstermek, kanıtlamak, sergilemek, sahnelemek, oynatmak     i.; gösteri, tv programı, sergi
The research has shown that people are influenced by TV  advertisements. (Araştırma, insanların televizyon reklamlarından etkilendiğini gösteriyor.)
2397) shower; (isim)
duş, sağanak, bebek hediye partisi
She is in shower now. (Şuanda duşta.)
2398) shrug; (isim, fiil)
i.; omuz silkme    f.; omuz silkmek
Jane shrugged her shoulder and said nothing. (Jane omzunu silkti ve hiçbir şey söylemedi.)
2399) shut; (fiil, sıfat)
f.; kapatmak, kapamak      s.; kapalı, kapanık
Shut the door, please. (Kapıyı kapat lütfen.)
2400) sick; (sıfat)
hasta, dengesiz (kimse), hastalıklı
Her father is very sick. (Onun babası çok hasta.)
2401) side; (isim, sıfat)
i.; kenar, taraf, cephe, yön,yaka     s.; yan, yandaki
The car is standing on the right side of the road. (Araba, yolun sağ tarafında duruyor.)
2402) sigh; (isim, fiil)
i.; iç çekme, ah etme     f.; iç çekmek, iç geçirmek, ah etmek
She sighed deeply. (Derin derin iç çekti.)
2403) sight; (isim)
görme, görme yetisi,  görüş alanı,  bakış
The disease has affected her sight. (Hastalık onun görme yetisini etkiledi.)
2404) sign; (fiil, isim)
f.; imzalamak, belirtmek, işaret etmek    i.; işaret, simge, belirti,imza
Headaches may be a sign of stress. (Başağrıları stresin işareti olabilir.)
2405) signal; (fiil, isim)
f.; sinyal vermek, işaret etmek     i.; sinyal, işaret, uyarı
There is no warning signal on the road. (Yolda hiç uyarı işareti yok.)
2406) significance; (isim)
önem, değer
Does the symbol has any particular significance? (Bu sembolün özel bir önemi var mı?)
2407) significant; (sıfat)
önemli, belirgin, dikkate değer, kaydadeğer
The project has shown a significant improvement. (Proje, önemli bir gelişme gösterdi.)
2408) significantly; (zarf)
önemli ölçüde
Profits of our company have increased significantly. (Şirketimizin karı önemli ölçüde arttı.)
2409) silence; (isim, fiil)
i.; sessizlik, suskunluk     f.; susturmak
There was an absolute silence in the classroom. (Sınıfta tam bir sessizlik vardı.)
2410) silent; (sıfat)
sessiz, suskun
Eveybody be silent! (Herkes sessiz olsun!)
2411) silver;  (sıfat, fiil)
s.; gümüş, gümüş rengi        f.; gümüşle kaplamak
She was wearing a silver necklace. (Gümüş bir gerdanlık takıyordu.)
2412) similar; (sıfat)
benzer, eş
We have very similar hobbies. (Çok benzer hobilerimiz var.)
2413) similarly; (zarf)
benzer şekilde, benzer biçimde
The srudents dressed similary for the graduation ceremony. (Öğrenciler, mezuniyet törenleri  için benzer şekilde giyindiler.)
2414) simple; (sıfat)
basit,  sade, kolay, yalın, gösterişsiz
This machine is very simple to use. (Bu makineyi kullanmak çok kolay.)
2415) simply; (zarf)
basit bir şekilde, sadece, basbayağı, gösterişsiz bir şekilde
you must simply tell the truth. (Basitçe gerçeği söylemek zorundasın.)
2416) sin; (isim, fiil)
i.; günah, suç    f.; günah işlemek
God, please forgive my sins. (Tanrım, lütfen günahlarımı affet.)
2417) since; (zarf, edat)
zf.;ondan sonra, o zamandan beri     ed.;-den beri, -den dolayı, için
I haven’t eaten anything since breakfast. (Kahvaltıdan beri bir şey yemedim.)
2418) sing; (fiil)
şarkı söylemek, ötmek, şakımak, vızıldamak
Will you sing us a song? (Bize bir şarkı söyler misin?)
2419) singer; (isim)
şarkıcı
He is a wonderful opera singer. (O, muhteşem bir opera şarkıcısıdır.)
2420) single; (sıfat)
bekar, yalnız, tek, tekil, ayrı
There wasn’t a single vacant room in the hotel. (Otelde bir tek boş oda yoktu.)
2421) sink; (fiil, isim)
f.; batmak, suya batmak   i.; lavabo
The boat sank to the bottom of the sea. (Tekne denizin altına battı.)
2422) sir; (isim)
bir asalet unvanı, sör, bay, efendim
Good morning, sir. (Günaydın efendim.)
2423) sister; (isim)
kız kardeş, abla, hemşire, hastabakıcı, rahibe
Do you have any brothers or sisters? (Erkek ya da kız kardeşin var mı?)
2424) sit; (fiil)
oturmak, bulunmak, durmak, konmak, kuluçkaya yatmak (tavuk), toplantı halinde olmak
May I sit here? (Buraya oturabilir miyim?)
2425) site; (fiil, isim)
f.; oturtmak, yerleştirmek     i.; yerleşim yeri, mekan, site, yer, konum
This site is ideal for building the a house. (Bu yer, ev inşa etmek için uygun.)
2426) situation; (isim)
durum, konum, mevki, vazife, hal,
The situation is worse than we think. (Durum düşündüğümüzden daha kötü.)
2427) six; (isim)
altı rakamı
Cut the cake into six equal slices. (Pastayı altı eşit dilime böl.)
2428) size; (isim, fiil)
i.; boyut, büyüklük, ölçü, uzam   f.; boyutlandırmak
We were shocked at the size of their house. (Evlerinin büyüklüğünü gördüğümüzde şok olduk.)
2429) ski; (isim, fiil)
i.; kayak    f.; kaymak
We went skiing in Uludağ last winter. (Geçen kış Uludağ’da kayak yapmaya gittik.)
2430) skill; (isim)
beceri, marifet, yetenek, ustalık, hüner
This job requires management skill. (Bu iş yönetim becerisi gerektiriyor.)
2431) skin; (isim, fiil)
i.; ten, cilt, deri, zar    f.; soymak, derisini yüzmek
He is receiving skin cancer treatment. (Cilt kanseri tedavisi görüyor.)
2432) sky; (isim)
gökyüzü
You can see a lot of stars in the sky. (Gökyüzünde bir sürü yıldız görebilirsin.)
2433) slave; (isim, fiil)
i.; köle, kul    f.; köle gibi çalışmak
He treated his wife like a slave. (Karısına bir köleymiş gibi davranıyordu.)
2434) sleep; (isim, fiil)
i.; uyku, uyuma      f.; uyumak, uyuklamak
The baby is sleeping. Be quiet. (Bebek uyuyor. Sessiz ol.)
2435) slice; (fiil, isim)
f.; dilimlemek, kesmek   i.; dilim, pay
She sliced the meat carefully. (Eti özenle dilimledi.)
2436) slide; (isim, fiil)
i.; slayt, sürgü, kaydırak    f.; kaydırmak, kaymak
The children were sliding on the snow. (Çocuklar karın üstünde kayıyorlardı.)
2437) slight; (sıfat, fiil)
s.; hafif, az, cüzi, belli belirsiz f.; önemsememek, hafife almak
Fortunately, the damage was slight. (Neyse ki hasar azdı.)
2438) slightly; (zarf)
hafifçe, az oranda , biraz
Are you afraid of high? -Ony slightly. (Yüksekten korkuyor musun? -Yalnızca biraz.)
2439) slip; (fiil)
kaymak, sürçmek, sıyırmak, kaçmak
He slipped over on the ice and broke his arm. (Buzun üzerine kayıp düştü ve kolunu kırdı.)
2440) slow; (fiil, sıfat)
f.; yavaşlatmak, ağırlaşmak    s.; yavaş, ağır, aheste
Progress was slower than we expected. (Gelişim beklediğimizden daha yavaştı.)
2441) slowly; (zarf)
yavaşça, yavaş yavaş
Could you speak more slowly please. (Lütfen daha yavaş konuşur musun?)
2442) small; (sıfat)
küçük, ufak, ufacık, minik, alçak, az, önemsiz
That dress is too small for you. (O elbise senin için çok küçük.)
2443) smart; (sıfat, fiil)
s.; zeki, akıllı, gösterişli, hoş        f.; sızlamak, acımak, ağrımak
You look very smart in that dress. (bu elbisenin içinde çok hoş görünüyorsun.)
2444) smell; (fiil, isim)
f.; kokmak, koklamak   i.; koku
This perfume is smelling like a rose. (Bu parfüm gül gibi kokuyor.)
2445) smile; (fiil, isim)
f.; gülmek, gülümsemek, tebessüm etmek    i.; gülücük, tebessüm
She smiled at me with joy. (Bana neşeyle gülümsedi.)
2446) smoke; (isim, fiil)
i.; duman, sigara içme   f.; sigara içmek, duman tütmek
You should quit smoking for your health. (Sağlığın için sigarayı bırakmalısın.)
2447) smooth; (fiil, sıfat)
f.; düzlemek, yumuşatmak    s.; düz, pürüzsüz
Her skin  was perfectly smooth. (Onun cildi mükemmel derecede pürüzsüzdü.)
2448) snap; (fiil, isim, sıfat)
f.; patlamak, koparmak,çat diye kapanmak, şipşak fotoğraf çekmek,şaklamak,  ısırmaya çalışmak   i.; çıtırtı, şak sesi, ısırma, şipşak fotoğraf     s.; anlık, beklenmedik
The rope suddenly snapped. (İp birdenbire koptu.)
2449) snow; (isim, fiil)
i.; kar    f.; kar yağmak
Children are playing in the snow. (Çocuklar karda oynuyorlar.)
2450) so;
zf.; böyle,öyle, bu kadar, demek ki, dolayısıyla, bu yüzden, bundan dolayı      bağ.; ve , için, öyleki
We have so much to do. (Yapacak çok şeyimiz var.)
2451) so-called; (sıfat)
sözde, adlı
How these so called improvements helped the local community? (Bu sözde gelişmeler yerel halka nasıl yardımcı oldu?)
2452) soccer; (isim)
futbol
We watched the soccer match in the stadium. (Futbol maçını stadyumda izledik.)
2453) social; (sıfat)
sosyal, toplumsal, arkadaş canlısı, girgin
It is important to provide social order. (Sosyal düzeni sağlamak önemlidir.)
2454) society; (isim)
toplum, topluluk, dernek, cemiyet,
Racism exists at all levels of society. (Irkçılık, toplumun her düzeyinde mevcut.)
2455) soft; (sıfat)
yumuşak, cıvık, hassas
The grass was soft and springy. (Çimler yumuşak ve canlıydı.)
2456) software; (isim)
yazılım
Will this software run on my machine? (Bu yazılım benim makinemde çalışacak mı?)
2457) soil; (isim,fiil)
i.; toprak    f.; pislemek, lekemelek, kirletmek
This land has fertile soil. (Bu ülkenin verimli toprakları var.)
2458) solar; (sıfat)
güneş, güneşle ilgili
Solar power is used all around the world. (Güneş enerjisi dünyanın her yerinde kullanılıyor.)
2459) soldier; (isim)
asker, er, nefer,
The soldier was wounded in the leg. (Asker, bacağından vuruldu.)
2460) solid; (sıfat)
katı, katı cisim, sağlam, sert
She can’t eat solid food because of her illness. (Hastalığından dolayı katı yiyecek yiyemiyor.)
2461) solution; (isim)
çözüm, çözelti
We need to find  an immediate solution for this problem. (Bu problem için acil bir çözüm bulmamız gerek.)
2462) solve; (fiil)
çözmek, halletmek, çözümlemek, aydınlatmak
The detective solved the mystery of the crime. (Dedektif suçun gizemini aydınlattı.)
2463) some; (sıfat, zarf)
s.; bazı, birkaç, biraz   zf.; epey, aşağı yukarı, yaklaşık
There is still some juice in the bottle. (Şişede hala biraz meyve suyu var.)
2464) somebody; (zamir)
biri,birisi, bir kimse
I need somebody to help me. (Bana yardım edecek biri lazım.)
2465) somehow; (zarf)
bir şekilde, iyi kötü, nasıl olsa
Somehow, I trust him. (Bir şekilde ona güveniyorum.)
2466) someone; (zarf)
birisi, biri, bir kimse
There is someone in the garden. (Bahçede birisi var.)
2467) something; (isim)
bir şey
Would you like something to drink? (İçecek bir şey ister misiniz?)
2468) sometimes; (zarf)
bazen, arada, ara sıra, kimi zaman
Sometimes I visit my grandparents. (Ara sıra büyük annemi ve büyük babamı ziyaret ediyorum.)
2469) somewhat; (zarf)
bir nebze, birazcık, kısmen, aşağı yukarı
I was somewhat surprised to see him. (Onu gördüğüme biraz şaşırdım.)
2470) somewhere; (zarf, zamir)
zf.; bir yere, bir yerde    zm.; bir yer
Let’s go somewhere silent. (Sessiz bir yere gidelim.)
2471) son; (isim)
oğul, erkek evlat, evlat
They have two sons and a daughter. (İki oğulları ve bir kızları var.)
2472) song; (isim)
şarkı, türkü, ötme, şakıma,  destan
We sang a song together. (Birlikte şarkı söyledik.)
2473) soon; (zarf)
kısa süre içinde, az sonra, birazdan, pek yakında
I hope you will be better soon. (Umarım kısa süre içinde daha iyi olursun.)
2474) sophisticated; (sıfat)
sofistike, çok yönlü, karmaşık, tecrübeli, entelektüel
John is a sophisticated young man. (John entelektüel bir genç adam.)
2475) sorry; (sıfat)
üzgün, hüzünlü, üzüntülü
Sorry, I am late. (Üzgünüm, geç kaldım.)
2476) sort; (fiil, isim)
f.; sıralamak, sınıflandırmak     i.; tür, cins, çeşit
These sort of problems are quite common. (Bu tür problemler oldukça yaygın.)
2477) soul; (isim)
ruh, maneviyat, tin
He belives that soul is immortal. (O, ruhun ölümsüz olduğuna iananır.)
2478) sound; (isim, fiil)
i.; ses     f.; ses vermek, gibi gelmek
It sounds ridiculous. (Kulağa gülünç geliyor.)
2479) soup; (isim)
çorba,
The soup is not warm enough. (Bu çorba yeterince sıcak değil.)
2480) source; (isim)
kaynak, köken, menşe
We should use renewable energy sources. (Yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmalıyız.)
2481) south; (isim)
güney
Which way is south? (Güney hangi taraf?9
2482) southern; (sıfat)
güney, güneyli, güneye ait
It is obvious from his accent that he comes from southern. (Güneyden geldiği aksanından apaçık belli.)
2483) Soviet; (isim)
sovyet rusya idare meclisi
The Soviet Union collapsed in 1991. (Soveyt Birliği 1991 yılında dağıldı.)
2484) space; (isim)
uzay, aralık, boşluk, açıklık, mekan
She was the first woman in space. (O, uzaydaki ilk kadındı.)
2485) Spanish; (isim, sıfat)
i.; ispanyolca   s.;  ispanyol
Spanish was easy to learn for me. (İspanyolca’yı öğrenmek benim için kolay oldu.)
2486) speak; (fiil)
konuşmak, ses çıkarmak
She speaks five languages. (O, beş dil konuşuyor.)
2487) speaker; (isim)
konuşmacı, spiker, meclis başkanı, hoparlör
He was a guest speaker at the seminar. (O, seminerde konuk konuşmacıydı.)
2488) special; (sıfat)
özel, hususi
What are your special interests? (Özel uğraşlarınız nelerdir?)
2489) specialist; (isim)
uzman, uzman doktor
You need some specialist advice. (Senin biraz uzman tavsiyesine ihtiyacın var.)
2490) species; (isim)
tür, cins
There are many species of birds. (Birçok kuş türü vardır.)
2491) specific; (sıfat)
özel, özgü, belirlli
I gave you specific instructions. (Sana belirli yönergeleri verdim.)
2492) specifically; (zarf)
belirli bir biçimde, özellike
I specifically told you not to eat junk food. (Sana ıvır zıvır yememeni özellikle söyledim.)
2493) speech; (isim)
konuşma, söylev, hitabe
Their friends made speeches at their wedding. (Arkadaşları düğünlerinde konuşma yaptılar.)
2494) speed; (isim, fiil)
i.; hız, sürat     f.; hızla gitmek, süratli gitmek
Don’t exceed the speed limit. .(Hız sınırını aşma.)
2495) spend; (fiil)
harcamak, geçirmek (vakit, geceyi vb.), sarf etmek
I have spent all my money. (Bütün paramı harcadım.)
2496) spending; (isim)
harcama
They made a survey on spending habits. (Harcama alışkanlıkları üzerine bir anket yaptılar.)
2497) spin; (fiil, isim)
f.; döndürmek, bükmek, eğirmek        i.; dönme, devir
My head is spinning. (Başım dönüyor.)
2498) spirit; (isim)
ruh,ruh hali, can,  ispirto
I am in good spirits today. (Bugün iyi ruh halimdeyim.)
2499) spiritual; (sıfat)
ruhsal, manevi, dini
We are concerned about his spiritual welfare. (Onun ruhsal sağlığı hakkında endişeliyiz.)
2500) split; (fiil)
bölmek, yarmak, ayırmak, parçalanmak
The debate has split the country down the middle. (Tartışma, ülkeyi ikiye böldü.)
2501) spokesman; (isim)
sözcü, konuşmacı
A spokesman for the government answered the questions. (Hükümet sözcüsü soruları yanıtladı.)
2502) sport; (isim)
spor
I am not interested in sport. (Sporla ilgilenmiyorum.)
2503) spot; (isim, fiil)
nokta, benek, leke     f.; beneklemek, fark etmek, ayırt etmek
Leopard has spots. (Leoparın benekleri vardır.)
2504) spread; (fiil)
yaymak, yayılmak, bulaşmak
The disease spreads easily. (Hastalık hızlı bir şekilde yayılıyor.)
2505) spring; (isim, sıfat, fiil)
i.; yay, ilkbahar, bahar, kaynak, memba     s.; yaylı   f.; burkmak, atlamak
He was born in the spring of 1952. (1952 yılının baharında doğdu.)
2506) square; (isim, sıfat)
i.; meydan   s.; kare
She drew a square room. (Kare şeklinde bir oda çizdi.)
2507) squeeze; (fiil)
sıkışmak, sıkmak, ezmek
He squeezed my hand and smiled at me. (Elimi sıktı ve bana gülümsedi.)
2508) stability; (isim)
kararlılık, durağanlık, istikrar, sabitlik, tutarlılık
It was time of political stability. (Siyasi istikrarın olduğu zamanlardı.9
2509) stable; (isim, sıfat)
i.; ahır, dam      s.; istikrarlı, sabit, değişmez, durağan, kararlı
She wants a stable relationship. (O, istikrarlı bir ilişki istiyor.)
2510) staff; (isim)
kadro, personel, gereç
We have 20 part-time staff. (20 tane yarı zamanlı çalışan elemanımız var.)
2511) stage; (fiil, isim)
f.; sahnelemek, sahneye koymak      i.; sahne, evre, etap, devre, kademe, aşama
The product is at the design stage. (Ürün tasarlama aşamasında.)
2512) stair; (isim)
merdiven basamağı
How many stairs are there? (Kaç tane basamak var?)
2513) stake; (isim, fiil)
i.; kazık, direk, pay     f.; kazığa bağlamak, rest çekmek
He has the 20% stake in the company. (Onun şirkette %20 payı var.)
2514) stand; (fiil, isim)
f.; ayakta durmak, dikilmek, katlanmak     i.; ayaklık
She was too weak to stand. (Ayakta durmak için fazla güçsüzdü.)
2515) standard; (sıfat, isim)
s.; standart, normal             i.; norm, ölçüt
We aim to sustain our standards of customer care. (Müşteri ilişkileri standartlarımızı devam ettirmeyi hedefliyoruz.)
2516) standing; (sıfat, isim)
s.; ayakta, durma      i.; duruş, durma, konum, saygınlık
The conract has no legal standing. (Kontratın yasal bir konumu yok.)
2517) star; (isim)
yıldız , ünlü
You are shining like a star. (Bir yıldız gibi parlıyorsun.)
2518) stare; (fiil)
dik dik bakmak, uzun uzun bakmak
Everyone stared him after he screamed. (Çığlık attıktan sonra herkes ona dik dik baktı.)
2519) start; (fiil, isim)
f.; başlamak, başlatmak     i.; başlama, başlangıç
I have just started a new job. (Henüz yeni bir işe başladım.)
2520) state; (fiil, isim)
f.; belirtmek, ifade etmek, bildirmek    i.; devlet, eyalet, durum, hal
He was in state of temporary depression. (Geçici bir depresyon halindeydi.)
2521) statement; (isim)
açıklama, beyan, söz, ifade
Do you agree with this statement? (Bu ifadeye katılıyor musun?)
2522) station;
istasyon, gar, terminal, durak
We walked back  to the station. (İstasyona geri yürüdük.)
2523) statistics; (isim)
istatik, sayımbilim
According to statistics over 2000 people killed because of the disease. (İstatistiklere göre hastalıktan 2000’in üzerinde insan öldü.)
2524) status; (isim)
statü, konum, durum, hal, mevki
She married a man with a high social status. (Sosyal statüsü yüksek olan bir adamla evlendi.)
2525) stay; (fiil, isim)
f.; kalmak,durmak, beklemek    i.; kalma, kalış, kalış süresi
You stay here, I’ll be back soon. (Sen burada kal, ben hemen döneceğim.)
2526) steady; (isim, sıfat)
i.; sabit durum     s.; istikrarlı, sağlam, sabit
We are making a steady progress. (İstikrarlı bir ilerleme kaydediyoruz.)
2527) steal; (fiil)
çalmak, hırsızlık yapmak
My wallet was stolen. (Cüzdanım çalındı.)
2528) steel; (isim)
çelik
The frame is made of steel. (Çerçeve çelikten yapılmış.)
2529) step; (isim, fiil)
i.; adım, basamak,hamle, üvey     f.; basmak, adım atmak, girmek
He took a step towards me. (Bana doğru bir adım attı.)
2530) stick; (isim, fiil)
i.; sopa, çubuk   f.; saplamak, batırmak, yapıştırmak,yapışmak
I stock the photos into an album. (Fotoğrafları albüme yapıştırdım.)
2531) still; (sıfat, zarf)
s.; durgun, sabit, hareketsiz    zf.; hala, yine de, buna rağmen, kıpırdamadan
He went two hours ago and I’m still waiting for him. (İki saat önce gitti ve ben hala onu bekliyorum.)
2532) stir; (fiil)
karıştırmak, uyandırmak(belli bir duyguyu)
He stirred his tea with milk. (Çayını sütle karıştırdı.)
2533) stock; (isim, fiil)
i.; stok, mevcut mal   f.; stoklamak, depolamak, bulundurmak
The model you liked is not in stock. (Sizin beğendiğiniz model stokta yok.)
2534) stomach; (isim)
mide, karın
I’ve got a tomach-ache. (Midem ağrıyor.)
2535) stone; (isim)
taş, çekirdek (meyve)
She threw a stone to the window. (Pencereye taş fırlattı.)
2536) stop; (fiil, isim)
f.; durmak, durdurmak, kesilmek   i.; durak, durma, duraklama
The rain had stopped and the clouds had cleared away. (Yağmur durmuştu ve bulutlar kaybolmuştu.)
2537) storage; (isim)
depo, depolama, biriktirme
We need more storage now. (Daha fazla depolamaya ihtiyacımız var.)
2538) store; (fiil, isim)
f.;depolamak, saklamak, muhafaza etmek   i.;mağaza,depo, ambar
Where is the nearest carpet store? (En yakın halı mağazası nerede?)
2539) storm; (isim, fiil))
fırtına    f.; fırtına gibi esmek, bağırıp çağırmak
The storm broke after rain (Yağmurdan sonra fırtına başladı.)
2540) story; (isim)
hikaye, öykü, tarih, rivayet
I am going to tell you a fantastic story. (Sana fantastik bir hikaye anlatacağım.)
2541) straight; (sıfat, zarf)
s.; doğru, düz, düzgün     zf.; dosdoğru, dümdüz
He looked me straight in the eye. (Dosdoğru gözlerimin içine baktı.)
2542) strange; (sıfat)
tuhaf, garip, acayip, yabancı
A strange thing happened in the movie. (Filmde tuhaf bir şey oldu.)
2543) stranger; (isim)
yabancı
I am stranger in this country. (Ben bu ülkede yabancıyım.)
2544) strategic; (sıfat)
stratejik
Cameras were set up at strategic points. (Kameralar stratejik noktalara yerleştirildi.)
2545) strategy; (isim)
strateji, taktik
 He was a total genius when it came to military strategy. (Konu askeri strateji olunca tam bir dahiydi.)
2546) stream; (isim, fiil)
dere, akarsu    f.; akıp gitmek
Tears streamed down her face. (Gözyaşları yüzünden akıp gitti.)
2547) street; (isim)
cadde, sokak, yol
He was mooning around the street. (Caddede dalgın dalgın dolanıp duruyordu.)
2548) strength; (isim)
güç, kuvvet, sağlamlık, dayanma gücü
I have no strength to walk any further. (Daha fazla yürüyecek güzüm yok.)
2549) strengthen; (fiil)
güçlendirmek, kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak
He pushed the rock with his all strength. (Kayayı tüm gücüyle itti.)
2550) stress; (isim, fiil)
i.; stres, baskı    f.; vurgu yapmak, tonlamak
Stress is often a factor for diseases. (Stres genellikle hastalıkların etmenidir.)
2551) stretch; (fiil)
germek, uzatmak, uzamak, gerinmek, esnemek
This tshirt has stretched. (Bu tişört esnedi.)
2552) strike; (isim, fiil)
i.;darbe, çarpma, grev    f.; vurmak, çarpmak
The ship struck a rock. (Gemi bir kayaya çarptı.)
2553) string; (isim, fiil)
i.; sicim, dizi      f.; kılçıklarını ayıklamak, ipe dizmek, germek
The necklace is in form of stringed pearls. (Gerdanlık ipe dizilmiş inciler halindeydi.)
2554) strip; (fiil, isim)
f.; soymak, soyunmak, giysilerini çıkarmak      i.;şerit, soyunma, sınır, striptiz
I stripped and washed myself. (Soyundum ve yıkandım.)
2555) stroke; (isim)
vuruş, inme, felç
What a beautiful stroke! (Ne kadar güzel bir vuruş!)
2556) strong; (sıfat)
güçlü, kuvvetli, sıkı, sert,sağlam, dayanıklı,  istikrarlı
He lifted the heavy box with his strong arms. (Güçlü kollarıyla ağır koliyi kaldırdı.)
2557) strongly; (zarf)
kuvvetle, şiddetle, fazlasıyla, son derece
I am strongly opposed to the idea. (Bu fikre şiddetle karşı çıkıyorum)
2558) structure; (isim, fiil)
i.; yapı, bina, inşaat, iskelet, bünye   f.; yapılandırmak, şekillendirmek
These two sentences have equivalent grammatical structures. (Bu iki cümlenin yapıları eş gramer yapıları var.)
2559) struggle; (isim, fiil)
i.; çabalama, mücadele    f.; çabalamak, mücadele etmek, cebelleşmek
We are  struggling  for our independence. (Özgürlüğümüz için mücadele ediyoruz.)
2560) student; (isim)
öğrenci, talebe
These students are really clever. (Bu öğrenciler gerçekten akıllı.)
2561) studio; (isim)
stüdyo, stüdyo daire, atöyle
They are recording a song in the studio. (Stüdyoda şarkı kayda alıyorlar.)
2562) study; (fiil, isim)
f.; çalışmak, öğrenim görmek, araştırmak, incelemek    i.; çalışma, öğrenim, araştırma
I studied Maths the whole night. (Bütün gece matematik çalıştım.)
2563) stuff; (isim, fiil)
i.; şey, ıvır zıvır, eşya   f.; tıkmak, tıka basa doldurmak
I prefer to buy stuffs in sale. (İndirimdeki şeyleri almayı tercih ederim.)
2564) stupid; (sıfat)
aptal, salak, ahmak, aptalca
I know, it was a stupid mistake. (Biliyorum çok aptal bir hataydı.)
2565) style; (isim, fiil)
i.; stil, tarz , üslup, biçem   f.; biçimlendirmek, dizayn etmek
She has a different clothing style. (Onun farklı bir giyim tarzı var.)
2566) subject; (isim)
konu, ders, özne,
Climate change is still a subject of debate. (İklim değişikliği hala bir tartışma konusu.)
2567) submit; (fiil)
sunmak, vermek,arz etmek, ileri sürmek, boyun eğmek
She refused to submit to threats. (Tehditlere boyun eğmeyi reddetti.)
2568) subsequent; (sıfat)
sonradan gelen, izleyen, takip eden, daha sonraki
Subseqent events confirmed our guess’. (Takip eden gelişmeler tahminlerimizi doğruladı.)
2569) substance; (isim)
madde, cisim, öz
It is dangerous to mix these substances. (Bu maddeleri karıştımak tehlikeli.)
2570)  substantial; (sıfat)
önemli, varlıklı, var olan, maddi, büyük çapta
They earned substantial amount of money. ( Büyük çapta para kazandılar.)
2571) succeed; (fiil)
başarılı olmak, başarmak, amacına ulaşmak, izlemek
Our plan succeeded. (Planımız başarılı oldu.)
2572) success; (isim)
başarı, başarma, başarılı kimse
We owe our success to your works. (Başarımızı sizin çalışmalarınıza borçluyuz.)
2573) successful; (sıfat)
başarılı
I wasn’t very successuful in highschool. (Lisede çok başarılı değildim.)
2574) successfully; (zarf)
başarılı bir şekilde, başarıyla
She successfully graduate from university. (Üniversiteden başarıyla mezun oldu.)
2575) such; (sıfat, zarf)
s.; çok, öyle, böylesine , bunun gibi    zf.; ne kadar da, mesela, öylesine
I have never seen such a complex sentence. (Hiç böylesine karmaşık bir cümle görmemiştim.)
2576) sudden; (sıfat)
ani, beklenmedik
Her death was very sudden. (Onun ölümü çok beklenmedikti.)
2577) suddenly; (zarf)
aniden, birdenbire, ansızın, durup dururken
Suddenly the changed and it started to raining. (Hava aniden değişti ve  yağmur yağmaya başladı.)
2578) sue; (fiil)
dava açmak, mahkemeye vermek
She sued for divorce. (Boşanmak için dava açtı.)
2579) suffer; (fiil)
acı çekmek, katlanmak, çekmek, sıkıntı çekmek
He suffered intense pain. (Çok acı çekti.)
2580) sufficient; (sıfat)
yeterli, kafi, elverişli
There is no sufficient food for everyone. (Herkes için yeteri kadar yiyecek yok.)
2581) sugar; (isim, ünlem)
şeker        ünl.; şekerim, tatlım
Do you take sugar for your coffee? (Kahvene şeker alır mısın?)
2582) suggest; (fiil)
önermek, tavsiye etmek,fikir vermek,  ileri sürmek, ortaya atmak
I suggest that we go out to eat. (Yemeği dışarda yemeyi öneriyorum.)
2583) suggestion; (isim)
öneri,önerme, telkin
Do you have any suggestions? (Bir önerin var mı?)
2584) suicide; (isim)
intihar
She attempted suicide. (O, intihara kalkıştı.)
2585) suit; (isim, fiil)
i.; takım, takım elbise     f.; uygun olmak, uymak
The groom was wearing an elegant suit. (Damat şık bir takım elbise giyiyordu.)
2586) summer; (isim)
yaz mevsimi, yazlık
This tree blossoms in the  late summer. (Bu ağaç yazın sonlarında çiçeklenir.)
2587) summit; (isim)
zirve, tepe, uç nokta, zirve toplantısı
We finally reached the summit. (Sonunda zirveye ulaştık.)
2588) sun; (isim)
güneş
The sun was shining. (Güneş parlıyordu.)
2589) super; (sıfat)
süper, müthiş, çok güzel, birinci sınıf
We had a super time in Spain. (İspanya’da müthiş zaman geçirdik.)
2590) supply; (fiil, isim)
f.; sağlamak, tedarik etmek, temin etmek    i.; tedarik, arz, sağlama
The food supply is not enough. (Yiyecek arzı yeterli değil.)
2591) support; (fiil)
f.; desteklemek, tarafında olmak, güç vermek, yardımcı olmak    i.; destek, arka çıkma,  yardım
You should support your family in hard times. (Zor zamanlarda aileni desteklemelisin.)
2592) supporter; (isim)
taraftar, destekçi, yardımcı
He is a supporter of Arsenal. (O, Arsenal taraftarı.)
2593) suppose; (fiil)
sanmak, zannetmek, varsaymak, farz etmek
I suppose that he is very rich. (Sanıyorum o çok zengin.)
2594) supposed; (sıfat)
sözde, varsayılan, farzedilen
When did this supposed story happened? (bu sözde hikaye ne zaman yaşandı?)
2595) Supreme; (sıfat)
yüce, en büyük, ulu, yüksek
He is the member of Supreme Court. (O, Yüksek Mahkeme üyesidir.)
2596) sure; (sıfat, zarf)
s.; emin, güvenilir, kati   zf.; elbette, mutlaka, şüphesiz, kesinlikle
I’m sure that I’ve seen that man before. (O adamı daha önce gördüğüme eminim.)
2597) surely; (zarf)
muhakkak, hakikaten, elbette, kesinlikle, şüphesiz
Do you love him? -Surely not. (Onu seviyor musun? -Elbette hayır.)
2598) surface; (isim, fiil)
i.; yüzey, düzey, üst, dış yüz    f.; yüzeye çıkmak, su yüzüne çıkmak
We need a flat surface to play the game on. (Oyunu üzerinde oynamamız için düz bir yüzeye ihtiyacımız  var.)
2599) surgery; (isim)
ameliyat
He will require surgery on his right arm. (Sağ kolundan ameliyat olacak.)
2600) surprise; (fiil, isim)
f.; şaşırtmak, hayrete düşürmek    i.; sürpriz, şaşkınlık
What a nice surprise! (Ne güzel bir sürpriz!)
2601) surprised; (sıfat)
şaşırmış, şaşkın
He looked surprised when he saw me. (beni gördüğünde şaşırmış görünüyordu.)
2602) surprising; (sıfat)
şaşırtıcı
It is not surprising that they won. (Kazanmaları şaşırtıcı değil.)
2603) surprisingly; (zarf)
şaşırtıcı bir şekilde
She looked surprisingly well. (Şaşırtıcı derecede iyi görünüyordu.)
2604) surround; (fiil)
kuşatmak, etrafını sarmak, çevrelemek
The lake is surrounded by trees. (Göl ağaçlarla çevrelenmiş.)
2605) survey; (isim, fiil)
i.; anket, araştırma      f.; anket yapmak, göz gezdirmek, incelemek
We used survey method for our research. (Araştırmamız için anket yöntemini kullandık.)
2606) survival; (isim)
hayatta kalma, yaşama, kalıntı
His only chance of survival was an operation. (Hayatta kalmasının tek yolu ameliyattı.)
2607) survive; (fiil)
hayatta kalmak, atlatmak, sağ kurtulmak
Only three people survived in the crash. (Kazada yalnızca üç kişi sağ kurtuldu.)
2608) survivor; (isim)
sağ kalan, hayatta kalan, kurtulan
There were no survivors. (Hayatta kalan kimse yoktu.)
2609) suspect; (fiil, sıfat)
f.; şüphelenmek, kuşkulanmak, güvenmemek      s.; şüpheli, sanık
I suspected him of lying. (Onun yalan söylediğinden şüphelendim.)
2610) sustain; (fiil)
devam ettirmek, sürdürmek, güç vermek, ayakta tutmak
She managed to sustain everyone’s interest during her speech. (Kouşması süresince herkesin ilgisini sürdürmeyi başardı.)
2611) swear; (fiil)
sövmek, küfür etmek, yemin etmek
I swear I will never leave you. (Yemin ederim seni asla terketmeyeceğim.)
2612) sweep; (fiil)
süpürmek, önüne katmak, sürüklenmek
She swept the room. (O, odayı süpürdü.)
2613) sweet; (isim)
tatlı, şirin, şekerleme
The fruit juice is too sweet for me. (Meyve suyu benim için çok tatlı.)
2614) swim; (fiil, isim)
f.; yüzmek   i.; yüzme
I go swimming once in a week. (Haftada bir yüzmeye giderim.)
2615) swing; (fiil, isim)
f.; sallanmak, sallamak, salıncakta sallanmak      i.sallanma
The children are swinging in the park. (Çocuklar parkta salıncakta sallanıyorlar.)
2616) switch; (fiil, isim)
f.; değiştirmek, düğmeye basıp açmak/kapatmak    i.; değişme, şalter
John switched on the TV. (John televizyonu açtı.)
2617) symbol;(isim)
sembol, işaret, simge
Red rose is a symbol of love. (Kırmızı gül aşkın bir simgesidir.)
2618) symptom; (isim)
belirti, gösterge, emare
Cough is a symptom of flu. (Öksürük gribin bir belirtisidir.)
2619) system; (isim)
sistem, usul, yol, düzen, şebeke
The first railway system was buit about a hundred years ago. (İlk demiryolu sistemi yaklaşık yüz yıl önce yapıldı.)
         T
2620) table; (isim)
masa, sofra, tezgah, tablo, tabla
She put a plate on the table. (Masaya bir tabak koydu.)
2621) tablespoon; (isim)
yemek kaşığı, çorba kaşığı
Add two tablespoon of flour. (İki yemek kaşığı un ekle.)
2622) tactic; (isim)
taktik
It is time to try another tactic. (Şimdi başka bir taktik deneme zamanı.)
2623) tail; (isim)
kuyruk, arka kısım
The dog is wagging its tail to play. (Köpek oyun oynamak için kuyruğunu sallıyor.)
2624) take; (fiil)
almak, götürmek, (fotoğraf) çekmek,   alıp götürmek, kabul etmek, gerekmek, gerektirmek, elde etmek, etkili olmak,  sınava girmek, çıkarmak
Take the key and open the door. (Anahtarı al ve kapıyı aç.)
2625) tale; (isim)
masal
I love listening tales before I sleep. (Uyumadan önce masal dinlemeyi severim.)
2626) talent; (isim)
yetenek, kabiliyet, hüner, marifet
She is a great talent. (O büyük bir yetenek. )
2627) talk; (fiil, isim)
f.; konuşmak, söylemek, söz etmek    i.; konuşma, sohbet, laf
Let’s talk about our future plans. (Gelecek planlarımız hakkında konuşalım.)
2628) tall; (sıfat)
uzun, boylu boslu, servi boylu
He is tall and thin. (O, uzun ve zayıf.)
2629) tank; (isim)
tank, depo, hazne
The fuel tank exploded. (Yakıt tankı patladı.)
2630) tap; (fiil, isim)
f.; hafifçe vurmak, suyunu akıtmak, tıpa takmak, para sızdırmak     i.; musluk, tıkaç, tıpa
Someone tapped at the window. (Birisi pencereye hafifçe vurdu.)
2631) tape; (isim, fiil)
i.; bant, şerit, kaset, bant kaydı    f.; kayda almak, banda çekmek
I lent her my Michael Jackson tapes. (Ona Michael Jackson kasetlerimi ödünç verdim.)
2632) target; (isim, fiil)
i.; hedef, erek, amaç    f.; hedeflemek, amaçlamak
Set yourself available targets. (Kendine ulaşabileceğin hedefler koy.)
2633) task; (isim, fiil)
i.; görev, vazife,iş   f.; görevlendirmek, iş vermek
He accomplished his task. (Görevini başarıyla tamamladı.)
2634) taste; (fiil, isim)
f.; tatmak, tat vermek, tadına gitmek       i.; tat, lezzet
The soup tastes good. (Çorbanın lezzeti güzel.
2635) tax; (isim, fiil)
i.; vergi, vergilendirme, harç     f.; vergi koymak
They have to pay their tax until the end of this month. (Bu ayın sonuna kadar vergilerini ödemek zorundalar.)
2636) taxpayer; (isim)
mükellef, vergi veren kimse
Each taxpayer pays 300 dollars a year. (Her vergi mükellefi yıllık 300 dolar ödüyor.)
2637) tea; (isim)
çay
Would you like tea or coffee? (Çay mı istersin kahve mi?)
2638) teach; (fiil)
öğretmek, eğitmek, ders vermek, ders anlatmak, öğretmenlik yapmak
John teaches them English. (John onlara İngilizce öğretiyor.)
2639) teacher; (isim)
öğretmen, muallim
There is a growing need for qualified teachers. (Nitelikli öğretmen ihtiyacı artıyor.)
2640) teaching; (isim)
öğretme, öğretim, öğretmenlik
Teaching at a primary school is funny. (İlkokulda öğretmenlik yapmak eğlenceli.)
2641) team; (isim, fiil)
i.; takım, ekip, tim, grup    f.; takım oluşturmak, ekip kurmak
The team is not playing very well this season. (Takım bu sezon çok iyi oynamıyor.)
2642) tear; (fiil, isim)
f.; yırtmak, yırtılmak, kopmak    i.;yırtık, gözyaşı
I tore my shirt on the fence. (Gömleğimi çite takılıp yırttım.)
2643) teaspoon;  (isim)
çay kaşığı
Add one teaspoon of salt. (Bir çay kaşığı tuz ekle.)
2644) technical; (sıfat)
teknik
They offer free technical support. (Onlar, ücretsiz teknik destek sunuyorlar.)
2645) technique; (isim)
teknik, yöntem, fen
We’ve improved our marketing techiques. (Pazarlama tekniklerimizi geliştirdik.)
2646) technology; (isim)
teknoloji
Modern technology has made our lives more comfortable. (Modern teknoloji, hayatlarımızı daha rahat bir hale getirdi.)
2647) teen; (isim)
genç, delikanlı
The teen readers showed a great interest to his book. (Genç okuyucular onun kitabına büyük ilgi gösterdi.)
2648) teenager; (isim)
ergen, 13ile 19 yaş arasındaki kimse, delikanlı
This magazine is for teenagers. (Bu dergi ergenler için.)
2649) telephone; (isim, fiil)
i.; telefon    f.; telefon etmek
I made a telephone call. (Telefon görüşmesi yaptım.)
2650) telescope; (isim)
teleskop
We looked at the stars through a telescope. (Bir teleskop ile yıldızları izledik.)
2651) television; (isim)
televizyon
Please turn off the television. (Lütfen televizyonu kapat.)
2652) tell; (fiil)
anlatmak, söylemek, demek, haber vermek
Tell me what do you want to do? (Ne yapmak istediğini bana anlat.)
2653) temperature; (isim)
sıcaklık, ısı, ısı derecesi
The temperature will rise 5 degrees. (Sıcaklık beş derece artacak.)
2654) temporary; (sıfat)
geçici
I am looking for a temporary work. (Geçici bir iş arıyorum.)
2655) ten; (isim)
on (sayı)
The boy was just ten years old in this picture. (Çocuk, bu fotoğrafta yalnızca on yaşındaydı.)
2656) tend; (fiil)
eğilimi olmak, meyletmek, yönelmek, yüz tutmak
Women tend to live longer than men. (Kadınlar, erkeklerden daha uzun yaşamaya eğilimlidirler.)
2657) tendency;  (isim)
eğilim, yönelim
I have a tedency to get nervous when I am hungry. (Açken sinirlenmeye eğilimim var.)
2658) tennis; (isim)
tenis
We are going to play tennis at the weekend. (Haftasonu tenis oynayacağız.)
2659) tension; (isim)
tansiyon, gerilim, gerginlik
The tension between two political leaders is increasing. (İki siyasi lider arasındaki tansiyon artıyor.)
2660) tent; (isim)
çadır
We pitched our tent in the woods. (Çadırımızı ormanlık alana kurduk.)
2661) term; (isim, fiil)
i.; terim, dönem, devre, sömestr, yarıyıl    f.; isimlendirmek, adlandırmak
‘Alto” is a musical term. (Alto, bir müzik terimidir.)
2662) terms; (isim)
ara, koşullar, anlaşma koşulları, şartlar, ücret, fiyat
I can’t work under these terms. (Bu koşullar altında çalışamam.)
2663) terrible; (sıfat)
berbat, korkunç, müthiş, feci
I saw a terrible dream. (Berbat bir rüya gördüm.)
2664) territory; (isim)
bölge, arazi, mıntıka, yöre, memleket, toprak, kara
The island is  Greek territory. (Bu ada Yunan toprağı.)
2665) terror; (isim)
terör, dehşet
The people escaped from terror in their land. (İnsanlar ülkelerindeki terörden kaçtılar.)
2666) terrorism; (isim)
terörizm
The government is fighting against terrorism. (Hükümet terorizme karşı savaşıyor.)
2667) terrorist; (isim)
terörist
The terrorists released the hostages. (Teröristler rehineleri serbest bıraktı.)
2668) test; (isim, fiil)
i.; test, deneme, deney, sınav    f.;  test etmek, denemek, sınamak, tahlil etmek
When can I get my test results. (Test sonuçlarımı ne zaman alabilirim?)
2669) testify; (fiil)
tanıklık etmek, şahitlik etmek
There are several witnesse who will testify for the defence. (Savunma için tanıklık edecek bir sürü şahit var.)
2670) testimony; (isim)
tanıklık, şahitlik, ifade verme
Can I refuse to give testimony? (İfade vermeyi reddebilir miyim?)
2671) testing; (isim)
deneme, sınav, test etme
The people are against nuclear testing in their region. (İnsanlar, yaşadıkları bölgede nükleer deneme yapılmasına karşılar.)
2672) text; (isim, fiil)
i.; metin     f.; cep telefonundan mesaj atmak
We read the text carefully. (Metni dikkatlice okuduk.)
2673) than; (edat)
…den/ dan , -mektense
He was much smaller than his brother. (Kardeşinden daha kısaydı.)
2674) thank; (isim, fiil)
i.; teşekkür, şükran   f.; teşekkür etmek
Thank you for the meal. (Yemek için teşekkürler.)
2675) thanks; (isim, ünlem)
i.; teşekkür     ünl.; teşekkürler
Thanks for your support. (Desteğin için teşekkürler.)
2676) that; (zamir, bağlaç)
zm.; o, şu    zf.; bu kadar, o kadar    bağ.; diye, -dığı/-diği, ki
Look at that man! (Şu adama bak!)
2677) the; (isim)
bilinen veya hakkında konuşulan nesne ve insanları belirtmede isimlerden önce kullanılır
What’s the matter? (Sorun nedir?)
2678) theater; (isim)
tiyatro
I used to go to the theater every month. (Eskiden her ay tiyatroya giderdim.)
2679) their; (zamir)
onların
Parents love their children equally. (Anne babalar, çocuklarını eşit derecede severler.)
2680) them; (zamir)
onlara, onların
I gave them notes for the exam. (Onlara sınav için notları verdim.)
2681) theme; (isim)
tema, madde, konu
The basic team of the article is climate change. (Bu makalenin ana teması iklim değişikliğidir.)
2682) themselves; (zamir)
kendileri, kendilerine, kendilerini
They have bought themselves a new car. (Kendilerine yeni bir araba aldılar.)
2683) then; (isim, sıfat, zarf)
i.; o zamanlar    s.; o zamanki   zf.;o halde, öyleyse, ondan sonra
Life was harder then because I didn’t have a job. (Hayat o zamanlar zordu çünkü bir işim yoktu.)
2684) theory; (isim)
teori, kuram
According to the theory of relativity, nothing can travel faster than light. (İzafiyet teorisine göre ışıktan daha hızlı giden bir şey yoktur.)
2685) therapy; (isim)
terapi, tedavi, iyileştirme
She underwent drug theraphy. (O, ilaç tedavisi gördü.)