İngilizcede en çok kullanılan ilk 3000 kelime Türkçe anlamları ile verilmiş ve örnek cümlelerde kullanılmıştır;
| 1- a | |||||
| (herhangi) bir | |||||
| a book, a car , a movie (bir kitap, bir araba, bir film) | |||||
| 2-abandon ; (fiil) | |||||
| terk etmek, bırakmak, vazgeçmek, yüzüstü bırakmak | |||||
| The children have been abandoned by their mother. (Çocuklar anneleri tarafından terk edildi.) | |||||
| 3-ability; (isim) | |||||
| yetenek, beceri, kabiliyet, hüner | |||||
| She has some musical ability. (Onun biraz müzik yeteneği var.) | |||||
| 4-able; (sıfat) | |||||
| yetenekli, hünerli, yapabilen, becerikli, | |||||
| You must be able to speak German for this job. (Bu iş için Almanca konuşuyor olabilmelisin.) | |||||
| 5-abortion; (isim) | |||||
| kürtaj, bebek aldırma,çocuk düşürme | |||||
| She decided to have an abortion. (O, kürtaj yaptırmaya karar verdi.) | |||||
| 6- about; (zarf, edat) | |||||
| üzere, yaklaşık, hemen hemen,aşağı yukarı, hakkında (ed.) | |||||
| I was very sorry to hear about your sister. (Kardeşin hakkında duyduklarıma çok üzüldüm.) | |||||
| 7- above; (zarf, sıfat) | |||||
| zf; üzerine, yukarıda, üstünde ,üzerinde s.; yukarıdaki, yukarıda geçen | |||||
| The birds were flying above the clouds. (Kuşlar bulutların üstünde uçuyorlardı.) | |||||
| 8- abroad; zarf, sıfat) | |||||
| zf.; yurt dışında s.; dışarı, dış ülke , yurt dışı | |||||
| She worked abroad for a year. ( Bir yıl yurt dışında yaşadı.) | |||||
| 9- absence; (isim) | |||||
| bulunmama, yokluk, olmayış | |||||
| They didn’t notice his absence. (Onun yokluğunu fark etmediler.) | |||||
| 10) absolute; (isim, sıfat) | |||||
| i. ;mutlak s.; salt,mutlak, kati, kesin | |||||
| I want absolute silence during the lesson. (Ders süresince mutlak sessizlik istiyorum.) | |||||
| 11) absolutely; (zarf) | |||||
| kesinlikle, mutlaka, tamamıyla, muhakkak | |||||
| It is absolutely an extraordinary situation. (Bu kesinlikle olağanüstü bir durum.) | |||||
| 12) absorb; (fiil) | |||||
| emmek,içine çekmek, soğurmak, özümsemek, anlamak | |||||
| Plants absorb oxygen. (Bitkiler oksijen emer.) | |||||
| 13) abuse; (isim, fiil) | |||||
| i.; suistimal, taciz f.; suistimal etmek, kötüye kullanmak, | |||||
| She suffered years of physical abuse. (Yıllarca fiziksel tacize uğradı.) | |||||
| 14) academic; (isim, sıfat) | |||||
| i.; öğretim görevlisi s.; akademik, bilimsel | |||||
| The new academic year starts in October. (Yeni akademik yıl ekim ayında başlıyor.) | |||||
| 15) accept; (fiil) | |||||
| kabul etmek, kabullenmek, onaylamak | |||||
| She has decided not to accept the job. ( İşi kabul etmemeye karar verdi.) | |||||
| 16) access; (isim, fiil) | |||||
| i.; erişme, erişim, giriş f.; erişmek, | |||||
| You need a password to access the confidential information. (Gizli bilgilere erişmek için bir şifren olması gerek.) | |||||
| 17) accident; (isim) | |||||
| kaza , arıza, rastlantı, beklenmedik olay | |||||
| The accident happened at 5 a.m. (Kaza sabah saat 5’te oldu.) | |||||
| 18) accompany; (fiil) | |||||
| eşlik etmek, yanında olmak, , arkadaşlık etmek, yoldaşlık etmek | |||||
| Her husband accompanied her on the trip. (Gezide kocası ona eşlik etti.) | |||||
| 19) accomplish; (fiil) | |||||
| başarıyla tamamlamak, becermek, sonuçlandırmak, üstesinden gelmek | |||||
| Mission accomplished. (Görev başarıyla tamamlandı.) | |||||
| 20) according; (isim, zarf) | |||||
| i.; uyma f.; uyarak, uygun olarak, göre | |||||
| Everything went according to his instructions. (Her şey onun talimatlarına uygun olarak ilerledi.) | |||||
| 21) account; (isim, fiil) | |||||
| i.; hesap , hesap verme f.; açıklamak, hesap vermek, saymak | |||||
| I don’t have a bank account. (Banka hesabım yok.) | |||||
| 22) accurate; (sıfat) | |||||
| kesin, doğru, tam, hatasız | |||||
| This watch is not very accurate. (Bu saat çok doğru değil.) | |||||
| 23) accuse; (fiil) | |||||
| suçlamak, suçlamada bulunmak, itham etmek | |||||
| He accused him of lying. ( Onu yalan söylemekle suçladı.) | |||||
| 24) achieve; (fiil) | |||||
| başarmak, elde etmek, ulaşmak, üstesinden gelmek | |||||
| He had finally achieved great success. (Sonunda büyük başarı elde etti.) | |||||
| 25) achievement; (isim) | |||||
| başarı, başarma, elde etme,kazanım | |||||
| It was a remarkable achievement for such a young student. (Bu, böylesine genç bir öğrenci için olağanüstü bir başarıydı.) | |||||
| 26) acid; (isim, sıfat) | |||||
| i.; asit, ekşime s.; ekşi | |||||
| Acid can damage things. (Asit zarar verebilir.) | |||||
| 27)acknowledge; (fiil) | |||||
| kabul etmek, kabullenmek, tasdik etmek, beyan etmek | |||||
| It is generally acknowledged to be wrong. (Bu genel olarak yanlış olarak kabul edilir.) | |||||
| 28) acquire; (fiil) | |||||
| elde etmek, edinmek, kazanmak, sahip olmak | |||||
| She has acquired a good knowledge of History. (Tarih konusunda iyi derecede bilgi sahibi oldu.) | |||||
| 29) across; (fiil, edat, zarf) | |||||
| f.; boydan boya geçmek ed.; karşısında zf.;karşıdan karşıya | |||||
| The hospital is right across the bank. (Hastane bankanın tam karşısında.) | |||||
| 30) act; (fiil, isim) | |||||
| f.; davranmak, hareket etmek, rol oynamak, yalandan yapmak i.; yasa, eylem | |||||
| Don’t act like sorry. (Üzgünmüş gibi davranma.) | |||||
| 31) action; (isim) | |||||
| eylem, aksiyon, dava, fiil, davranış | |||||
| Everyone must take responsibility for their actions. (Herkes davranışlarının sorumluluğunu almalı.) | |||||
| 32)active; (sıfat) | |||||
| etkin, faal, aktif, çalışkan | |||||
| She takes an active part in this project. (Bu projede aktif rol alıyor.) | |||||
| 33)activist; (isim) | |||||
| aktivist, eylemci | |||||
| The human rights activists are organizing a demonstration this week. (İnsan hakları aktivistleri bu hafta bir eylem düzenliyor.) | |||||
| 34) activity; (isim) | |||||
| etkinlik, faaliyet, işlem, fiil | |||||
| The club provides a wide variety of activities. (Klüp çok çeşitli aktiviteler sunmaktadır.) | |||||
| 35) actor; (isim) | |||||
| oyuncu, erkek oyuncu, aktör,artist, | |||||
| He is a world famous actor. (Dünyaca ünlü bir aktördü.) | |||||
| 36)actress; (isim) | |||||
| oyuncu, kadın oyuncu, aktris, artist | |||||
| She wants to be an actress when she grows up. (Büyüyünce aktris olmak istiyor.) | |||||
| 37) actual; (sıfat) | |||||
| asıl, gerçek, hakiki, doğru, aktüel | |||||
| The actual cost was higher than he expected. (Gerçek tutar beklediğinden daha yüksekti.) | |||||
| 38) actually; (zarf) | |||||
| aslında, fiilen, gerçekte, sahiden | |||||
| What did he actually say? (Gerçekten ne söyledi?) | |||||
| 39)ad; (isim) | |||||
| reklam, ilan, duyuru | |||||
| We put an ad in the local newspaper. (Yererl gazeteye reklam verdik.) | |||||
| 40)adapt; (fiil) | |||||
| adapte etmek, uyarlamak, uymak , uyum sağlamak | |||||
| We should adapt quickly to the new system. (Yeni sisteme hızlıca uyum sağlamalıyız.) | |||||
| 41) add; (fiil) | |||||
| eklemek, ilave etmek, katmak , toplamak | |||||
| Do you want to add your name to the list? (İsmini listeye eklemek ister misin) | |||||
| 42) addition; (isim) | |||||
| ek, ekleme, ilave, toplama, katma , eklenti | |||||
| The last additions were done last night. (Son eklemeler dün gece yapıldı.) | |||||
| 43) additional; (sıfat) | |||||
| ek , ilave, ilaveten | |||||
| The company provided an additional 5 million dollars to this project.( Şirket, bu proje için ilave 5 milyon dolar sağladı.) | |||||
| 44) address; (fiil, isim) | |||||
| f.; hitap etmek, konuşma yapmak, göndermek, değinmek, adres yazmak i.; adres, söylev, hitap, konuşma | |||||
| I gave my address and phone number. (Adresimi ve telefon numaramı verdim.) | |||||
| 45)adequate; (sıfat) | |||||
| yeterli, uygun, kafi | |||||
| There is not an adequate supply of water in Africa. (Afrika’da yeterli su tedariği bulunmamakta.) | |||||
| 46) adjust; (fiil) | |||||
| ayarlamak, uydurmak, uyarlamak adapte olmak, | |||||
| I couldn’t adjust to living alone. (Yalnız yaşamaya uyum sağlayamadım.) | |||||
| 47)adjustment; (isim) | |||||
| ayar, ayarlama, uydurma, düzenleme, adaptasyon | |||||
| We should make a few adjustments to the project. (Projeye birkaç düzenleme yapmalıyız.) | |||||
| 48) administration; (isim) | |||||
| yönetim, idare, yöneticilik, idarecilik | |||||
| The school administration will organize a picnic at the weekend. ( Okul yönetimi hafta sonu bir piknik organize edecek.) | |||||
| 49) administrator; (isim) | |||||
| yönetici, idareci, müdür, | |||||
| The hospital administrator was suspended for a while. (Hastane yöneticisi bir süreliğine görevden uzaklaştırıldı.) | |||||
| 50) admire; (fiil) | |||||
| hayran olmak, beğenmek, | |||||
| I really admire your recent works. (Son çalışmalarınıza gerçekten hayranım.) | |||||
| 51) admission; (isim) | |||||
| itiraf, kabul, giriş izni, teslim | |||||
| A lot of countries are applying for admission to the European Union. (Birçok ülke Avrupa Birliği’ne kabul için başvuruda bulunuyor. | |||||
| 52) admit; (fiil) | |||||
| itiraf etmek, kabul etmek, izin vermek, teslim etmek | |||||
| Don’t be afraid to admit your mistakes. (Hatalarını itiraf etmekten korkma.) | |||||
| 53)adolescent; (sıfat, isim) | |||||
| s.; ergen, ergenlik çağında olan, genç i.; yeni yetme, delikanlı | |||||
| Adolescents may have problems with their parents in this period. (Erkenlik çağındaki gençlerin bu dönemde aileleriyle sorunları olabilir.) | |||||
| 54) adopt; (fiil) | |||||
| evlat edinmek, benimsemek, kabul etmek, sahiplenmek | |||||
| A childless couple has adopted a baby. (Çocuğu olmayan çift, bir bebek evlat edindi.) | |||||
| 55) adult; (isim, sıfat) | |||||
| i.; yetişkin s.; ergin, yetişkin | |||||
| Why don’t you act like an adult? (Neden bir yetişkin gibi hareket etmiyorsun?) | |||||
| 56) advance; (fiil, isim) | |||||
| f.; ilerlemek, geliştirmek, gelişim göstermek i.; ilerleme, terfi | |||||
| Do you follow the recent advances in medical science? ( Tıp alanındaki son gelişmeleri takip ediyor musun?) | |||||
| 57) advanced; (sıfat) | |||||
| ileri, gelişmiş, ileri derecede | |||||
| England is an industrially advanced country. (İngiltere sanayi bakımından gelişmiş bir ülkedir.) | |||||
| 58) advantage; (isim) | |||||
| yarar, fayda, avantaj, | |||||
| You will have an advantage if you prepare well. (Eğer iyi hazırlanırsan avantajın olacak.) | |||||
| 59) adventure; (isim, fiil) | |||||
| i.; macera , serüven, risk f.; tehlikeye atmak, riske atmak | |||||
| She likes reading adventure stories. (Macera hikayeleri okumayı sever.) | |||||
| 60) advertising; (isim) | |||||
| reklam, tanıtım, reklamcılık | |||||
| Alcohol advertising has been banned. (Alkol reklamı yasaklandı.) | |||||
| 61) advice; (isim) | |||||
| öğüt, nasihat, tavsiye,danışma | |||||
| I will give you some advice for this job. ( Sana bu iş için biraz tavsiye vereceğim.) | |||||
| 62) advise; (fiil) | |||||
| öğüt vermek, nasihat etmek, tavsiyede bulunmak, danışmak | |||||
| I advise you to be careful. (Size dikkatli olmanızı tavsiye ederim) | |||||
| 63) adviser; (isim) | |||||
| danışman, akıl hocası, rehber, kılavuz, müşavir | |||||
| You should find a special adviser for children’s education. ( Çocukların eğitimi için özel bir danışman bulmalısın. | |||||
| 64) advocate; (isim, fiil) | |||||
| i.; avukat, savunucu f.; desteklemek, müdafaa etmek , savunmak | |||||
| Many experts advocate that sleeping early is good for health. (Birçok uzman, erken uyumanın sağlık için faydalı olduğunu savunuyor.) | |||||
| 65) affair; (isim) | |||||
| mesele, vaka, ilişki | |||||
| She is having an affair with her colleague . (Meslektaşıyla ilişkisi var.) | |||||
| 66) affect; (isim, fiil) | |||||
| i.; duygulanım, heyecan f.; etkilemek, duygulandırmak, gibi davranmak | |||||
| Her opinions affected my decision. (Onun görüşleri kararımı etkiledi.) | |||||
| 67) afford; (fiil) | |||||
| satın almaya gücü yetmek, maddi gücü yetmek | |||||
| We can’t afford to go holiday this summer. (Bu yaz tatile gitmeye maddi gücümüz yetmez.) | |||||
| 68) afraid; (sıfat) | |||||
| korkmuş, ürkmüş | |||||
| Are you afraid of darkness? (Karanlıktan korkar mısın?) | |||||
| 69) African; (isim, sıfat) | |||||
| i.; afrika, s.; afrika ile ilgili, afrikalı | |||||
| Her mother is an African and her father is a Japanese. (Annesi Afrikalı , babası ise Japon.) | |||||
| 70) African-American; (isim) | |||||
| afrikalı amerikalı | |||||
| He lives in America but he is actually an African-American. (Amerika’da yaşıyor ancak aslında afrikalı-amerikalı.) | |||||
| 71) after; (zarf, sıfat) | |||||
| zf.; sonra, ardından, arkasından s.; sonraki, sonra gelen | |||||
| We will go shopping after lunch. (Öğle yemeğinden sonra alışverişe gideceğiz.) | |||||
| 72) afternoon; (isim) | |||||
| öğleden sonra | |||||
| I have a meeting on Monday afternoon. (Pazartesi öğleden sonra topantım var.) | |||||
| 73) again; (zarf) | |||||
| tekrar, yeniden, bir daha | |||||
| Can you say again? I couldn’t understand. (Tekrar söyler misin? Anlayamadım.) | |||||
| 74) against; (edat, zarf) | |||||
| ed.; karşı , aykırı, aleyhinde zf.; -e doğru, ters olarak | |||||
| That’s against the law. (Bu yasaya aykırı.) | |||||
| 75) age; (isim, fiil) | |||||
| i.; yaş, çağ f.; yaşlanmak,eskimek | |||||
| When I was your age, I was already finished school. (Senin yaşındayken okulu çoktan bitirmiştim.) | |||||
| 76) agency ; (isim) | |||||
| acenta, ajans | |||||
| We are working with the local travel agancy. (Yerel seyehat acentası ile çalışıyoruz.) | |||||
| 77) agenda; (isim) | |||||
| gündem, gündemde olan konular , ajanda | |||||
| Did you have any information about the meeting’s agenda? ( Toplantının gündemi hakkında bilgin var mı?) | |||||
| 78) agent; (isim) | |||||
| acente, temsilci, ajan, vekil | |||||
| Did you call the travel agent? (Seyehat acentasını aradın mı?) | |||||
| 79) aggressive; (sıfat) | |||||
| agresif, saldırgan, kavgacı | |||||
| She gets aggressive when she’s hungry. (Acıkınca agresifleşiyor.) | |||||
| 80) ago; (zarf) | |||||
| önce | |||||
| I went to Spain a long time ago. (İspanya’ya çok uzun zaman önce gittim.) | |||||
| 81) agree; (fiil) | |||||
| aynı fikirde olmak, kabul etmek, hemfikir olmak , mutabık omak | |||||
| Sometimes I agree with her ideas. (Bazen onun görüşleriyle aynı fikirde oluyorum) | |||||
| 82) agreement; (isim) | |||||
| anlaşma, sözleşme, uzlaşma, mutabakat | |||||
| The agreement was signed by the member countries. (Anlaşma, üye ülkeler tarafından imzalandı.) | |||||
| 83) agricultural; (sıfat) | |||||
| tarımsal, zirai | |||||
| Agricultural production has been raised for the last ten years. (Son on yıldır tarımsal üretimde artış meydana geldi) | |||||
| 84) ah; (ünlem) | |||||
| of , ah, vah | |||||
| Ah, this is delicious. (Of, bu çok lezzetli.) | |||||
| 85) ahead; (zarf, sıfat) | |||||
| zf.; ilerde, leriye s.; öndeki | |||||
| I will walk ahead. (İleriye yürüyeceğim) | |||||
| 86) aid; (isim, fiil) | |||||
| i.; yardım , yardımcı f.; yardım etmek, | |||||
| I joined a medical aid programme. (Tıbbi yardım programına katıldım) | |||||
| 87) aide; (isim) | |||||
| emir kulu, emir yaveri, yardımcı | |||||
| She worked as nurse’s aid for three years. (3 yıl hemşire yardımcısı olarak çalıştı.) | |||||
| 88) AIDS (isim) | |||||
| aids | |||||
| AIDS research have been done for years in this institute. (Bu enstitüde AIDS araştırması yıllardır yapılıyor.) | |||||
| 89) aim; (isim, fiil) | |||||
| i.; hedef, amaç f.; amaçlamak , hedeflemek | |||||
| His main aim in life is to earn a lot of money. (Onun hayattaki asıl hedefi çok para kazanmak.) | |||||
| 90) air; (isim, fiil) | |||||
| i.; hava f.; havalandırmak – to be on air : yayında olmak | |||||
| I need some fresh air, let’s go out. (Biraz temiz havaya ihtiyacım var, haydi dışarı çıkalım.) | |||||
| 91) aircraft; (isim) | |||||
| uçak, hava taşıtı | |||||
| This aircraft can carry 300 people. (Bu uçak 300 kişi taşıyabilir.) | |||||
| 92) airline; (isim) | |||||
| havayolu | |||||
| I prefer international airlines. (Uluslararası havayollarını tercih ediyorum.) | |||||
| 93) airport; (isim) | |||||
| havalimanı, havaalanı | |||||
| We should get to the airport before the flight time. (Uçuş zamanından önce havaalanında olmalıyız.) | |||||
| 94) album; (isim) | |||||
| albüm, plak | |||||
| Young singer released a new album last week. (Genç şarkıcı geçen hafta yeni bir albüm çıkardı.) | |||||
| 95) alcohol; (isim) | |||||
| alkol, içki | |||||
| Alcohol is vitally dangerous for the liver. | |||||
| 96) alive; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; canlı, sağ zf.; canlı canlı | |||||
| Is your grandfather still alive? (Senin büyükbaban hala sağ mı?) | |||||
| 97) all; (isim, zamir, sıfat , zarf) | |||||
| i.; bütün, tümü , her şey zm.; hepsi s.; bütün, tamamı zf.; bütünüyle , tamamıyla | |||||
| His all relatives attended his wedding. (Düğününe bütün akrabaları katıldı.) | |||||
| 98) alliance; (isim) | |||||
| ortaklık, ittifak, müttefiklik, antlaşma | |||||
| The government is now in alliance with the non governmental organizations. (Hükümet şuanda sivil toplum kuruluşları ile ortaklık içerisinde.) | |||||
| 99) allow; (fiil) | |||||
| izin vermek | |||||
| You are not allowed to go out until you finish your homework. (Ödevini bitirene kadar dışarı çıkmaya izinli değilsin.) | |||||
| 100) ally; (isim, fiil) | |||||
| i.; müttefik ülke, müttefik f.; katılmak, birleşmek | |||||
| The Britain was the ally on World War I . (İngiltere I. Dünya Savaşı’nda müttefik ülkeydi.) | |||||
| 101) almost; (zarf) | |||||
| neredeyse, az kalsın, yaklaşık olarak | |||||
| The cat was almost catching the mouse. (Kedi neredeyse fareyi yakalıyordu.) | |||||
| 102) alone; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; yalnız, tek, kimsesiz zf.; sadece, yalnızca, tek başına | |||||
| My parents are going out , I will be alone at home. (Annem ve babam dışarı çıkıyor, bugun evde yalnız olacağım.) | |||||
| 103) along; (zarf) | |||||
| boyunca, süresince, baştan sona, kıyısında(yol, nehir vs.) | |||||
| We walked along the river. (Nehir kıyısında yürüdük.) | |||||
| 104) already; (zarf) | |||||
| zaten, çoktan, evvelce, halihazırda | |||||
| She’s already late. (zaten geç kaldı.) | |||||
| 105) also; (zarf) | |||||
| ayrıca, hem de , aynı zamanda | |||||
| She also takes dance lessons . (Aynı zamanda dans dersleri de alıyor.) | |||||
| 106) alter; (fiil) | |||||
| değiştirmek, evirmek, başkalaşmak | |||||
| She altered so much, I cant recognize her anymore. (Çok değişti, artık onu tanıyamıyorum) | |||||
| 107) alternative; (isim, sıfat) | |||||
| i.; alternatif, seçenek f.; diğer, alternatif, başka | |||||
| There is always an alternative if you think carefully. (Dikkatlice düşünürsen her zaman bir alternatif vardır.) | |||||
| 108) although; (bağlaç) | |||||
| e rağmen, karşın, -diği halde, olmasına rağmen | |||||
| Although it was raining, the weather was warm. (Yağmur yağmasına rağmen hava ılıktı.) | |||||
| 109) always ; (zarf) | |||||
| her zaman, daima | |||||
| She always listens her mother’s advices. (Her zaman annesinin tavsiyelerini dinler.) | |||||
| 110) AM (fiil, isim) | |||||
| f.; olmak i.; öğleden önce | |||||
| It was 10 a.m. When I woke up. (Uyandığımda saat öğleden önce 10’du. | |||||
| 111) amazing; (isim, sıfat) | |||||
| i.; şaşırtma s.; inanılmaz, şaşırtıcı, hayrete düşüren | |||||
| The dance show was amazing. (Dans gösterisi inanılmazdı.) | |||||
| 112) American; (sıfat, isim) | |||||
| s.; amerikan i.; amerikalı | |||||
| Her second husband was an American. (İkinci kocası Amerikalıydı.) | |||||
| 113) among; (edat) | |||||
| arasında, ikiden fazla şey arasında | |||||
| I found this picture among his things. (Bu resmi eşyalarının arasında buldum.) | |||||
| 114) amount; (isim, fiil) | |||||
| i.; miktar, meblağ, tutar f.; toplama ulaşmak | |||||
| We’ve had an enormous amount of money from this job. (Bu işten büyük miktarda para kazandık.) | |||||
| 115) analysis; (isim) | |||||
| analiz, çözümleme, irdeleme, tahlil | |||||
| The urine samples are sent to the laboratory for analysis. (İdrar örnekleri tahlil için laboratuara gönderilir.) | |||||
| 116) analyst; (isim) | |||||
| analiz uzmanı, analist, çözümlemeci | |||||
| Food analysts are working on a new project. (Gıda analiz uzmanları yeni bir proje üzerinde çalışıyor.) | |||||
| 117) analyze; (fiil) | |||||
| analiz etmek, çözümlemek, tahlil etmek | |||||
| The students analyzed a poem in literature class. (Öğrenciler edebiyat dersinde şiir çözümlemesi yaptılar. | |||||
| 118) ancient; (sıfat) | |||||
| eskiden kalma, antik,eski | |||||
| The movied was about the people who lived in ancient Greece. ( Film antik Yunanistan’da yaşayan insanlar hakkındaydı.) | |||||
| 119) and; (bağlaç) | |||||
| ve, ile | |||||
| Can he read and write in German? (Almanca okuyabiliyor ve yazabiliyor mu?) | |||||
| 120) anger; (isim, fiil) | |||||
| i.; öfke, hiddet, kızgınlık f.; öfkelendirmek, hiddetlendirmek | |||||
| His anger was terrifying. ( Öfkesi korkutucuydu.) | |||||
| 121) angle; (isim, fiil) | |||||
| i.; açı, bakış açısı f.; çarpıtmak, saptırmak | |||||
| You should think about this issue from different angles. (Bu konuyu farklı bakış açılarından düşünmelisin.) | |||||
| 122) angry; (sıfat) | |||||
| kızgın, hiddetli, öfkeli | |||||
| I was angry with you for making such stupid mistakes. (Böylesine aptal hatalar yaptığın için sana kızdım.) | |||||
| 123) animal; (isim, sıfat) | |||||
| i.; hayvan s.; hayvani, hayvanca | |||||
| This product has not been tested on animals. (Bu ürün hayvanlar üzerinde test edilmemiştir) | |||||
| 124) anniversary; (isim) | |||||
| yıldönümü | |||||
| Our grandparents are celebrating their 50th. Wedding anniversary. (Büyükanne ve büyükbabamız 50. evlilik yıldönümlerini kutluyor. | |||||
| 125) announce; (fiil) | |||||
| duyurmak,tebliğ etmek, ilan etmek, anons yapmak | |||||
| The government announced the new economic plan. (Hükümet yeni ekonomik planı duyurdu.) | |||||
| 126) annual; (isim, sıfat) | |||||
| i.; yılda bir kez gerçekleşen etkinlik s.; yıllık, her yıl, senelik | |||||
| The annual growth rate is 6% in agriculture. (Tarımdaki yıllık büyüme oranı %6.) | |||||
| 127) another; (zamir, sıfat) | |||||
| zm.; başka, başkası s.; farklı, öbür | |||||
| I need another pen, it doesn’t write. (Başka bir tükenmez kalem gerek, bu yazmıyor.) | |||||
| 128) answer; (isim, fiil) | |||||
| i.; cevap, yanıt, çözüm f.; yanıtlamak, cevap vermek , cevaplamak | |||||
| Please answer these questions in ten minutes. (Lütfen soruları on dakika içinde cevaplayınız.) | |||||
| 129) anticipate; (fiil) | |||||
| merakla beklemek, ummak, sezmek | |||||
| We anticipate that the sales will rise. (Satışların artacağını umuyoruz.) | |||||
| 130) anxiety; (isim) | |||||
| kaygı, tasa , endişe , anksiyete | |||||
| You should share your anxieties with your doctor. (Endişelerini doktorunla paylaşmalısın.) | |||||
| 131) any; (sıfat, zarf, zamir) | |||||
| s.; her, bazı, hiçbir zf.; biraz ,hiç zm.; herhangi bir | |||||
| Are there any problems? (Herhangi bir sorun var mı?) | |||||
| 132) anybody; (isim, zamir) | |||||
| i.; herhangi biri zm.; kimse, birisi, hiç kimse | |||||
| Is there anybody who can help us? (Bize yardımcı olabilecek kimse var mı?) | |||||
| 133) anymore; (zarf) | |||||
| artık, bundan böyle, daha fazla | |||||
| I don’t drink coke anymore. (Artık kola içmiyorum.) | |||||
| 134) anyone; (zamir) | |||||
| herhangi biri, birisi, herkes, hiç kimse | |||||
| The question is so simple that anyone can solve it. (Soru o kadar kolay ki herkes çözebilir.) | |||||
| 135) anything; (zamir) | |||||
| hiçbir şey, hiçbiri, hiçbir , her şey | |||||
| I am so hungry, I can eat anything.( Çok açım, her şeyi yiyebilirim.) | |||||
| 136)anyway; zarf | |||||
| neyse, nasıl olsa, zaten | |||||
| Anyway, let’s change the topic. (Neyse, konuyu değiştirelim.) | |||||
| 137) anywhere; (zamir, zarf) | |||||
| zm.; bir yer zf.; herhangi bir yer, her yer | |||||
| I have never been anywhere outside Turkey. (Türkiye dışında herhangi bir yerde hiç bulunmadım.) | |||||
| 138) apart; (zarf, sıfat) | |||||
| zf.; ayrı olarak, ayrı bir yere, bir tarafa s.; ayrı | |||||
| I am living apart from my family now. (şuan ailemden ayrı yaşıyorum.) | |||||
| 139) apartment; (isim) | |||||
| apartman dairesi, daire, oda | |||||
| She lives in an apartment in New York. (New York’ta bir apartmanda yaşıyor.) | |||||
| 140) apparent; (sıfat) | |||||
| belirgin, bariz, belli , göze çarpan | |||||
| It was apparent that she was really upset. (Gerçekten üzgün olduğu belliydi.) | |||||
| 141) apparently; (zarf) | |||||
| görünürde, anlaşılan , görünüşe bakılırsa | |||||
| I thought you lost the keys , but apparently you did not. (Anahtarları kaybettiğini düşünmüştüm ancak görünüşe bakılırsa kaybetmemişsin.) | |||||
| 142) appeal; (fiil, isim) | |||||
| f.; başvurmak, cazip gelmek, temyiz etmek i.; başvuru, temyiz, cazibe | |||||
| The interior design of the house appealed me. (Evin iç dizaynı bana cazip geldi.) | |||||
| 143) appear; (fiil) | |||||
| gözükmek, belirmek, belli olmak | |||||
| It appears to be an amazing story. (Etkileyici bir hikaye gibi gözüküyor.) | |||||
| 144) appearance; (isim) | |||||
| görünme, görünüş, görünüm | |||||
| She didn’t like her appearance when she was a teenager. (Ergenlik döneminde görünüşünü hiç beğenmezdi.) | |||||
| 145) apple; (isim) | |||||
| elma | |||||
| I will pick some apple. (Biraz elma toplayacağım.) | |||||
| 146) application; (isim) | |||||
| başvuru, uygulama, müracaat | |||||
| Your application is accepted. (Başvurunuz kabul edildi.) | |||||
| 147) apply; (fiil) | |||||
| başvurmak, uygulamak, müracaatta bulunmak | |||||
| If you apply for this job, you must fill up the form. (Eğer bu işe başvurmak istiyorsanız formu doldurmalısınız.) | |||||
| 148) appoint; (fiil) | |||||
| atamak, tayin etmek, görevlendirmek , belirlemek | |||||
| They have appointed a new teacher. (Yeni bir öğretmen atadılar.) | |||||
| 149) appointment; (isim) | |||||
| atama, tayin, görev, randevu | |||||
| I have a dentist appointment tomorrow. (Yarın dişçi randevum var.) | |||||
| 150) appreciate; (fiil) | |||||
| takdir etmek, beğenmek, değerini artırmak , kıymet bilmek | |||||
| I appreciate your effort. (Çabanı takdir ediyorum.) | |||||
| 151) approach; (fiil, isim) | |||||
| f.; yaklaşmak, ulaşmak i.; yaklaşım | |||||
| As you approached to the west, you’ll see the sea. (Batıya yaklaştıkça denizi göreceksin.) | |||||
| 152)appropriate; (sıfat) | |||||
| s.; uygun, yerinde, münasip | |||||
| These jeans are not appropriate for work. (Bu pantolonlar iş için uygun değil.) | |||||
| 153) approval; (isim) | |||||
| onay, tasdik, tasvip, uygun bulma | |||||
| I can’t say anything without my parent’s approval. (Anne babamın onayı olmadan bir şey söyleyemem.) | |||||
| 154) approve; (fiil) | |||||
| onaylamak, tasvip etmek, uygun bulmak | |||||
| She doesn’t approve my univercity choice. (Üniversite seçimimi uygun bulmuyor.) | |||||
| 155) approximately; (zarf) | |||||
| yaklaşık olarak , aşağı yukarı | |||||
| The journey took approximately five hours. (Yolculuk yaklaşık beş saat sürecek.) | |||||
| 156) Arab; (isim) | |||||
| arap, arabistanlı | |||||
| She had an Arab friend in Egypt. (Mısır’da arap arkadaş edindi.) | |||||
| 157) architect; (isim, fiil) | |||||
| i.; mimar f.; tasarlamak | |||||
| He worked as an architect for long years. (Uzun yıllar mimar olarak çalıştı.) | |||||
| 158) area; (isim) | |||||
| bölge, alan ,arazi | |||||
| Don’t go away from this area. (Bu bölgeden uzağa gitme.) | |||||
| 159) argue; (fiil) | |||||
| tartışmak, itiraz etmek, çekişmek | |||||
| We’re always arguing with each other about some issues. (Bazı konular hakkında sürekli birbirimizle tartışıyoruz. ) | |||||
| 160) argument; (isim) | |||||
| tartışma, iddia, kanıt | |||||
| I don’t want argument anymore. (Artık tartışma istemiyorum.) | |||||
| 161) arise; (fiil) | |||||
| ortaya çıkmak, kaynaklanmak,yükselmek | |||||
| New crisis have arisen. (Yeni sorunlar ortaya çıktı.) | |||||
| 162) arm; (isim, fiil) | |||||
| i.; kol , güç, cephane f.; silahlandırmak , destek olmak | |||||
| She broke her arm in an accident. (Kazada kolunu kırdı.) | |||||
| 163) armed; (sıfat) | |||||
| kollu, ateşli, silahlı | |||||
| The robber was armed. (Soyguncu silahlıydı.) | |||||
| 164) army; (isim) | |||||
| ordu, asker, topluluk | |||||
| He wants to go into army, after finishing the school.( Okulu bitirdikten sonra orduya katılmak istiyor.) | |||||
| 165) around; (zarf, edat) | |||||
| zf.; etrafta, çevrede , aşağı yukarı ed.; sularında, civarında | |||||
| There was no one around. (Etrafta kimse yok.) | |||||
| 166) arrange; (fiil) | |||||
| düzenlemek, ayarlamak, hazırlamak , sıralamak | |||||
| Can you arrange an appoinment for Thursday? (Perşembeye randevu ayarlayabilir misin?) | |||||
| 167) arrangement; (isim) | |||||
| düzenleme, ayarlama, tanzim , aranjman | |||||
| There are new security arrangements. (Yeni güvenlik düzenlemeleri var.) | |||||
| 168) arrest; (fiil, isim) | |||||
| f.; tutuklamak, yakalamak i.; yakalama, tutuklama, hapis | |||||
| The thief was arrested three days after the robbery. (Hırsız, soygundan üç gün sonra yakalandı.) | |||||
| 169) arrival; (isim, sıfat) | |||||
| i.; varma, geliş, varış, gelme s.; gelen | |||||
| Her arrival made me happy. (Onun gelişi beni mutlu etti.) | |||||
| 170) arrive; (fiil) | |||||
| ulaşmak, varmak, gelmek | |||||
| The train arrived at the station on time. (Tren, istasyona zamanında vardı.) | |||||
| 171) art; (isim, sıfat) | |||||
| i.; sanat, hüner, sanat eseri s.; sanatsal | |||||
| Are you interested in modern arts? (Modern sanatlarla ilgileniyor musun?) | |||||
| 172) article; (isim) | |||||
| makale, eşya, yazı, bent , madde , hukukta kanun maddesi | |||||
| Have you read the article about the technological developments? (Teknolojik gelişmeler hakkındaki makaleyi okudun mu? | |||||
| 173) artist; (isim) | |||||
| artist, sanatçı, ressam sanatkar | |||||
| His favorite artist is Van Gogh. (En beğendiği ressam Van Gogh.) | |||||
| 174) artistic; (sıfat) | |||||
| artistik, sanatsal | |||||
| They made some artistic arrangements. (Bazı sanatsal düzenlemeler yaptılar.) | |||||
| 175) as; (zarf, edat,bağlaç) | |||||
| zf.; olarak ed.; kadar, gibi , rağmen bağ.; olduğundan, -dıkça, -dığı için ,çünkü | |||||
| I work as a general director at a firm. (Bir firmada genel müdür olarak çalışıyorum.9 | |||||
| 176) Asian; (isim, sıfat) | |||||
| i.; asyalı, asya s.; asya ile ilgili ve ona ait | |||||
| She likes listening Asian music. (Asya müziği dinlemeyi sever.) | |||||
| 177) aside; (zarf, sıfat) | |||||
| zf.; bir kenara, bir tarafa s.; ayrı | |||||
| He pulled the car aside. (Arabayı kenara çekti.) | |||||
| 178) ask; (fiil) | |||||
| soru sormak, rica etmek, istemek | |||||
| Ask me anything you want to know. (Bana ne bilmek istiyorsan sor.) | |||||
| 179) asleep; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; uyuyan zf.; uyurken, uykuda | |||||
| I found him asleep in the class. (Onu sınıfta uyurken buldum.) | |||||
| 180) aspect; (isim) | |||||
| görünüş, yön, tavır, açı , bakı | |||||
| You see only one aspect of the problem. (Sorunun yalnızca tek tarafını görüyorsunuz.) | |||||
| 181) assault; (fiil, isim) | |||||
| f.; saldırmak, hücum etmek, tecavüz etmek , taarruz etmek i.; saldırı, tecavüz, taarruz | |||||
| The woman was sexually assaulted on the street. (Kadın caddede cinsel saldırıya uğradı.) | |||||
| 182) assert; (fiil) | |||||
| iddia etmek, ileri sürmek, açıklamak, ortaya koymak | |||||
| She continued to assert her innocence. (Masumiyetini iddia etmeyi sürdürdü.) | |||||
| 183) assess; (fiil) | |||||
| değerini biçmek, belirlemek , para miktarını tayin etmek | |||||
| It is difficult to assess the needs. (İhtiyaçları belirlemek zor.) | |||||
| 184) assessment; (isim) | |||||
| değerlendirme, düşünce | |||||
| The asessment of the situation must be objective. (Bu durumun değerlendirmesi nesnel olmalı.) | |||||
| 185) asset; (isim) | |||||
| varlık, mülk, servet , en değerli şey. | |||||
| In this job, attention is the asset . (Bu işte dikkat en değerli şeydir.) | |||||
| 186) assign; (fiil) | |||||
| vermek, devretmek, tahsis etmek, saptamak, atamak, görev vermek | |||||
| Our teacher assigned each of us a different task. (Öğretmenimiz her birimize farklı bir görev verdi.) | |||||
| 187) assignment; (isim) | |||||
| göreve atama, görev , ödev , devretme | |||||
| The assaignments will be handed on Tuesday. (Ödevler Salı günü teslim edilecek.) | |||||
| 188) assist; (fiil, isim) | |||||
| f.; yardımcı olmak, asistanlık yapmak i.; yardım | |||||
| Her daughter assists her in the kitchen. (Kızı mutfakta ona yardımcı olur.) | |||||
| 189) assistance; (isim) | |||||
| yardım, destek | |||||
| We’ll provide assistance for your education. (Eğitiminiz için destek sağlayacağız.) | |||||
| 190) assistant; (sıfat, isim) | |||||
| s.; yardımcı i.; asistan, yardımcı eleman | |||||
| She is working as an assistant at the university. (Üniversitede asistan olarak çalışıyor.) | |||||
| 191) associate; (fiil, isim) | |||||
| f.; ilişkilendirmek, birleştirmek i.; iş ortağı, arkadaş | |||||
| War is generally associated with guns and bombs. (Savaş genelde silah ve bomba ile ilişkilendirilir.) | |||||
| 192) association; (isim) | |||||
| ortaklık, dernek, birlik, teşekkül | |||||
| Do you have any association with them? (Onlarla bir ortaklığınız var mı?) | |||||
| 193) assume; (fiil) | |||||
| farzetmek, varsaymak | |||||
| I assume that he will be better soon. (Kısa zamanda daha iyi olacağını varsayıyorum.) | |||||
| 194) assumption; (isim) | |||||
| farzetme, varsayım, tahmin | |||||
| His assumptions were all wrong. (Bütün varsayımları yanlıştı.) | |||||
| 195) assure; (fiil) | |||||
| garantilemek, temin etmek, güvence altına almak , sigortalamak | |||||
| I can assure you, he will be successfull. (Sizi temin ederim ki başarılı olacak.) | |||||
| 196) at; (zarf, edat ) | |||||
| zf.; üzere ed.;üzerinde, -de,-da | |||||
| I met him at school. (Onunla okulda karşılaştım.) | |||||
| 197) athlete; (isim) | |||||
| atlet, sporcu | |||||
| He is an athlete, who has medals. (O, madalyaları olan bir atlet.) | |||||
| 198) athletic; (sıfat) | |||||
| atletik, sportif, atletizmle ilgili | |||||
| She was athletic boy. (Sportif bir oğlan çocuğuydu.) | |||||
| 199) atmosphere; (isim) | |||||
| atmosfer, çevre , hava ,ortam | |||||
| There was a friendly atmosphere at the party. (Partide arkadaş canlısı bir ortam vardı.) | |||||
| 200) attach; (fiil) | |||||
| eklemek, iliştirmek, bitiştirmek | |||||
| I attach a copy of the file. (Dosyanın bir kopyasını ekliyorum.) | |||||
| 201) attack; (isim, fiil) | |||||
| i.; hücum, kriz, girişme , saldırı, taarruz f.; saldırmak, hücum etmek, atağa kalkmak | |||||
| The enemy forces attacked with all the power. (Düşman kuvvetleri tüm gücüyle hücum etti.) | |||||
| 202) attempt; (isim, fiil) | |||||
| i.; kalkışma, girişim, teşebbüs f.;girişimde bulunmak, teşebbüste bulunmak, girişmek | |||||
| That was an unsuccessful attempt. (Başarısız bir girişimdi.) | |||||
| 203) attend; (fiil) | |||||
| katılmak, devam etmek, hazır bulunmak | |||||
| Are you planning to attend her wedding? (Onun düğününe katılmayı planlıyor musun) | |||||
| 204) attention; (isim) | |||||
| dikkat, ilgi, itina, uyarı | |||||
| The young man tried to attract the waitress’ attention. (Genç adam garson kızın ilgisini çekmeye çalıştı.) | |||||
| 205) attitude (isim) | |||||
| tavır, tutum, davranış, hal | |||||
| If you want to show respect, you should change your attitude. (Eğer saygı göstermek istiyorsan bu tavrını değiştirmelisin.) | |||||
| 206) attorney; (isim) | |||||
| avukat, vekil, dava vekili | |||||
| A new attorney was appointed for the case. (Dava için yeni bir avukat atandı.) | |||||
| 207) attract; (fiil) | |||||
| kendine çekmek, cezbetmek | |||||
| The movie has attracted thounds of people. (Film, binlerce insanın ilgisini çekti.) | |||||
| 208) attractive; (sıfat) | |||||
| çekici, cazip , alımlı | |||||
| I met a young and attractive girl at the party. (Partide genç ve alımlı bir kızla tanıştım.) | |||||
| 209) attribute; (fiil, isim) | |||||
| f.; atfetmek ,bağlamak, yüklemek, yormak i.; yetki, nitelik, simge | |||||
| My mother attributes her success to hard work. (Annem başarısını çok çalışmasına bağlıyor.) | |||||
| 210)audience; (isim) | |||||
| izleyici, seyirci, okuyucu kitlesi | |||||
| The audience enjoyed the theater and clapped for 5 minutes in the end. (Seyirci tiyatroyu beğendi ve sonunda beş dakika boyunca alkışladı) | |||||
| 211) author; (isim, fiil) | |||||
| i.; yazar, eser sahibi f.; yazmak | |||||
| The author’s aim was to emphasize poverty in his book. (Yazarın amacı kitabında yoksulluğa vurgu yapmaktı.) | |||||
| 212) authority; (isim) | |||||
| yetki, nüfuz, otorite, hakimiyet | |||||
| Only the manager has the authority to give the orders. (Yalnızca müdürün talimat verme yetkisi vardır.) | |||||
| 213) auto; (isim, sıfat) | |||||
| i.; otomobil, araba s.; kendi kendine | |||||
| The auto prices have been increased this year. (Bu yıl otomobil fiyatları arttı.) | |||||
| 214) available; (sıfat) | |||||
| mevcut, elverişli, müsait, kullanışlı | |||||
| The doctor is not available now, please come later. (Doktor şuan müsait değil, lütfen daha sonra gelin.) | |||||
| 215) average; (isim, sıfat) | |||||
| i.; orta,ortalama s.;sıradan | |||||
| The average income is quite low in African countries. (Afrika ülkelerinde ortlama gelir oldukça düşük.) | |||||
| 216) avoid; ( fiil) | |||||
| önlemek ,sakınmak ,korunmak, uzak durmak | |||||
| If you want to avoid sunburns, you shoul use suntan oil.( Eğer güneş yanıklarından korunmak istiyorsan güneş yağı kullanmalısın.) | |||||
| 217) award; (fiil, isim) | |||||
| f.; ödül vermek i.;ödül , mükafat | |||||
| He was nominated for the best musician award. (En iyi müzisyen ödülü için aday gösterildi.) | |||||
| 218) aware; (sıfat) | |||||
| tetikte, farkında , bilinçli | |||||
| You must be aware of the seriousness of the situation. (Durumun ciddiyetinin farkında olmalısın.) | |||||
| 219) awareness; (isim) | |||||
| farkındalık, bilinçlilik | |||||
| Early awareness of the cancer is very important. (Kanser konusunda erken farkındalık oldukça önemlidir.) | |||||
| 220) away; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; uzak, zf.; uzakta, | |||||
| She live 100 m away from here. (Buradan 100 metre uzakta yaşıyor.) | |||||
| 221) awful; (sıfat) | |||||
| berbat, çok kötü, korkunç | |||||
| The service at the hotel was awful. (Oteldeki hizmet berbattı.) | |||||
| 222) baby; ( isim) | |||||
| i.; bebek , hayvan yavrusu | |||||
| The new married couple want to have a baby. (Yeni evli çift bebek sahibi olmak istiyor.) | |||||
| 223) back; (isim, fiil, sıfat, zarf) | |||||
| i.; arka f.; arka çıkmak, geriye gitmek s.; arkasındaki, evvelki zf.; arkaya, geride, geçmişte | |||||
| 224) background; (isim) | |||||
| geçmiş, fon, arka plan, özgeçmiş, sosyal çevre | |||||
| Please talk about your background and your work experiences. (Lütfen geçmişiniz ve iş tecrübelerinizden bahsedin.) | |||||
| 225) bad; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kötülük, zarar, yıkım, şanssızlık s.; kötü, fena, berbat, nahoş | |||||
| I thought it was a bad talk. (Bence kötü bir konuşmaydı.) | |||||
| 226) badly; (zarf) | |||||
| berbat bir şekilde, fena halde, kötü | |||||
| She was singing so badly.(Çok kötü şarkı söylüyordu.) | |||||
| 227) bag; (isim, fiil) | |||||
| çanta, torba, kese, f.; çantaya koymak, torbaya atmak, çalmak, aşırmak | |||||
| I bought her a pink bag for her birthday. (Doğum günü için ona pembe bir çanta aldım.) | |||||
| 228) bake; (isim, fiil) | |||||
| i.; yemekli toplantı, karbonat f.; fırında pişirmek, pişmek, kavurmak | |||||
| I will bake a cake for our guests. (Misafirlerimiz için kek pişiriceğim) | |||||
| 229) balance; (fiil, isim) | |||||
| f.; dengelemek, dengede tutmak, tartmak, düşünmek , inip çıkmak i.; denge, uyum, denklik, bakiye,bilanço , terazi | |||||
| Try to balance your social life and your work. ( Sosyal hayatını ve işini dengede tutmaya çalış.) | |||||
| 230) ball; (isim, fiil) | |||||
| i.; top, küre, bilye , misket, yumak , top mermisi f.; top yapmak , yumak yapmak | |||||
| The kids are playing ball outside. (Çocuklar dışarıda top oynuyor) | |||||
| 231) ban; (isim, fiil) | |||||
| i.; yasak, aforoz f.; yasaklamak, boykot etmek, aforoz etmek | |||||
| The doctor banned her smoking after she had a heart attack. (Kalp krizi geçirdikten sonra doktor ona sigara içmeyi yasakladı.) | |||||
| 232) band; (isim, fiil) | |||||
| i.; bando, müzik grubu ,bant , orkestra, şerit f.; bantlamak , bağlamak | |||||
| We bought ticket for the concert of the famous band.(Ünlü müzik grubunun konseri için bilet aldık.) | |||||
| 233) bank; (isim, fiil) | |||||
| i.; banka, göl kıyısı, yaka, set f.; para yatırmak, set çekmek | |||||
| I save my money in the bank account. (Paramı banka hesabımda biriktiriyorum.) | |||||
| 234) bar; (isim, fiil) | |||||
| i.; bar, parmaklık, demir çubuk,baro f.; parmaklıkla çevirmek, önlemek | |||||
| She was sitting at the bar, when I saw her. (Onu gördüğümde barda oturuyordu.) | |||||
| 235) barely; (zarf) | |||||
| zar zor, anca | |||||
| The mall was so crowded that I could barely bought something. (Alışveriş merkezi öyle kalabalıktı ki zar zor bir şeyler alabildim.) | |||||
| 236) barrel; (isim, fiil) | |||||
| i.; fıçı, namlu f.; fıçılamak | |||||
| We loaded the barrels on the ship. (Fıçıları gemiye yükledik.) | |||||
| 237) barrier; (isim) | |||||
| bariyer, duvar, set | |||||
| At the public meeting, people were standing behind the barriers. (Mitingde insanlar bariyerlerin arkasında duruyordu.) | |||||
| 238) base; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| f.;temellemek, dayandırmak i.; temel, esas, kaide,taban, kural s.; adi, aşağılık | |||||
| Today’s concerns have a historical base. (Bugünkü sorunların tarihsel bir temeli var.) | |||||
| 239) baseball; isim | |||||
| beyzbol , beyzbol topu | |||||
| When he was studying in New York he was playing baseball. (New York’ta okurken beyzbol takımında oynuyordu.) | |||||
| 240) basic; (sıfat) | |||||
| temel, esas, başlıca | |||||
| We will start our first lesson with basic informations. (İlk dersimize temel bilgilerle başlayacağız.) | |||||
| 241) basically; ( zarf) | |||||
| aslında, esasen, temelde | |||||
| These two different approaches are basically very similar.( Bu iki farklı yaklaşım esasen çok benzer.) | |||||
| 242) basis; (isim) | |||||
| kök, temel, taban, altyapı | |||||
| The basis of a good relationship is mutual trust. (İyi bir ilişkinin temeli karşılıklı güvendir.) | |||||
| 243) basket; (isim, fiil) | |||||
| i.; sepet, basketbol potası, küfe f.; sepetlemek | |||||
| The basket is full of apples. (Sepet elmalarla dolu.) | |||||
| 244) basketball; (isim) | |||||
| basketbol, basketbol topu | |||||
| He was playing basketball in high school. | |||||
| 245) bathroom; (isim) | |||||
| banyo, tuvalet | |||||
| Can I use your bathroom? (Banyonuzu kullanabilir miyim?) | |||||
| 246) battery; (isim) | |||||
| batarya, pil, akü | |||||
| We need a battery for the car. (Araba için yeni bir akü lazım.) | |||||
| 247) battle; (isim, fiil) | |||||
| i.; savaş, muharebe f.; savaşmak, mücadele etmek | |||||
| Thousand of people were killed at the battle. (Savaşta binlerce insan öldürüldü.) | |||||
| 248) be; (fiil) | |||||
| olmak, mevcut olmak | |||||
| I wasn’t at school yesterday. (Dün okulda yoktum.) | |||||
| 249) beach; (isim, fiil) | |||||
| i.; kumsal, sahil, plaj f.; karaya çekmek | |||||
| Our summerhouse is very close to the beach. (Yazlık evimiz sahile çok yakın.) | |||||
| 250) bean; (isim) | |||||
| fasulye,barbunya, tohum, tane,kahve vb çekirdeği, kafa | |||||
| She is cooking beans for dinner. (Akşam yemeği için fasulye pişiriyor.) | |||||
| 252) bear; (fiil, isim) | |||||
| tahammül etmek, dayanmak, katlanmak, taşımak | i.; ayı | ||||
| She talks all the time, I can’t bear anymore. (Sürekli konuşuyor, artık katlanamıyorum.) | |||||
| 253) beat; (isim, fiil) | |||||
| i.; ritim, vurma sesi, darbe, çarpma f.; yenmek, dövmek, atmak çarpmak, vurma | |||||
| He beat me at the chess tournament. (Satranç turnuvasında beni yendi.) | |||||
| 254) beautiful; (sıfat) | |||||
| güzel, zarif, hoş | |||||
| My mom is the most beautiful woman on earth. (Annem dünyadaki en güzel kadın.) | |||||
| 255) beauty; (isim) | |||||
| güzellik, güzel kişi , güzel şey | |||||
| I don’t use the beauty products. (Güzellik malzemesi kullanmıyorum.) | |||||
| 256) because; (sıfat) | |||||
| çünkü, nedeniyle , dolayı, -dığı için | |||||
| I won’t meet him because I don’t like him. (Onunla görüşmeyeceğim çünkü ondan hoşlanmıyorum. | |||||
| 257) become; (fiil) | |||||
| olmak, haline gelmek | |||||
| She become a finance manager at a private bank .( Özel bir bankada finans müdürü oldu.) | |||||
| 258) bed; ,(isim, fiil) | |||||
| i.; yatak, döşek, tarh f.; yatırmak, yatak yapmak | |||||
| This bed is very comfortable. I will buy this. (Bu yatak çok rahat. Bunu alacağım.) | |||||
| 259) bedroom; (isim) | |||||
| yatak odası | |||||
| The bedroom of the house was very large. (Evin yatak odası oldukça büyüktü.) | |||||
| 260) beer; (isim) | |||||
| bira | |||||
| This city is famous for its beer. (Bu şehir birasıyla ünlüdür.) | |||||
| 261) before; (edat, zarf, bağlaç) | |||||
| ed.; önünde, öncesinde zf.; önden, daha önce bağ.; -den önce | |||||
| All arrangements were done before the ceremony. (Törenden önce bütün hazırlıklar yapıldı.) | |||||
| 262) begin;(fiil) | |||||
| başlamak, girişmek, adım atmak | |||||
| The tennis course begin this summer. (Tenis kursu bu yaz başlıyor.) | |||||
| 263) beginning; (isim, sıfat) | |||||
| i.; başlangıç, başlama, milad s.; ilk, baş | |||||
| We missed the beginning of the movie. (Filmin başlangıcını kaçırdık.) | |||||
| 264) behavior; (isim) | |||||
| davranış, tavır, tutum | |||||
| Her behavior towards me is less aggressive now. (Bana karşı tutumu şimdi daha az agresif) | |||||
| 265) behind; (sıfat, zarf, edat) | |||||
| s.; gerisindeki, ardındaki zf.; arkadan, geride ed.; ardında, arkasında | |||||
| The cat is standing just behind the window. (Kedi pencerenin hemen arkasında duruyor.) | |||||
| 266) being; (isim) | |||||
| varoluş, yaratık, oluş,mahluk | |||||
| I love him with my whole being. (Onu bütün varoluşumla seviyorum.) | |||||
| 267) belief; (isim) | |||||
| inanç, güven, fikir, itimat | |||||
| He avoids explaining his political blief. | |||||
| 268) believe; (fiil) | |||||
| inanmak, güvenmek, iman etmek | |||||
| I don’t believe his words. (Onun sözlerine inanmıyorum.) | |||||
| 269) bell; (isim) | |||||
| çan, zil | |||||
| You can start when you hear the bell ring. (Zil sesini duyduğunuzda başlayabilirsiniz.) | |||||
| 270) belong; (fiil) | |||||
| ait olmak , ilgili olmak | |||||
| I can’t live here, I don’t feel I am belong here. (Burada yaşayamam, buraya ait olduğumu hissetmiyorum. | |||||
| 271) below; (sıfat, zarf edat) | |||||
| s.; alt, aşağıdaki zf.; aşağıya, aşağıda ed.; aşağısında, aşağı, alt katta | |||||
| Please do not write below the sign. (Lütfen işaretin altına yazı yazmayın.) | |||||
| 272) belt; (isim, fiil) | |||||
| i.; kemer, kuşak , şerit f.;kemer bağlamak , şiddetle vurmak | |||||
| Tie the belt when you driving. (Araba kullanırken kemerini bağla.) | |||||
| 273) bench; (isim) | |||||
| bank, oturma sırası , kürsü , yargıç kürsüsü | |||||
| The benches in the park were all broken. (Parktaki bütün banklar kırıktı.) | |||||
| 274) bend; (fiil, isim) | |||||
| eğilmek, boyun eğmek, bükülmek, kıvrılmak i.; eğilme,bükülme,kıvrılma, dönemeç | |||||
| He bent his head and whispered something to her. (Kafasını eğdi ve ona bir şeyler fısıldadı.) | |||||
| 275) beneath; (edat, zarf) | |||||
| ed.; altında zf.; aşağıya , allta , altına | |||||
| We live beneath the same roof. (Aynı çatı altında yaşıyoruz.) | |||||
| 276) benefit; (fiil, isim) | |||||
| f.; faydası olmak, yarar sağlamak i.; yarar, kazanç, iyilik, menfaat,fayda, çıkar | |||||
| I have had the benefit of this job. (Bu işin faydasını gördüm.) | |||||
| 277) beside; (edat, zarf) | |||||
| ed.; yanında, dışında, nazaran zf.; üstelik | |||||
| My painting looks amateur beside yours. (Beni resmim seninkinin yanında amatör duruyor.) | |||||
| 278) besides; (edat , zarf) | |||||
| ed.; dışında, -den başka zf.; bunun yanı sıra, ayrıca, bir de | |||||
| Besides working as a teacher at school , he also gives private lessons. (Okulda öğretmen olmasının yanı sıra özel ders de veriyor.) | |||||
| 279) best; (sıfat,isim, fiil) | |||||
| s.; en iyi , en uygun i.; en iyisi f.; alt etmek, hakkından gelmek | |||||
| I am trying to do my best. (Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum.) | |||||
| 280) bet; (isim, fiil) | |||||
| i.; iddia , bahis f.; iddiaya girmek , bahis yapmak | |||||
| He bet me ten dollars that the blue team won the match. (Mavi takımın maçı kazanacağına dair benimle on dolarına iddiaya girdi.) | |||||
| 281) better; (isim, sıfat, fiil, zarf) | |||||
| i.; daha iyisi s.; daha iyi , -den daha iyi f.; iyileştirmek iyileşmek zf.; daha iyi bir şekilde | |||||
| You look sick, you should better go home. (Hasta görünüyorsun, eve gitsen daha iyi olur.) | |||||
| 282) between; (edat, bağlaç) | |||||
| ed.; arasında , ortasında bağ.; ila | |||||
| Moldova lies between Romania and Ukraine. (Moldova, Romanya ile Ukrayna arasında bulunuyor.) | |||||
| 283) beyond; (edat , isim ,zarf) | |||||
| ed.; ötesinde i.; öte zf.; öteye, ayrıca | |||||
| The see lies beyond the mountains. (Deniz, dağların ötesinde uzanıyor.) | |||||
| 284) Bible; (isim) | |||||
| incil, kitab-ı muhakaddes | |||||
| The priest spoke by making quotes from the Bible. (Rahip, İncil’den alıntılar yaparak konuştu) | |||||
| 285) big; (sıfat) | |||||
| büyük, kocaman, iri | |||||
| I saw a big fish under the lake. (Gölün altında kocaman bir balık gördüm.) | |||||
| 286) bike ; (fiil, isim) | |||||
| f.; bisiklet sürmek , motosiklete binmek i.; bisiklet, motosiklet | |||||
| It is our hobby to biking along the sea at weekends. (Haftasonları deniz kıyısında bisiklet sürmek hobimiz.) | |||||
| 287) bill; (isim, fiil) | |||||
| i.; fatura , poliçe, kağıt para, ilan, gaga | f.; ilan etmek | ||||
| Don’t forget to pay he electricity bill. (Elektrik faturasını ödemeyi unutma.) | |||||
| 288) billion; (isim) | |||||
| milyar | |||||
| She earned a billion dollar in 5 years. (beş yıl içerisinde bir milyar kazandı.) | |||||
| 289) bind; (fiil, isim) | |||||
| f.; bağlamak , sargılamak , yasal olarak bağlamak i.; bağlayan şey | |||||
| They bound his hand quickly. (Hızlıca ellerini bağladılar.) | |||||
| 290) biological; (sıfat) | |||||
| biyolojik, yaşamsal | |||||
| She was adopted when she was a baby, but then she learned her biological parents. (Bebekken evlatlık edinilmişti fakat sonradan biyolojik anne babasını öğrendi.) | |||||
| 291) bird; (isim) | |||||
| kuş | |||||
| It is a cute bird with blue color. (Mavi renkli sevimli bir kuş.) | |||||
| 292) birth; (isim) | |||||
| doğum, doğurma, nesil | |||||
| I was present at the birth of my nephew. (Yeğenimin doğumunda oradaydım.) | |||||
| 293) birthday; (isim) | |||||
| doğum günü | |||||
| We will celebrate my twentieth birthday tomorrow. (Yarın yirminci yaş günümü kutlayacağız.) | |||||
| 294) bit; (isim) | |||||
| küçük parça , biraz , az miktar , bozuk para | |||||
| Can I have a bit of cake? (Biraz kek alabilir miyim?) | |||||
| 295) bite; (isim, fiil) | |||||
| i.; lokma ,ısırık, acı f.; ısırmak , dişlemek | |||||
| Our neighbour’s dog bit my leg. (Komşumuzun köpeği bacağımı ısırdı.) | |||||
| 296) black; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; siyah , kara , karanlık, koyu , siyahi f.; kararmak , siyaha boyamak | |||||
| She was wearing a black dress last night. (Dün gece siyah bir elbise giymişti.) | |||||
| 297) blade; (isim) | |||||
| traş bıçağı, jilet, bıçak ağzı | |||||
| This blade is sharp, be careful. (Bu bıçağın ağzı keskin, dikkatli ol.) | |||||
| 298) blame; (isim, fiil) | |||||
| i.; suç, kabahat, kusur f.; suçlamak , ayıplamak , suçu birinin üzerine atmak | |||||
| Stop blaming me all the time! (devamlı beni suçlamaktan vazgeç!) | |||||
| 299) blanket; (isim, fiil) | |||||
| i.; battaniye, örtü, yorgan f.; battaniyeye sarmak , sarıp sarmalamak | |||||
| It is very cold today, we need another blanket. (Bugün hava çok soğuk, bir battaniye daha lazım.) | |||||
| 300) blind; (isim, fiil, sıfat) | |||||
| i.; jaluzi, stor, pusu f.; kör etmek, gözünü almak s.;kör, gözleri görmeyen | |||||
| One of her brothers is blind frm birth. (Kardeşlerinden biri doğuştan kör.) | |||||
| 301) block; (isi, fiil) | |||||
| i.; blok, kütük, kalıp ,tıkanıklık, taş/kaya parçası, engel f.; tıkamak, kalıplamak, engellemek, bloke etmek , önünü kesmek | |||||
| He didn’t realize the concrete block and stubbed. (Beton bloğu fark etmedi ve ayağını çarptı.) | |||||
| 302) blood; (isim) | |||||
| kan,soy , mizaç, huy | |||||
| We need your blood sample for the test. (Test için kan örneğiniz gerekiyor.) | |||||
| 303) blow; (isim, fiil) | |||||
| i.; vuruş,darbe,saldırı, rüzgar üflemesi, | f.; üflemek, esmek (rüzgar içn) , hava vermek, solumak | ||||
| You are not blowing enough! (yeterince üflemiyorsun.) | |||||
| 304) blue; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; mavi, keyifsiz, morali bozuk f.; maviye boyamak | |||||
| My favorite colour is blue. (En sevdiğim renk mavidir.) | |||||
| 305) board; (isim, fiil) | |||||
| i.; tahta, levha, pano,heyet f.; gemiye, vapura, uçağa vb binmek , yolcu almak, | |||||
| The results are on the board. (Sonuçlar panoda asılı.) | |||||
| 306) boat; (isim, fiil) | |||||
| i.; tekne, bot, vapur, kayık ,sandal f.; kayıkla taşımak , sandalla gezmek | |||||
| He bought an expensive boat for sailing. (Denize açılmak için pahalı bir tekne aldı.) | |||||
| 307) body; (isim) | |||||
| vücut, beden, gövde, ceset | |||||
| There are too many tattooes on his body. (Vücudunda çok sayıda dövme var.) | |||||
| 308) bomb; (isim, fiil) | |||||
| i.; bomba , başarısızlık f.; bomba patlatmak, başarısızlığa uğramak | |||||
| Hundreds of bombs were dropped on the city during the war. (Savaş sırasında şehre yüzlerce bomba atıldı.) | |||||
| 309) bombing; (isim) | |||||
| bombalı saldırı, bombalama eylemi | |||||
| The bombing attempt has failed. (Bombalı saldırı girişimi başarısız oldu.) | |||||
| 310) bond; (isim, fiil9 | |||||
| i.; bağ, ilişki, sözleşme f.; bağlamak, birleştirmek , kefil olmak | |||||
| There is a special bond between mother and child. (Anne ve çocuk arasında özel bir bağ vardır. ) | |||||
| 311) bone; (isim, fiil) | |||||
| i.; kemik, kılçık, f.;kılçıklarını ayıklamak , kemiklerini ayırmak | |||||
| This fish has a lot of bones in it. (Bu balık çok kılçıklı.) | |||||
| 312) book; (isim, fiil) | |||||
| i.; kitap, senaryo, deste, cilt, kayıt defteri f.; yer ayırtmak, rezerve ettirmek, adını listeye yazdırmak, kaydettirmek , sanığı kayda geçirmek, deftere geçirmek | |||||
| I forgot my book under the desk (Kitabımı sıranın altında unuttum.) | |||||
| 313) boom; (isim, fiil) | |||||
| i.; gümbürtü,patlama (satışlarda vs.), gürleme, uğuldama, fiyatlarda ani yükselme, hızı ekonomik gelişme, piyasada canlılık f.; gümbürdemek, uğuldamak, birden artmak , hızla gelişmek /ilerlerlemek (kent/kurum/ekonomi vb.) | |||||
| Since 2010 there is a boom in house sales. (2010’dan bu yana ev satışlarında patlama var.) | |||||
| 314) boot; (isim, fiil) | |||||
| i.; bot, çizme, çarık, otomobil koltuk kılıfı, bagaj f.; çizme giydirmek , tekmelemek | |||||
| I liked your red boots. (Kırmızı çizmelerini çok beğendim.) | |||||
| 315) border; (isim, fiil) | |||||
| i.; sınır, hudut , kenar , kıyı, uzun çiçek tarhı f.; sınırlamak, etrafını çevirmek | |||||
| The refugees staying in the camps on the border. (Mülteciler sınırdaki kamplarda kalıyor.) | |||||
| 316) born; (sıfat) | |||||
| doğmuş, doğan, doğuştan, doğumlu | |||||
| She was born in a rich family. (Zengin bir ailede doğmuş.) | |||||
| 317) borrow; (fiil) | |||||
| ödünç almak, borç almak | |||||
| Can I borrow your white coat for tomorrow? (Beyaz ceketini yarın için ödünç alabilir miyim?) | |||||
| 318) boss; (isim, fiil) | |||||
| i.; patron, işveren, şef , amir f.;yönetmek, kontrol etmek, patronluk yapmak, | |||||
| Do your job properly or the boss will fire you. (İşini düzgün yap yoksa patron seni kovacak.) | |||||
| 319) both; (sıfat) | |||||
| her ikisi , ikisi de | |||||
| I love both of you. (Her ikinizi de seviyorum.) | |||||
| 320) bother; (isim, fiil) | |||||
| i.; zahmet, sıkıntı, f.;zahmet etmek,sinir bozmak, sıkıntı vermek | |||||
| Please don’t bother, I won’t stay long. (Lütfen zahmet etme, uzun süre kalmayacağım.) | |||||
| 321) bottle; (isim, fiil) | |||||
| i.; şişe, biberon , emzik f.; şişelemek , şişelere doldurmak | |||||
| Fill these bottles with water. (Bu şişelere su doldur.) | |||||
| 322) bottom; (isim, fiil , sıfat) | |||||
| i.; dip, derinlik, alt,nehir/göl yatağı, kaynak, temel, en alt kademe, f.; dip koymak, temeline inmek s.; dipteki, aşağıdaki | |||||
| Footnotes are given at the bottom of the page. (Dipnotlar sayfanın en altında verilir.) | |||||
| 323) boundary; (isim) | |||||
| sınır, hudut, limit | |||||
| The army is charged with defending national boundaries. (Ordu, ulusal sınırları korumakla görevlidir.) | |||||
| 324) bowl; (isim, fiil) | |||||
| kase, çukur kap, tas, çanak, oyuk, f.; topu yuvarlamak, bovling oynamak,çukurlaştırmak | |||||
| Put the ingredients in a bowl. (Malzemeleri bir çukur kabın içerisine koyun.) | |||||
| 325) box; (isim, fiil) | |||||
| i; kutu, sandık, loca, boks , kompartıman f.; boks yapmak, kutuya koymak, dövüşmek | |||||
| She keeps her private things in a little red box. (Özel eşyalarını kırmızı küçük bir kutuda saklar.) | |||||
| 326) boy; (isim) | |||||
| erkek çocuk, delikanlı, oğul | |||||
| No one knows this little boy. (Kimse bu küçük çocuğu tanımıyor.) | |||||
| 327) boyfriend; (isim) | |||||
| erkek arkadaş, sevgili | |||||
| She will meet her boyfriend with her family. (Erkek arkadaşını ailesi ile tanıştıracak.) | |||||
| 328) brain; (isim, fiil) | |||||
| i.; beyin, zihin, zeki kişi f.; kafasını patlatmak | |||||
| His brain was injured in the car accident. (Geçirdiği araba kazasında beyni zedelendi.) | |||||
| 329) branch; (isim, fiil) | |||||
| i.; dal,ağaç dalı, bölüm, branş,şube(banka) sınıf f.; dallara ayrılmak, bölmek | |||||
| The bank has branches abroad. (Bankanın yurtdışında şubeleri var.) | |||||
| 330) brand; (isim, fiil) | |||||
| i.; marka, damga , sembol f.; damgalamak, markalamak | |||||
| We will create our own brand. (Kendi markamızı yaratacağız.) | |||||
| 331) bread; (isim) | |||||
| ekmek | |||||
| Can you pass me the bread? (Ekmeği uzatabilir misin?) | |||||
| 332) break; (isim, fiil) | |||||
| i.; mola, paydos, ara verme f.; kırmak, parçalamak,bozmak, batırmak , iflas etmek | |||||
| You won’t have a break until you finish your homework. . (Ödevlerinizi bitirene kadar mola vermeyeceksiniz.) | |||||
| 333) breakfast; (isim, fiil) | |||||
| i.; kahvaltı f.; kahvaltı etmek | |||||
| Breakfast is the most important meal. (Kahvaltı en önemli öğündür.) | |||||
| 334) breast; (isim, fiil) | |||||
| i.; göğüs , meme, bağır f.; göğüs germek | |||||
| Her mother has a breast cancer. (Annesi meme kanseri.) | |||||
| 335) breath; (isim) | |||||
| nefes, soluk | |||||
| Hold your breath for ten seconds. (Nefesini on saniye tut.) | |||||
| 336) breathe; (fiil) | |||||
| solumak, nefes almak | |||||
| Now, breathe slowly. (Şimdi yavaşça nefes al.) | |||||
| 337) brick; (isim, fiil) | |||||
| i.; tuğla , fç; tuğla döşemek | |||||
| The house is built of brick. (Ev tuğladan inşa edilmiş.) | |||||
| 338) bridge; (isim, fiil) | |||||
| i.; köprü, burun kemiği, briç oyunu f.; köpü kurmak, birleştirmek | |||||
| Translation is a bridge between cultures. (Çeviri, kültürler arasında bir köprüdür.) | |||||
| 339) brief; (isim, sıfat , fiil) | |||||
| i.; belge, evrak s.; kısa, öz f.; bilgilendirmek, özetlemek | |||||
| Make a brief statement about your asignmnet. (Ödeviniz hakkıda kısa bir açıklama yapınız.) | |||||
| 340) briefly; (zarf) | |||||
| kısaca | |||||
| I don’t have much time, but I will tell you briefly. (Çok fazla vaktim yok ancak sana kısaca anlatacağım.) | |||||
| 341) bright; (sıfat) | |||||
| parlak, canlı, aydınlık, saydam, şefff, gösterişli, akıllıca | |||||
| I like bright colours. (Canlı renkleri severim.) | |||||
| 342) brilliant; (sıfat) | |||||
| çok parlak, göz alıcı, çok zeki, parlak zekalı | |||||
| He was a brilliant student. (Çok zeki bir öğrenciydi.) | |||||
| 343) bring; (fiil) | |||||
| getirmek, kazandırmak,doğurmak, sebep olmak | |||||
| Don’t forget to bring your books with you. (Kitaplarını getirmeyi unutma.) | |||||
| 344) British; (isim, sıfat) | |||||
| i.; ingiliz s.; britanyalı, britanya ile ilgili ve oraya ait | |||||
| India was one of the British colonies. (Hindistan, İngiliz sömürgelerinden biriydi.) | |||||
| 345) broad; (sıfat) | |||||
| geniş,enli,engin, yaygın, etraflı, çok ayrıntılı , kaba, açık | |||||
| The boat is 3 metres broad and 5 metres high. (Tekne 3 metre genişliğinde ve 5 metre yüksekliğinde.) | |||||
| 346) broken; (sıfat) | |||||
| kırık, bozulmuş, arızalı , çökmüş | |||||
| He started to cry when he saw his broken toy.(Kırık oyuncağını gördüğünde ağlamaya başladı.) | |||||
| 347) brother; (isim) | |||||
| erkek kardeş, birader, abi, dost | |||||
| She never get along with her brother. (Erkek kardeşiyle asla iyi geçinmez.) | |||||
| 348) brown; (sıfat , fiil) | |||||
| s.; kahverengi, esmer , kumral saç , yanmış f.; esmerleşmek , kahverengileşmek | |||||
| He was a handsome boy with brown hair and green eyes. (Kahverengi saçlı yeşil gözlü yakışıklı bir gençti.) | |||||
| 349) brush; (isim, fiil) | |||||
| i.; fırça, çalılık f.; fırçalamak | |||||
| Brush your shoes before you go out. (Dışarı çıkmadan önce ayakkabılarını fırçala.) | |||||
| 350) buck;( isim, sıfat,fiil) | |||||
| i.; bazı havyanların erkeği , erkek geyik/tavşan , erkek kızılderili, dolar s.; züppe f.; sıçramak, karşı gelmek, engelleri aşmak | |||||
| They cost twenty bucks. (Yirmi dolara mal oldu.) | |||||
| 351) budget; (isim, fiil) | |||||
| i.; bütçe f.;bütçelemek | |||||
| TheMinistry will review the budget regulation again. (Bakanlık bütçe düzenlemesini yeniden gözden geçirecek.) | |||||
| 352) build; (fiil, isim) | |||||
| f.; inşa etmek, bina yapmak, kurmak , oluşturmak i.; vücut yapısı, bünye | |||||
| They have promised to build 300 new houses for poor families. (Düşük gelirli aileler için 300 tane yeni ev inşa edeceklerini vaat ettiler.) | |||||
| 353) building; (isim) | |||||
| bina, inşaat, inşa, apartman , yapı | |||||
| The old lady lives in an old building. (Yaşlı kadın eski bir binada yaşıyor.) | |||||
| 354) bullet; (isim) | |||||
| mermi, kurşun | |||||
| He was killed by a bullet in the heart. (Kalbinden bir kurşun ile öldürüldü.) | |||||
| 355) bunch; (isim, fiil) | |||||
| i.; demet,deste, salkım , takım f.; toplamak, demet yapmak | |||||
| I picked a bunch of flowers for my mother. (Annem için bir demet çiçek topladım) | |||||
| 356) burden; (isim, fiil) | |||||
| i.; ağır yük, ağırlık, sıkıntı f.; yüklenmek, sıkıntı vermek, yük taşımak | |||||
| He doesn’t want to be a burden to his children when he is old. (Yaşlandığında çocuklarına yük olmak istemiyor.) | |||||
| 357) burn; (fiil, isim) | |||||
| yanmak, alevlenmek, yakmak, ateşe vermek, kızdırmak i.; yanmış yer | |||||
| The house was still burning when I arrived. (ben vardığımda ev hala yanıyordu.) | |||||
| 358) bury; (fiil) | |||||
| gömmek, defnetmek, toprağa vermek , saklamak, örtmek | |||||
| They buried him with her necklace. (Onu gerdanlığı ile gömdüler.) | |||||
| 359) bus; (isim, fiil) | |||||
| i.; otobüs, taşıt f.; otobüsle taşımak | |||||
| Hurry up! You will miss the bus. (Acele et! Otobüsü kaçıracaksın.) | |||||
| 360) business; (isim) | |||||
| iş, işletme, firma, kurum,iş yeri, görev,vazife | |||||
| She works in the marketing business. (Pazarlama işinde çalışıyor.) | |||||
| 361) busy; (sıfat) | |||||
| yoğun, meşgul, faal, işlek | |||||
| I am too busy now, please call me later. (Şuan çok meşgulüm lütfen daha sonra ara.) | |||||
| 362) but; (bağlaç, zarf, edat) | |||||
| bağ.; ama , fakat, ancak , halbuki zf.; yalnızca , meğer ed.;-den başka | |||||
| I don’t want to offend you but I don’like your hair. (seni kırmak istemem ama saçlarını beğenmedim.) | |||||
| 363) butter; (isim, fiil) | |||||
| i.; tereyağı, margarin f.; yağ sürmek | |||||
| Add some butter , if you like. (Eğer seviyorsanız biraz tereyağı ekleyin.) | |||||
| 364) button; (isim, fiil) | |||||
| i.; düğme, buton, tuş f.; düğmelemek | |||||
| Press the button to answer the question. (Soruyu cevaplamak için butona basın.) | |||||
| 365) buy; (isim, fiil) | |||||
| i.; satın alma,alış, kazanç f.; satın almak , almak | |||||
| We are planning to buy a house for our children. (Çocuklarımız için bir ev almayı planlıyoruz.) | |||||
| 366) buyer; (isim) | |||||
| satın alan kişi, müşteri, alıcı | |||||
| Have you found a buyer for your car? (Araban için bir alıcı buldun mu?) | |||||
| 367) by; (edat, zarf) | |||||
| ed.; yanında, yakınında, kıyısında, yolu ile, vasıtasıyla, …esnasında, -den önce , -e göre, …’e kalırsa, gereğince, tarafından , eşliğinde , boyunca zf.; -e bakarak, geçip , öteye, uzağa | |||||
| The telephone is by the televison. (Telefon televizyonun yanında.) | |||||
| C | |||||
| 368) cabin; (isim, fiil) | |||||
| i.; kabin , kulübe, kamara , pilot kabini f.; kabin veya kamarada taşımak | |||||
| He built a cabin near the sea. (Denizin yakınında bir kulübe inşa etti.) | |||||
| 369) cabinet; (isim) | |||||
| kabine, bakanlar kurulu ,kabin, çekmeceli dolap , raflı dolap, küçük özel oda | |||||
| The cabinet minister hasn’t decided the meeting date yet. (Kabine bakanı toplantı gününe henüz karar vermedi.) | |||||
| 370) cable; (isim, fiil) | |||||
| i.; kablo, telgraf hattı, telgraf, tel f.; telgraf çekmek, tel çekmek, kablo döşemek | |||||
| The electricity is recieved through the cable. (Elektrik kablodan alınır.) | |||||
| 371) cake; (isim, fiil) | |||||
| i.; kek, pasta, yaş pasta f.; kalıplaşmak, katılaşmak | |||||
| I loved my birthday cake! (Doğum günü pastama bayıdım.!) | |||||
| 372) calculate; (fiil) | |||||
| hesaplamak, hesap etmek, tahmin etmek, zannetmek, planlamak, tasarlamak | |||||
| You will need to calculate how much time this works will take. (Bu işin ne kadar zaman alacağını hesaplaman gerekecek.) | |||||
| 373) call; (fiil, isim) | |||||
| f.; aramak, çağırmak, isimlendirmek , seslenmek , ilan etmek, davet etmek, telefonla aramak i.; çağrı, çağırma , telefonda konuşma, karar, celp | |||||
| Call the ambulance in case of an emergency. (Acil durumda ambulansı arayın.) | |||||
| 374) camera; (isim) | |||||
| kamera, fotoğraf makinesi | |||||
| All photos are in my camera. (Bütün fotoğraflar kameramda.) | |||||
| 375) camp; (isim, fiil) | |||||
| i.; kamp, kamp sahası, ordugah, karargah f.; kamp yapmak, kamp kurmaka | |||||
| I will go to a summer camp with my friends. (Arkadaşlarımla yaz kampına gideceğim.) | |||||
| 376) campaign; (isim, fiil) | |||||
| i.; kampanya, mücadele, sefer f.; kampanya yapmak, mücadele etmek, sefere çıkmak | |||||
| This is a campaign against racism. (Bu ırkçılığa karşı bir kampanya.) | |||||
| 377) campus; (isim) | |||||
| kampüs, yerleşke | |||||
| The campus is full of trees and flowers. (Kampüs ağaçlar ve çiçeklerle dolu.) | |||||
| 378) can; (fiil, iism) | |||||
| f.; yapabilmek, -ebilmek , edebilmek i.; teneke kutu, konserve kutusu ,hapishane | |||||
| She told she can play the guitar well. (İyi gitar çalabildiğini söyledi.) | |||||
| 379) Canadian; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kanadalı s.; kanada ile ilgi ve kanada’ya özgü | |||||
| She is in love with a Canadian actor. (Kanadalı bir oyuncuya aşık.) | |||||
| 380) cancer; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kanser , kötü şey, yengeç burcu s.; kanserli | |||||
| The cancer has spread the whole entrails. (Kanser tüm iç organlarına yayılmış.) | |||||
| 381) candidate; (isim) | |||||
| aday, talip, namzet | |||||
| The candidates will be selected according to their ranking. (Adaylar puan sıralamalarına göre seçilecek.) | |||||
| 382) cap; (isim, fiil) | |||||
| i.; kep, takke ,başlık, kapak f.; başlık geçirmek, kapatmak | |||||
| She was wearing a big black cap. (Büyük siyah bir başlık takıyordu. ) | |||||
| 383) capability; (isim) | |||||
| yetenek, kabiliyet, | |||||
| She has the capability to do this job. (Onun bu işi başarabilecek kapasitesi var.) | |||||
| 384) capable; (sıfat) | |||||
| yetenekli, kabiliyetli, becerikli | |||||
| She’s a very capable architect. (Çok yetenekli bir mimardır.) | |||||
| 385) capacity; (isim) | |||||
| kapasite, yeterlik/ehliyet, hacim, alış kabiliyeti, güç, görev | |||||
| The car has a fuel tank with capacity of 25 litres. (Arabanın 25 litrelik yakıt deposu kapasitesi var.) | |||||
| 386) capital; (isim) | |||||
| sermaye,anamal, başkent, büyük harf | |||||
| Paris is the capital of France. (Paris Fransa’nın başkentidir.) | |||||
| 387) captain; (isim, fiil) | |||||
| i.; kaptan, yüzbaşı , albay, başkomiser f.; kaptanlık etmek, yönetmek , kumanda etmek | |||||
| She was the captain of the volleyball team at school. (Okulda voleybol takımının kaptanıydı.) | |||||
| 388) capture; (fiil, isim) | |||||
| f.; tutsak etmek, esir almak, el koymak ,zaptetmek i.; esir, tutsak etme, zaptetme | |||||
| Allied forces captured 150 enemy soldiers. (Müttefik kuvvetler 150 düşman askerini esir aldı.) | |||||
| 389) car; (isim) | |||||
| araba, otomobil, kabin, vagon | |||||
| Where can I park the car. (Arabayı nereye park edebilirim?) | |||||
| 390) carbon; (isim) | |||||
| karbon, kömür, kopya kağıdı, karbon kağıdı | |||||
| Carbon is found in the chemical composition of all organic substances. (Karbon tüm organik maddelerin kimyasal bileşiminde bulunur.) | |||||
| 391) card; (isim, fiil) | |||||
| i.; kart, oyun kağıdı, kartvizit, kartpostal , iskambil kağıdı f.; kart açmak, fişlemek | |||||
| Here is my card, if you want to ask me anything. (Bana herhangi bir şey sormak isterseniz buyrun bu benim kartım.) | |||||
| 392) care; (isim, fiil) | |||||
| f.; umursamak, önemsemek, özen göstermek i.; özen, itina , bakım | |||||
| Don’t pretend as if you don’t care . (Umursamıyormuş gibi davranma.) | |||||
| 393) career; (isim, fiil) | |||||
| i.; kariyer , meslek hayatı f.; hız yapmak | |||||
| She gave up her career after giving birth to a child. (Çocuk sahibi olduktan sonra kariyerinden vazgeçti.) | |||||
| 394) careful; (sıfat) | |||||
| dikkatli, özenli, tedbirli, itinalı | |||||
| Be careful don’t break the glasses. (Dikkatli ol bardakları kırma.) | |||||
| 395) carefully; (zarf) | |||||
| dikkatlice, itina ile, özenli şekilde | |||||
| Hold the baby carefully. (Bebeği dikkatlice tut.) | |||||
| 396) carrier; (isim) | |||||
| taşıyıcı, nakliyeci, hamal, dağıtıcı,nakliyeci | |||||
| We are moving tomorrow, we need a carrier. (Yarın taşınıyoruz,bize bir nakliyeci lazım.) | |||||
| 397) carry; (isim, fiil) | |||||
| i.; taşıma f.; taşımak, nakletmek, iletmek,sürüklemek , üzerinde bulundurmak | |||||
| She was carrying a big black bag. (Büyük siyah bir çanta taşıyordu.) | |||||
| 398) case ; (isim , fiil) | |||||
| i.; dava, durum, vaka, kutu, kasa , kın,kılıf , valiz , sandık f.; kutulamak, yerine koymak | |||||
| In this case we should call the police. (bu durumda polisi aramalıyız.) | |||||
| 399) cash; (isim, sıfat, fiil) | |||||
| i.; nakit, peşin para , peşin ödeme s.; peşin f.; tahsil etmek, çek bozdurmak, paraya çevirmek | |||||
| I will pay the cost cash. (Tutarı nakit olarak ödeyeceğim.) | |||||
| 400) cast; (fiil, isim) | |||||
| f.; atmak,dökmek, fırlatmak, göz atmak, serpmek, olta atmak, kaybetmek, biçim vermek i.; döküm, atma, fırlatma, savurma, düzen , şekil, kalıp, rol alanlar, oyuncular | |||||
| The girl cast her eyes down book. (Kız kitaba göz attı.) | |||||
| 401) cat; (isim, fiil) | |||||
| kedi, dedikoducu kadın f.; kusmak | |||||
| 402) catch; (isim, fiil) | |||||
| i.; yakalama, tutma, f.; yakalamak, tutmak, cezbetmek | |||||
| He caught the ball before it fell. (Yere düşmeden topu yakaladı.) | |||||
| 403) category; (isim) | |||||
| kategori, bölüm, sınıf | |||||
| There are 3 categories you can choose. (Seçebileceğin üç kategori var.) | |||||
| 404) Catholic; (sıfat) | |||||
| katolik | |||||
| The catholic church was restored last year. (Katolik klisesi geçen yıl restore edildi.) | |||||
| 405) cause; (fiil, isim) | |||||
| f.; sebep olmak, yol açmak i.; neden, sebep | |||||
| The elections caused a chaos in the country. (Seçimler ülkede kaosa sebep oldu.) | |||||
| 406) ceiling; (isim) | |||||
| tavan, yükseklik sınırı | |||||
| The lamp is hanging from the ceiling. (Lamba tavandan sarkıyor.) | |||||
| 407) celebrate; (fiil) | |||||
| kutlamak | |||||
| I will celebrate the christmas with my family. (Noel’i ailemle kutlayacağım.) | |||||
| 408) celebration; (isim) | |||||
| kutlama, şölen, tören | |||||
| We have a birthday celebration today. (Bugün doğum günü kutlaması yapıyoruz.) | |||||
| 409) celebrity; (isim) | |||||
| ünlü kişi, şöhret | |||||
| He become a celebrity after this movie. (Bu filmden sonra ünlü oldu.) | |||||
| 410) cell; (isim) | |||||
| hücre , göz, küçük oda | |||||
| Cells are the smallest building stone of the body. (Hücreler vücudun en küçük yapı taşıdır.) | |||||
| 411) center; (fiil, isim) | |||||
| f.; ortalamak i.; merkez, orta | |||||
| I have an appoinment in beauty center. (Güzellik merkezinde randevum var.) | |||||
| 412) central; (sıfat,isim) | |||||
| s.; merkezi,orta i.; telefon santrali | |||||
| The bank has a central branch office in New York. (Banka’nın New York’da merkezi bir şubesi var.) | |||||
| 413) century; (isim) | |||||
| yüzyıl, asır | |||||
| The construction of the mosque dates back to 6th century. (Bu caminin inşası 6.yy a dayanıyor.) | |||||
| 414) CEO; (isim) | |||||
| ceo (icra kurulu başkanı) | |||||
| She was nominated to ceo reward. (Ceo ödülüne aday göterildi.) | |||||
| 415) ceremony; (isim) | |||||
| tören, merasim | |||||
| The president gave a speech in the opening ceremony. (Başkan açılış töreninde konuşma yaptı.) | |||||
| 416) certain; (sıfat) | |||||
| kesin, belirli, mutlak | |||||
| He has his own certain thoughts. (Onun kendi mutlak görüşleri vardır.) | |||||
| 417) certainly; (zarf) | |||||
| kesinlikle, elbette | |||||
| I am certainly coming this store again. (Bu mağazaya kesinlikle tekrar geliyorum.) | |||||
| 418) chain; (isim, fiil) | |||||
| i.; zincir f.; zincire vurmak | |||||
| The dog broke his chain and run away. (Köpek zincirini kırdı ve kaçtı.) | |||||
| 419) chair; (isim, fiil) | |||||
| i.; sandalye, koltuk f.; başkanlık etmek | |||||
| Pull out a chair and sit with us. (Bir sandalye çek ve bizimle otur.) | |||||
| 420) chairman; (isim) | |||||
| başkan, toplantı başkanı | |||||
| I will introduce you with our founding chairman of our company. (Sizi şirketimizin kurucu başkanı ile tanıştıracağım.) | |||||
| 421) challenge; (isim, fiil) | |||||
| i.; zorlu iş, meydan okuma f.; meydan okumak ,kafa tutmak | |||||
| I accept your challange, let’s play. (Meydan okumanı kabul ediyorum, haydi oynayalım.) | |||||
| 422) chamber; (isim) | |||||
| oda, hazne, | |||||
| Lock the chamber before you leave. (Çıkmadan önce odayı kilitle.) | |||||
| 423) champion; (isim, sıfat) | |||||
| şampiyon , s.; en iyi, şampiyon | |||||
| I know the champion boxer Rocky. (Şampiyon boksör Rocky’i tanıyorum) | |||||
| 424) championship; (isim) | |||||
| şampiyona, şampiyonluk | |||||
| She will compete on the world championship. (Dünya şampiyonasında yarışacak.) | |||||
| 425) chance; (isim, fiil) | |||||
| i.; şans, fırsat f.; şans eseri olmak | |||||
| Please, give me another chance. (Lütfen bana bir şans daha ver.) | |||||
| 426) change; (fiil, isim) | |||||
| f.; değiştirmek, değişmek i.; değişim, değişiklik | |||||
| The economic situation of the country has changed dramatically. (Ülkenin ekonomik durumu hızla değişti.) | |||||
| 427) changing; (sıfat) | |||||
| değişen | |||||
| The changing conditions effect us badly. (Değişen koşullar bizi olumsuz etkiliyor.) | |||||
| 428) channel; (isim) | |||||
| kanal, hat | |||||
| Skip this channel. (Bu kanalı değiştir.) | |||||
| 429) chapter; (isim) | |||||
| bölüm, kısım | |||||
| Summerize the first chapter. (İlk bölümü özetleyin.) | |||||
| 430) character; (isim) | |||||
| karakter, kişilik | |||||
| Mickey Mouse is my favorite cartoon character. (Mickey Mouse benim favori çizgi karakterim) | |||||
| 431) characteristic; (isim, sıfat) | |||||
| i.; özellik, nitelik s.; karakteristik, tipik | |||||
| Characteristic features are taken into account. (Karakteristik özellikler göz önüne alınır.) | |||||
| 432) characterize; (fiil) | |||||
| simgelemek, nitelemek | |||||
| The city is characterized by stone buildings. (Bu şehir taş binalarla nitelenir.) | |||||
| 433) charge; (fiil, isim) | |||||
| f.; görevlendirmek, suçlamak, yüklemek i.; sarj, ücret, yük, suçlama | |||||
| He charged her friend with lying (Arkadaşını yalan söylemekle suçladı.) | |||||
| 434) charity; (isim) | |||||
| hayırseverlik, ağış, hayır cemiyeti | |||||
| He donated 1000 dollars to charity. (Hayır cemiyetine 1000 dolar bağışladı.) | |||||
| 435) chart; (isim, fiil) | |||||
| i.; çizelge, tablo, gösterge f.;garfiğini çıkarmak , göstermek | |||||
| All statistical data are in the chart.( Bütün istatiksel veriler çizelgede yer alıyor.) | |||||
| 436) chase; (fiil, isim) | |||||
| f.; takip etmek, kovalamak, takip | |||||
| The cats are chasing the mice. (Kediler fareleri kovalıyor.) | |||||
| 437) cheap; (sıfat) | |||||
| ucuz, bayağı | |||||
| The flight ticket prices are cheap and getting cheaper. (Uçak biletleri fiyatları ucuz ve gittikçe de ucuzluyor.) | |||||
| 438) check; (isim, fiil) | |||||
| i.; kontrol f.; denetlemek, kontrol etmek | |||||
| Check your homework before handing it to teacher. (Ödevini öğretmene vermeden önce kontrol et. ) | |||||
| 439) cheek; (isim) | |||||
| yanak | |||||
| I kissed her on both cheek. (Onu iki yanağından öptüm.) | |||||
| 440) cheese; (isim) | |||||
| peynir | |||||
| Can I have some extra cheese? (Biraz fazladan peynir alabilir miyim?) | |||||
| 441) chef; (isim) | |||||
| şef, aşçıbaşı | |||||
| The chef in the hotel cooks delicious meals. (Oteldeki aşçıbaşı çok lezzetli yemekler yapıyor.) | |||||
| 442) chemical; (isim, sıfat) | |||||
| i..; kimyasal madde s.; kimyasal | |||||
| Chemical wastes are dangerous for the environment. (Kimyasal atıklar çevre için zararlıdır.) | |||||
| 443) chest; (isim) | |||||
| göğüs, sandık | |||||
| She went to the doctor because she had a chest pain. ( Göğsü ağrıdığı için doktora gitti.) | |||||
| 444) chicken; (isim) | |||||
| tavuk, piliç | |||||
| The old man has chickens in his backyard. (Yaşlı adamın arka bahçesinde tavukları var.) | |||||
| 445) chief; (isim, sıfat) | |||||
| i.; şef , amir,reis s.; ana, baş | |||||
| The chief engineer controlled the construction area. ( Başmühendis şantiyeyi denetledi.) | |||||
| 446) child; (isim) | |||||
| çocuk ,evlat | |||||
| His mother died when he was a child. (Annesi o daha çocukken vefat etti.) | |||||
| 447) childhood; (isim) | |||||
| çocukluk | |||||
| They had a happy childhood. (Onlar mutlu bir çocukluk geçirdiler.) | |||||
| 448) Chinese;(isim, sıfat) | |||||
| i.; çince s.; çinli, çinle ilgili ve çin’e özgü | |||||
| We had our lunch in a chinese restaurant. (Öğle yemeğimizi bir çin restoranında yedik.) | |||||
| 449) chip; (fiil, isim) | |||||
| f.; yontmak, budamak, havalandırmak i.; patates kızartması, çentik, kırıntı, fiş, çip | |||||
| Hamburgers are served with chips. (Hamburgerler patates kızartması ile servis edilir.) | |||||
| 450) chocolate; (isim) | |||||
| çikolata | |||||
| She brought us various chocolates from Belgium. (Bize Belçika’dan çeşit çeşit çikolatalar getirdi.) | |||||
| 451) choice; (isim) | |||||
| seçenek, tercih, seçim | |||||
| The school counselling service informed students about career choices. (Okul rehberlik servisi öğrencileri kariyer seçimleri konusunda bilgilendirdi.) | |||||
| 452) cholesterol; (isim) | |||||
| kolesterol | |||||
| If you have cholesterol, stay away from fatty foods. (Kolestrolün varsa yağlı yiyeceklerden uzak dur.) | |||||
| 453) choose; (fiil) | |||||
| seçmek, uygun bulmak | |||||
| Choose your words carefully. (Kelimelerini dikkatlice seç) | |||||
| 454) Christian; (isim) | |||||
| hristiyan | |||||
| She became a Christian after she got married. | |||||
| 455) Christmas; (isim) | |||||
| noel | |||||
| Merry Christmas and a happy new year! (Mutlu Noeller ve iyi seneler !) | |||||
| 456) church; (isim) | |||||
| kilise, cemaat | |||||
| Do you often go to church? (Sık sık kiliseye gider misin? | |||||
| 457) cigarette; (isim) | |||||
| sigara | |||||
| He used to smoke a pack of cigarettes a day. (Eskiden günde bir paket sigara içerdi.) | |||||
| 458) circle; (isim, fiil) | |||||
| i.; daire, çember, halka f.; daire içine almak | |||||
| Circle the correct answer. (Doğru cevabı daire içine alın.) | |||||
| 459) circumstance; (isim) | |||||
| durum, hal, koşul, vaziyet | |||||
| I can trust him in any circumstance. (Ona her koşulda güvenebilirim) | |||||
| 460) cite; (fiil) | |||||
| alıntılamak, atıfta bulunmak, bahsetmek | |||||
| The speaker cited from Goethe in her speech. (Konuşmacı, konuşmasında Goethe’den alıntı yaptı.) | |||||
| 461) citizen; (isim) | |||||
| vatandaş | |||||
| Every citizen has responsibilities towards his country. (Her vatandaşın ülkesine karşı sorumlulukları vardır.) | |||||
| 462) city; (isim) | |||||
| şehir, kent | |||||
| The number of immigrants in the city is increasing. (Şehirdeki göçmen sayısı artıyor.) | |||||
| 463) civil; (sıfat) | |||||
| sivil, kamu | |||||
| Martin Luther King is a well known leader of civil rights. (Martin Luther King sivil hakların bilinen bir önderidir.) | |||||
| 464) civilian; (isim, sıfat) | |||||
| i.; sivil s.; mülki , sivil | |||||
| After he retired from the army, he returned to civilian life. (Ordudan emekli olduktan sonra sivil hayata döndü. | |||||
| 465) claim; (fiil, isim) | |||||
| f.; iddia etmek, talepte bulunmak i.; iddia, talep | |||||
| I don’t claim to be hundred percent right. (Yüzde yüz haklı olduğumu iddia etmiyorum.) | |||||
| 466) class; (isim, fiil) | |||||
| i.; sınıf, ders f.; sınıflandırmak | |||||
| Friday’s class canceled. (Cuma günkü ders iptal oldu.) | |||||
| 467) classic; (isim, sıfat) | |||||
| i.; klasik , klas , klasik eser s.; klasik, geleneksel | |||||
| This book is the example of classic novel. (Bu kitap bir klasik roman örneğidir.) | |||||
| 468) classroom; (isim) | |||||
| sınıf , derslik | |||||
| Students decorated the classroom for the new year. (Öğrenciler yeni yıl için sınıfı süslediler.) | |||||
| 469) clean; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; temiz, pürüzsüz f.; temizlemek , arındırmak | |||||
| She cleaned the house all day. (Bütün gün evi temizledi.) | |||||
| 470) clear; (sıfat) | |||||
| açık, net, temiz | |||||
| The sky is clear, we can see the clouds. (Gökyüzü açık, bulutları görebiliyorum) | |||||
| 471) clearly; (zarf) | |||||
| açık bir biçimde, açıkça | |||||
| I explaned everything clearly. (Her şeyi açıkça izah ettim.) | |||||
| 472) client; (isim) | |||||
| müşteri, alıcı, müvekkil | |||||
| We need to develop client focused solutions. (Müşterici odaklı çözümler geliştirmeliyiz.) | |||||
| 473) climate; (isim) | |||||
| iklim,çevre, hava | |||||
| Climate change is an important problem for our world. (İklim değişikliği dünyamız için önemli bir sorun.) | |||||
| 474) climb; (fiil, isim) | |||||
| f.; tırmanmak, çıkmak i.; tırmanma, çıkma | |||||
| Climbing the mountain is exciting but at the same time it dangerous. (Dağa tırmanmak heyecan verici ama aynı zamanda tehlikelidir. | |||||
| 475) clinic; (isim) | |||||
| klinik, muayenehane | |||||
| An animal clinic needs to be opened in this neighborhood. (Bu mahalleye bir hayvan kliniği açılması gerek.) | |||||
| 476) clinical; (sıfat) | |||||
| klinik, klinik ile ilgili | |||||
| Everything will be clear after the clinical tests are done. (Klinik testler yapıldıktan sonra her şey belli olacak.) | |||||
| 477) clock; (isim) | |||||
| saat , hız göstergesi | |||||
| The clock in the kitchen is not working. (Mutfaktaki saat çalışmıyor.) | |||||
| 478) close; (fiil,isim, sıfat) | |||||
| f.; kapatmak,yaklaşmak bitirmek, anlaşmaya varmak i.;kapanış s.; yakın, samimi | |||||
| He closed the door behind her. (Arkasından kapıyı kapattı.) | |||||
| 479) closely; (zarf) | |||||
| yakından, benzer | |||||
| I followed all the events closely. (Tüm olayları yakından takip ettim.) | |||||
| 480) closer;(sıfat) | |||||
| daha yakın | |||||
| Earth is closer to the sun than Mars. (Dünya güneşe Mars’tan daha yakın.) | |||||
| 481) clothes; (isim) | |||||
| giysi, giyecek, elbise | |||||
| She bought new clothes. (Yeni kıyafetler aldı.) | |||||
| 482) clothing; (isim) | |||||
| giyim kuşam, giyim, elbise | |||||
| He was very careful about her clothes when he was young. (Gençken giyim kuşamına özen gösterirdi.) | |||||
| 483) cloud; (isim, fiil) | |||||
| i.; bulut,bulanıklık , sıkıntı veren şey f.; bulutlanmak, kararmak | |||||
| The sun went behind the clouds. (Güneş bulutların arkasına geçti) | |||||
| 484) club; (isim) | |||||
| klüp, cemiyet, dernek | |||||
| He joined to golf club with his friend. (Arkadaşı ile golf klübüne katıldı.) | |||||
| 485) clue; (isim, fiil) | |||||
| i.; ipucu, işaret , iz f.; bilgi vermek | |||||
| Give me a clue or I will never guess. (Baan ipucu ver yoksa asla tahmin edemeyeceğim.) | |||||
| 486) cluster; (isim, fiil) | |||||
| i.; demet , salkım, tutam, küme f; demet yapmak, kümelemek | |||||
| He painted a cluster of grapes. (Bir salkım üzüm resmetti.) | |||||
| 487) coach; (isim, fiil) | |||||
| i.; otobüs, at arabası, vagon, antrenör f.; koçluk yapmak, taşımak, eğitmek | |||||
| The couch was moving slowly.(Otobüs yavaşça hareket ediyordu.) | |||||
| 488) coal; (isim) | |||||
| kömür,kor | |||||
| Put more coal on the fire. ( Ateşe daha çok kömür koy.) | |||||
| 489) coalition; (isim) | |||||
| koalisyon, ortak yönetim, birleşme | |||||
| The country was ruled by the coalition for many years. (Ülke uzun yıllar koalisyon ile yönetildi.) | |||||
| 490) coast; (isim, fiil) | |||||
| i.; deniz kıyısı, sahil kenarı f.; sahil boyunca gitmek | |||||
| There were long palm trees on the coast. (Deniz kıyısında uzun palmiye ağaçları vardı.) | |||||
| 491) coat; (isim, fiil) | |||||
| i.; palto, kaban,mont f.; kaplamak, örtmek | |||||
| The coat keeps me warm. (Bu palto beni sıcak tutuyor.) | |||||
| 492) code; (isim, fiil) | |||||
| i.; kod, şifre,kanun f.; kodlamak | |||||
| Enter the five digit code. (Beş haneli kodu giriniz.) | |||||
| 493) coffee; (isim) | |||||
| kahve, kahvehane | |||||
| I prefer coffee for breakfast. (Kahvaltıda kahveyi tercih ederim.) | |||||
| 494) cognitive; (sıfat) | |||||
| kavramsal, kognitif, algısal | |||||
| She specializes in cognitive psychology. (Kavramsal psikoloji alanında uzmanlık yapıyor.) | |||||
| 495) cold; (isim, sıfat) | |||||
| i.; soğukluk, nezle , soğuk algınlığı s.; soğuk, soğukkanlı, sakin | |||||
| This special tea is goof for cold. (Bu özel çay soğuk algınlığına iyi geliyor.) | |||||
| 496) collapse; (fiil, isim) | |||||
| f.; çökmek, i.; çökme, yıkılma | |||||
| The building collapsed because it was very old. (Bina çok eski olduğundan çöktü.) | |||||
| 497) colleague; (isim) | |||||
| iş arkadaşı, meslektaş | |||||
| They are starting a new project with their colleagues. (Meslektaşlarıyla yeni bir projeye başlıyorlar.) | |||||
| 498) collect; (fiil) | |||||
| biriktirmek, toplamak, bir araya getirmek | |||||
| He collected a lot of memories from every country he went to. (Gittiği her ülkeden birçok hatıra topladı.) | |||||
| 499) collection; (isim) | |||||
| toplama,koleksiyon, derleme, tahsilat, para toplama | |||||
| My grandfather is fond of cars and even has a car collection. ( Büyükbabam arabalara çok meraklı ve hatta bir araba koleksiyonu var.) | |||||
| 500) collective; (sıfat) | |||||
| toplu, kollektif, ortak ,ortaklaşa | |||||
| Collective decision making can solve the problems easily. ( Ortaklaşa karar vermek sorunları daha kolay çözebilir.) | |||||
| 501) college; (isim) | |||||
| üniversite, kolej | |||||
| Due to financial difficulties, I could not go to college. (Maddi zorluklar nedeniyle üniversiteye gidemedim) | |||||
| 502) colonial; (isim, sıfat) | |||||
| i.; sömürgede oturan kimse s.; sömürge, kolonyal , sömürgeci | |||||
| Britain had a huge colonial power. (İngiltere büyük bir sömürge gücüne sahipti.) | |||||
| 503) color ; (isim; fiil) | |||||
| i.; renk, boya f.; boyamak, renklendirmek | |||||
| She likes bright colors. (Parlak renkleri sever.) | |||||
| 504)column; (isim) | |||||
| kolon, sütun, dikeç | |||||
| The old mosque is supported by wooden columns. (Eski cami tahta kolonlarla desteklenmektedir | |||||
| 505) combination; (isim) | |||||
| kombinasyon, birleştirme, birleşim | |||||
| I liked the combination of jeans and red coat. (Kot pantolon ve kırmızı ceketin kombinasyonunu beğendim. | |||||
| 506) combine; (fiil) | |||||
| birleştirmek, birleşmek | |||||
| Sodium and chloride combine to form salt. (Sodyum ve klorür tuz oluşumu için birleştirilir.) | |||||
| 507) come; (fiil) | |||||
| gelmek, yaklaşmak, uğramak, | |||||
| They are coming to see us. (Bizi görmek için geliyorlar.) | |||||
| 508) comedy; (isim) | |||||
| komedi, güldürü | |||||
| He likes watching comedy shows. (Komedi programları izlemeyi sever.) | |||||
| 509) comfort; (isim, fiil) | |||||
| i.; rahat, konfor, rahatlık f.; rahat ettirmek | |||||
| The hotel offers a high standard of comfort. (Otel yüksek konfor standardı sunuyor.) | |||||
| 510) comfortable; (sıfat) | |||||
| rahat, konforlu,rahatlatıcı | |||||
| These shoes are not very comfortable. (Bu ayakkabılar çok rahat değil.) | |||||
| 511) command; (fiil, isim) | |||||
| emretmek, buyurmak, i.; emir, kumanda, buyruk | |||||
| In military , you must obey the commands. (Askeriye’de verilen emirlere itaat etmelisiniz.) | |||||
| 512) commander; (isim) | |||||
| kumandan, komutan, amir, deniz binbaşısı | |||||
| The commander started military exercise. (Kumandan askeri tatbikat başlattı.) | |||||
| 513) comment; (isim, fiil) | |||||
| i.; yorum f.; yorum yapmak, eleştirmek | |||||
| Have you any comment to make about the reason of the incident ? (Bu olayın nedeni hakkında bir yorumun var mı) | |||||
| 514) commercial;(sıfat) | |||||
| ticari | |||||
| The government need to suuport commercial activities in the whole country. (Hükümet tüm ülkede ticari faaliyetleri desteklemelidir.) | |||||
| 515) commision; (isim, fiil) | |||||
| i.; komisyon, kurul f.; görevlendirmek, ısmarlamak | |||||
| The European Commission has drafted a new contract. (Avrupa Komisyonu yeni bir sözleşme hazırladı.) | |||||
| 516) commit; (fiil) | |||||
| suç işlemek, işlemek | |||||
| Most crimes are commited by people with pyschological disorders. (Birçok suç psikolojik bozuklukları olan insanlar tarafından işleniyor.) | |||||
| 517) commitment; (isim) | |||||
| bağlılık, bağlanma, söz | |||||
| The relationships require a strong commitment. (İlişkiler güçlü bir bağlılık gerektirir.) | |||||
| 518) committee; (isim) | |||||
| komite, kurul, heyet | |||||
| He is the member of management committee. (O, yönetim kurulu üyesi.) | |||||
| 519) common (isim, sıfat) | |||||
| i.; halka açık alan s.; ortak, sıradan, yaygın, umumi | |||||
| Air pollution is the common problem of the world. (Hava kirliliği dünyanın ortak sorunudur.) | |||||
| 520) communicate; (fiil) | |||||
| haberleşmek,iletişim kurmak, iletişime geçmek , diyalog kurmak | |||||
| They communicate in body language. (Beden diliyle iletişim kuruyorlar.) | |||||
| 521) communication; (isim) | |||||
| iletişim, haberleşme, irtibat, temas , bağlantı | |||||
| Psychologists usually have good communication skills. (Psikologlar genelde iyi iletişim yeteneklerine sahip oluyorlar.) | |||||
| 522) community; (isim) | |||||
| topluluk, cemaat, cemiyet, halk, | |||||
| She is afraid to speak in front of the community. (Topluluk önünde konuşmaktan çekinir.) | |||||
| 523) company; (isim) | |||||
| şirket, firma , arkadaşlık | |||||
| The company won the tender. (Şirket ihaleyi kazandı.) | |||||
| 524) compare; (fiil) | |||||
| karşılaştırmak, kıyaslamak, oranlamak | |||||
| Do not compare your problems with other people’s. (Kendi sorunlarını başkalarınınkiyle kıyaslama.) | |||||
| 525) comparison; (isim) | |||||
| karşılaştırma, kıyaslama | |||||
| The air travel is very comfortable in comparison with bus travel. (Uçak yolculuğu, otobüs yolculuğu ile kıyaslandığında çok rahattır.) | |||||
| 526) compete; (fiil) | |||||
| yarışmak, rekabet etmek, aşık atmak | |||||
| I can’t compete with you. (Seninle rekabet edemem.) | |||||
| 527) competition; (isim) | |||||
| yarışma, müsabaka, rekabet | |||||
| The competition was postponed because of bad weather conditions. (Yarışma, kötü hava koşulları nedeniyle ertelendi.) | |||||
| 528) competitive; (sıfat) | |||||
| rekabetçi, hırslı | |||||
| This shop is selling clothes at competitive prices. (Bu mağaza, kıyafetleri rekabetçi fiyatlara satıyor.) | |||||
| 529) competitor; (isim) | |||||
| yarışmacı, rakip | |||||
| There were over a hundred competitors on the tournament. (Turnuvada yüzün üzerinde yarışmacı vardı.) | |||||
| 530) complain; (fiil) | |||||
| şikayet etmek, dert yanmak, yakınmak, sılanmak | t | ||||
| Our grandma complains about her pains all the time. (Büyükannemiz durmadan ağrılarından şikayet ediyor.) | |||||
| 531) complaint; (isim) | |||||
| şikayet, yakınma, sitem | |||||
| Please inform us about your wishes and complaints. (Dilekleriniz ve şikayetleriniz hakkında bizi bilgilendiriniz.) | |||||
| 532) complete; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; tamamlamak, bütünlemek s.; bütün, eksiksiz, tam | |||||
| She completed writing the book series in two years. (Kitap serisini yazmayı iki yılda tamamladı.) | |||||
| 533) completely; (zarf) | |||||
| tamamen, eksiksiz olarak | |||||
| It completely nonsence. (Tamamen saçmalıktı.) | |||||
| 534) complex; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kompleks, blok, karışık şey s.; karışık, karmaşık, komplike | |||||
| The scientists are still working on the complex structure of human brain. (Bilim insanları halen insan beyninin karmaşık yapısı üzerinde çalışıyor.) | |||||
| 535) complicated; (sıfat) | |||||
| karmaşık,karışık, komplike | |||||
| It seems complicated but I will try to explain. ( Karmaşık görünüyor ancak açıklamayı deneyeceğim.) | |||||
| 536) component; (isim, sıfat) | |||||
| i.; bileşen, tamamlayıcı parça, öğe s.; tamamlayıcı, bileşen | |||||
| He knows every component of a machine. (O, bir makinenin tüm bileşenlerini bilir.) | |||||
| 537) compose; (fiil) | |||||
| bestelemek, şiir,müzik b yazmak, oluşturmak, düzenlemek | |||||
| Beethoven composed a large number of operas. (Beethoven çok sayıda opera bestelemiştir.) | |||||
| 538) composition; (isim) | |||||
| kompozisyon, beste | |||||
| The composition of Requiem belongs to Mozart. (Requiem’in bestesi Mozart’a aittir.) | |||||
| 539) comprehensive; (sıfat) | |||||
| kapsamlı, geniş, etraflı | |||||
| We need to make a comprehensive list of related topics. (İlgili konuların kapsamlı bir listesini yapmalıyız. | |||||
| 540) computer; (isim) | |||||
| bilgisayar, kompüter | |||||
| The computer usage should be limeted for kids. (Bilgisayar kullanımı çocukların için sınırlandırılmalıdır.) | |||||
| 541) concentrate (fiil) | |||||
| konsantre olmak, yoğunlaşmak | |||||
| I decided to concentrate on my job. (İşime konsantre olmaya karar verdim) | |||||
| 542) concentration; (isim) | |||||
| konsantrasyon, yoğunlaşma | |||||
| The surgeries requires a great deal of concentration. (Ameliyatlar büyük bir dikkat gerektirir.) | |||||
| 543) concept; (isim) | |||||
| konsept, kavram , genel düşünce | |||||
| The concept of love can be perceived differently. (Sevgi kavramı herkesçe farklı algılanabilir.) | |||||
| 544) concern; (isim, fiil) | |||||
| i.; kaygı, endişe, ilgi f.; ilgilendirmek, alakadar etmek | |||||
| The individuals concern about their future. (Kişiler gelecekleri konusunda endişeliler.) | |||||
| 545) concerned; (sıfat) | |||||
| endişeli, kaygılı, alakadar, ilgili | |||||
| He didn’t seem concerned about his health. (Sağlığı konusunda endişeli görünmüyordu.) | |||||
| 546) concert; (isim) | |||||
| konser | |||||
| I have an extra ticket for the concert. (Konser için fazladan biletim var.) | |||||
| 547) conclude; (fiil) | |||||
| sonuç çıkarmak, sonuçlandırmak,karara varmak | |||||
| We can conclude from the paragrapgh that the animals are in danger. (Bu paragraftan hayvanların risk altında olduğu sonucunu çıkarabiliriz.) | |||||
| 548) conclusion; (isim) | |||||
| yargı, sonuç | |||||
| Your conclusion paragraph was too short. (Senin sonuç paragrafın çok kısaydı.) | |||||
| 549) concrete; (isim, sıfat) | |||||
| i.; beton s.; somut, maddesel | |||||
| The dog is lying on a concrete floor. (Köpek, beton zeminin üstünde yatıyor.) | |||||
| 550) condition; (fiil, isim) | |||||
| f.; şarta bağlamak, koşullamak i.; durum, koşul, şart | |||||
| You should improve your living conditions. (Yaşam koşullarını iyileştirmelisin.) | |||||
| 551) conduct; (isim,fiil) | |||||
| i.; yönetim, davranış f.; yönetmek, idare etmek, yürütmek | |||||
| The guide conducted us around ancient ruins. (Rehber bizi antik kalıntılar arasında yürüttü) | |||||
| 552) conference; (isim) | |||||
| konferans, kongre, görüşme | |||||
| She attended a conference about first aid. (İlk yardım konulu bir konferansa katıldı.) | |||||
| 553)confidence; (isim) | |||||
| güven, itimat, güvenilirlik | |||||
| There is a lack of confidence among the employees. (Çalışanlar arasında güven eksikliği var.) | |||||
| 554) confident; (sıfat) | |||||
| kendine güvenen, emin, güvenli | |||||
| You can’t achieve anything unless you won’t be in a confident mood. (Eğer rahat bir tavır içerisinde olmazsan hiçbir şeyi başaramazsın.) | |||||
| 555) confirm; (fiil) | |||||
| onaylamak, teyit etmek, doğrulamak ,tasdiklemek | |||||
| Please sign here to confirm your reservation. (Lütfen rezervasyonunuzu onaylamak için burayı imzalayın.) | |||||
| 556) conflict; (fiil, isim) | |||||
| f.; anlaşamamak, ters düşmek, çekişmek i.; anlaşmazlık, çekişme , çatışma | |||||
| Political conflicts have led to violence in society. (Politik çatışmalar toplumda şiddete yol açtı.) | |||||
| 557) confront; (fiil) | |||||
| yüzleştirmek, karşı koymak | |||||
| You know that you have to confront your fears. (Korkularınla yüzleşmek zorunda olduğunu biliyorsun.) | |||||
| 558) confusion; (isim) | |||||
| karışıklık, kafa karışıklığı, kargaşa | |||||
| To avoid the confusion underline the significant ones. (Karışıklığı önlemek için önemli olanların altını çiz.) | |||||
| 559) Congress; (isim) | |||||
| kongre, meclis, kurultay | |||||
| Congress voted on the law proposal yesterday. (Kongre dün yasa teklifini oyladı.) | |||||
| 560) congressional; (sıfat) | |||||
| kongre, kongresel, kongre ile ilgili | |||||
| Congressinal election was canceled last week. (Kongre seçimi geçen hafta iptal edildi) | |||||
| 561) connect; (fiil) | |||||
| bağlamak,birleşmek, ilişki kurmak, bağlantı kurmak, | |||||
| The Bosphorus Bridge connects Asia and Europe. (Boğaz Köprüsü Asya ve Avrupa kıtalarını birleştiriyor.) | |||||
| 562) connection; (isim) | |||||
| bağlantı, bağlanma, ilişki | |||||
| There is a strong connection between heart and brain. (Kalple beyin arasında güçlü bir ilişki var.) | |||||
| 563) consciousness; (isim) | |||||
| bilinç, şuur | |||||
| She lost consciousness, she doesn’t remember any more. (Bilincini kaybetti, artık hiçbir şey hatırlamıyor. | |||||
| 564) consensus; (isim) | |||||
| fikir birliği, ortak karar, mutabakat | |||||
| Our group has consensus on this issue. (Grubumuz bu konu üzerinde fikir birliğine sahip) | |||||
| 565) consequence; (isim) | |||||
| sonuç, netice | |||||
| Keep trying regardless of the consequences. (Sonuçlarına aldırmaksızın denemeye devam et.) | |||||
| 566) conservative; (sıfat) | |||||
| muhafazakar, tutucu, gösterişsiz, ölçülü | |||||
| He doesn’t agree with his conservative views of his parents. (Anne babasının muhafazakar görüşlerine katılmıyor.) | |||||
| 567) consider; (fiil) | |||||
| göz önünde bulundurmak, dikkate almak, hesaba katmak | |||||
| Consider all the possibilities before you attempt anything. (Bir şeye kalkışmadan önce tüm olasılıkları göz önünde bulundur.) | |||||
| 568) considerable; (sıfat) | |||||
| oldukça, önemli, kayda değer, hatırı sayılır ölçüde | |||||
| She donated a considerable amount of money to our association. (Derneğimize önemli miktarda para bağışladı.) | |||||
| 569) consideration; (isim) | |||||
| göz önünde bulundurma, düşünme, değerlendirme | |||||
| The consideration of the proposal took a long time. (Teklifin değerlendirilmesi uzun zaman aldı.) | |||||
| 570)consist; (fiil) | |||||
| den oluşmak, meydana gelmek | |||||
| The committee consists of eight members. (Komite sekiz üyeden oluşuyor.) | |||||
| 571) consistent; (sıfat) | |||||
| istikrarlı, devamlı, tutarlı, sürekli | |||||
| Consistent growth in the economy makes the investors happy. (Ekonomideki istikrarlı büyüme yatırımcıları memnun ediyor.) | |||||
| 572)constant; (sıfat) | |||||
| sabit, sürekli, değişmez | |||||
| Babies need constant care. (Bebekler süreki ilgiye ihtiyaç duyar.) | |||||
| 573) constantly; (zarf) | |||||
| sürekli, durmadan, ikide bir, | |||||
| Stop grumbling constantly. (Sürekli söylenmeyi bırak.) | |||||
| 574) constitute; (fiil) | |||||
| oluşturmak, teşkil etmek,kurmak | |||||
| Farm products constitute the majority of the export products. (Tarım ürünleri ihracat ürünlerinin çoğunluğunu oluşturmakta.) | |||||
| 575) constitutional; (sıfat) | |||||
| anayasal, meşruti | |||||
| Constitutional rights are equal for everyone. (Anayasal haklar herkes için eşittir.) | |||||
| 576) construct; (fiil) | |||||
| inşa etmek, oluşturmak, bina etmek | |||||
| They constructed a shelter for street animals. (Sokak hayvanları için bir barınak inşa ettiler) | |||||
| 577) construction; (isim) | |||||
| inşaat, yapı, konstrüksiyon | |||||
| The construction of the new airport lasted for three years. (Yeni hava alanının inşaatı üç yıl sürdü.) | |||||
| 578) consultant; (isim) | |||||
| danışman, uzman | |||||
| The President’s consultant has resigned. (Cumhurbaşkanı’nın danışmanı istifa etti.) | |||||
| 579) consume; (fiil) | |||||
| tüketmek, sarfetmek | |||||
| Nowadays,children consume fastfood a lot. (Çocuklarda bugünlerde çok fazla fastfood tüketiyor.) | |||||
| 580) consumer; (isim) | |||||
| tüketici, müşterici, alıcı | |||||
| Consumer satisfaction comes first. (Müşteri memnuniyeti önce gelir.) | |||||
| 581) consumption; (isim) | |||||
| tüketim, bitirme, harcama | |||||
| Consumption consciousness of the society is changing day by day. (Toplumun tüketim bilinci günden güne değişiyor.) | |||||
| 582) contact; (fiil, isim) | |||||
| f.; temasa geçmek, irtibat kurmak, iletişime geçmek i.; temas , irtibat | |||||
| Do you keep in contact with your from college? (Üniversiteden arkadaşlarınla iletişim halinde misin?) | |||||
| 583) contain; (fiil) | |||||
| içermek, kapsamak, bünyesinde bulundurmak | |||||
| It does not contain any additives. (Katkı maddesi içermez.) | |||||
| 584) container; (isim) | |||||
| konteyner, kap | |||||
| These foods can be kept for a week in an airtight container. (Bu yiyecekler bir hafta süresince hava geçirmeyen bir kapta saklanabilir.) | |||||
| 585) contemporary; (sıfat) | |||||
| modern, muasır, çağdaş, aynı zamana ait | |||||
| She doesn’t like reading contemporary literature works. (Çağdaş edebiyat eserlerini okumayı sevmez.) | |||||
| 586) content; (isim) | |||||
| içerik, kapsam , kapasite | |||||
| There is a table of contents at the front page of the book. (Kitabın ön kapağında içerik listesi var.) | |||||
| 587) contest; (isim, fiil) | |||||
| i.; yarışma, mücadele f.; rekabet etmek, yarışmak | |||||
| She won the beauty contest last year. (Geçen yıl güzellik yarışmasını kazandı.) | |||||
| 588) context; (isim) | |||||
| bağlam, durum | |||||
| You can understand the meaning of a word from context. (Bir sözcüğün anlamını bağlamdan anlayabilirsiniz.) | |||||
| 589)continue; (fiil) | |||||
| devam etmek, sürdürmek, süregelmek | |||||
| The baby continued crying the whole night. (Bebek tüm gece ağlamaya devam etti.) | |||||
| 590) continued; (sıfat) | |||||
| sürekli, devamlı, aralıksız | |||||
| I appreciate your continued support. (Aralıksız desteğinizi takdir ediyorum.) | |||||
| 591) contract; (isim, fiil) | |||||
| i.; sözleşme, kontrat, taahhüt f.;kasılmak, hastalık kapmak , anlaşma yapmak | |||||
| Read the contract articles from beginning to end. (Kontrat maddelerini baştan sona okuyunuz.) | |||||
| 592) contrast; (fiil, isim) | |||||
| f.; kıyas etmek, karşılaştırmak i.; karşıtlık, zıtlık, kontrast | |||||
| There is an obvious contrast between twins’ characters. (İkizlerin karakterleri arasında belirgin bir karşıtlık var.) | |||||
| 593) contribute; (fiil) | |||||
| katkıda bulunmak, katkı yapmak | |||||
| You can contribute to our project with your suggestions. (Önerilerinizle projemize katkıda bulunabilirsiniz.) | |||||
| 594)contribution; (isim) | |||||
| katkı | |||||
| We are grateful for your valuable contributions. (Değerli katkılarınız için minnettarız.) | |||||
| 595) control; (fiil, isim) | |||||
| f.; kontrol etmek, denetlemek, kumanda etmek i.; kontrol, denetim | |||||
| The military took control of the country. (Askeriye ülkenin kontrolünü ele geçirdi.) | |||||
| 596) controversial; (sıfat) | |||||
| tartışmalı, çekişmeli, anlaşmazlığa neden olan | |||||
| It is a highly controversial topic to discuss about. (Üzerinde konuşmak için oldukça tartışmalı bir konu.) | |||||
| 597) controversy; (isim) | |||||
| karşıtlık, ihtilaf,münakaşa | |||||
| The question caused controversy. (Soru, münakaşaya neden oldu.) | |||||
| 598) convention; (isim) | |||||
| toplama, toplanma, resmi konferans veya toplantı | |||||
| The convention place has not been decided. (Toplanma yeri henüz kararlaştırılmadı.) | |||||
| 599) conventional; (sıfat) | |||||
| konvensiyonel, alışılagelmiş, basmakalıp | |||||
| You can’t solve the problems with conventional methods. (Basmakalıp yöntemlerle sorunları çözemezsin.) | |||||
| 600) conservation; (isim) | |||||
| koruma, sahip çıkma, muhafaza | |||||
| Nature conservation is supported by various organizations. (Doğayı koruma çeşitli örgütlerle destekleniyor.) | |||||
| 601) convert; (fiil) | |||||
| dönüştürmek, çevirmek , evirmek, değiştirmek | |||||
| The apartment is going to be converted into a dormitory. (Apartman, öğrenci yurduna dönüştürülecek.) | |||||
| 602) conviction; (isim) | |||||
| inanç, görüş, kanı | |||||
| Be respectful to other’s conviction. (Başkalarının inançlarına saygılı ol.) | |||||
| 603) convince; (fiil) | |||||
| inandırmak, ikna etmek, kandırmak | |||||
| I am trying to convince her to got out. (Onu dışarı çıkmaya ikna etmeye çalışıyorum.) | |||||
| 604) cook; (isim, fiil) | |||||
| i.; aşçı f.; yemek yapmak,yemek pişirmek, pişirmek | |||||
| How did you learn to cook well? (Böyle güzel yemek yapmayı nasıl öğrendin?) | |||||
| 605) cookie; (isim) | |||||
| kurabiye, bisküvi, | |||||
| The chocolate cookie is my favorite. (Çikolatalı kurabiye en sevdiğimdir.) | |||||
| 606) cooking; (isim) | |||||
| yemek yapma, yemek pişirme | |||||
| He is not good at cooking. (Yemek pişirmede iyi değildir.) | |||||
| 607) cool; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| f.; soğutmak, serinletmek i.; serinlik s.; soğuk, serin,serinkanlı, sakin, havalı kimse | |||||
| The weather is cool outside, so you should wear a jacket. ( Hava serin, bu yüzden ceket giysen iyi olur.) | |||||
| 608) cooperation; (isim) | |||||
| ortaklık, işbirliği, dayanışma , beraberlik | |||||
| Thank you for your cooperation. (İşbirliğiniz için teşekkür ederiz.) | |||||
| 609) cop; (isim, fiil) | |||||
| i.; polis f.; yakalamak, tutuklamak | |||||
| Somebody call the cop. (Biri polisi arasın.) | |||||
| 610) cope; (fiil) | |||||
| başa çıkmak, üstesinden gelmek, uğraşmak | |||||
| I am tired of coping with the stresses of the job. (İşin stresiyle uğraşmaktan yoruldum.) | |||||
| 611)copy; (fiil, isim) | |||||
| f.; kopyalamak, taklit etmek, çoğaltmak i.; kopya , nüsha, suret | |||||
| I will send you a copy of article. (Sana makalenin bir kopyasını göndereceğim.) | |||||
| 612) core; (isim, fiil) | |||||
| i.; çekirdek, öz, esas, göbek (etli meyvelerde) f.; çekirdeğini çıkarmak | |||||
| It is thought that the earth’s core is very hot. (Dünya’nın çekirdeğinin çok sıcak olduğu düşünülüyor.) | |||||
| 613) corn; (isim, fiil) | |||||
| i.; mısır, darı, tahıl tanesi f.; salamura etmek, tuzlamak | |||||
| I fed chickens with corns. (Tavukları tahıl taneleriyle besledim.) | |||||
| 614) corner; (isim, fiil) | |||||
| i.; köşe, dönemeç f.; köşe oluşturmak, köşeye sıkıştırmak, viraj almak | |||||
| There is a strange man right on the corner. (Hemen köşede garip bir adam var.) | |||||
| 615)corporate; (sıfat, isim) | |||||
| s.; kurumsal, tüzel, birleşik, şirkete ait i.; şirket | |||||
| Being organized is among our corporate strategies. (Planlı olmak kurumsal stratejilerimiz arasında.) | |||||
| 616) corporation; (isim) | |||||
| kurum, şirket, ortaklık | |||||
| The number of multinational corporations is increasing. (Çokuluslu şirketlerin sayısı artıyor.) | |||||
| 617) correct; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; doğrulamak, düzeltmek s.; doğru , dürüst | |||||
| Find the correct answer. (Doğru cevabı bulunuz.) | |||||
| 618) correspondent; (isim, sıfat) | |||||
| i.; yazışma yapan kimse, muhabir s.; yazışan, karşılıklı | |||||
| She work on CNN as correspondant. ( CNN’de muhabir olarak çalışıyor.) | |||||
| 619) cost; (fiil, isim) | |||||
| f.; mal olmak , para etmek i.; ücret, fiyat ,maliyet, masraf , bedel | |||||
| The total cost of the project is 5000 dollars. (Bu projenin toplam maliyeti 5000 dolar.) | |||||
| 620) cotton; (sıfat, fiil, isim) | |||||
| s.; pamuk, pamuklu f.; anlaşmak, uzlaşmak i.; pamuklu kumaş , pamuk | |||||
| This blanket is 100% cotton. (Bu battaniye %100 pamukludur.) | |||||
| 621) couch; (isim, fiil) | |||||
| i.; sedir, divan , kanepe f.; nakışlamak, yatmak, | |||||
| The cat is sleeping on the couch. (Kedi, kanepenin üstünde uyuyor.) | |||||
| 622) could; (fiil) | |||||
| ebilmek , yapabilmek (can) , -abilirdi , -ebilirdi | |||||
| Sorry, I couldn’t hear you. (Afedersin seni duyamadım.) | |||||
| 623) council; (isim) | |||||
| kurul, meclis, konsey,komisyon, kurultay | |||||
| The district council meets once a week. (Bölge meclisi haftada bir toplanır.) | |||||
| 624) counselor; (isim) | |||||
| avukat, danışman, rehber, müşavir | |||||
| You should talk to a family counselor. (Bir aile danışmanı ile konuşmalısın.) | |||||
| 625) count; (fiil, isim) | |||||
| f.; saymak , hesaba katmak, i.; sayı, sayma, tane | |||||
| Begin to count from zero. (Sıfırdan saymaya başla.) | |||||
| 626) counter; ( isim, fiil) | |||||
| i.; sayaç, sayıcı ,tezgah, mutfak tezgahı f.; karşılık vermek | |||||
| I asked the girl behind the counter how much money were the red shoes. (Tezgahın arkasındaki kıza kırmızı ayakkabıların kaç para olduğunu sordum.) | |||||
| 627) country; (isim, sıfat) | |||||
| ülke, memleket,vatan s.; kırsal, taşraya ait | |||||
| He fought for his country. (O, vatanı için savaştı.) | |||||
| 628) county; (isim) | |||||
| ilçe, eyalet, il, vilayet | |||||
| The old couple is living a small county. (Yaşlı çift küçük bir ilçede yaşıyor.) | |||||
| 629) couple; (fiil, isim) | |||||
| f.; çiftleştirmek, eşleştirmek, birleşmek i.; çift, eş | |||||
| The couple was married in 1989. (Bu çift, 1989 yılında evlendi.) | |||||
| 630) courage; (isim) | |||||
| cesaret, yüreklilik, cüret | |||||
| The eagle is the symbol of courage. (Kartal, cesaretin sembolüdür.) | |||||
| 631) course; (isim, fiil) | |||||
| i.; kurs, rota, güzergah f.; av peşinden koşmak, kovalamak | |||||
| She takes French course for three months. (Üç aydır Fransızca kursu alıyor.) | |||||
| 632) court; (isim, fiil) | |||||
| i.; mahkeme, tenis kortu f.; kur yapmak, dalkavukluk yapmak | |||||
| The case was brought to court. (Dava mahkemeye taşındı.) | |||||
| 633) cousin; (isim) | |||||
| kuzen | |||||
| I am going to meet my cousin after course. (Kurstan sonra kuzenimle buluşacağım.) | |||||
| 634) cover; (fiil, isim) | |||||
| f.; kaplamak , üstünü kapatmak , örtmek i.; kapak, kılıf, örtü | |||||
| Much of the country is covered by the desert. (Ülkenin çoğu kısmı çöl ile kaplı.) | |||||
| 635) coverage; (isim) | |||||
| kapsam, yayın alanı, olay kaydı | |||||
| This magazine has an extensive coverage from fashion to health topics. (Bu dergi, modadan sağlık konularına kadar geniş bir kapsama sahip.) | |||||
| 636) cow; (isim, fiil) | |||||
| i.; inek, f.; korkutmak, sindirmek | |||||
| They have cows in the farm. (Çiftlikte inekleri var.) | |||||
| 637) crack; (fiil, isim) | |||||
| f.; çatlatmak, kırmak, şifreyi çözmek i.; çatırtı, çatlak | |||||
| Crack an egg into the bowl. (Kaseye bir yumurta kırın.) | |||||
| 638) craft; (isim, fiil) | |||||
| i.; zanaat,sanat, beceri, meslek, teknik eleman f.; ustalıkla işlemek | |||||
| He learned craft from his master. (Ustasından zanaat öğrendi.) | |||||
| 639) crash; (fiil, isim) | |||||
| f.; kırılmak , çarpmak i.; çatırtı,kırılma, kaza | |||||
| There was a car crash on the highway. (Otobanda kaza vardı.) | |||||
| 640) crazy; (sıfat) | |||||
| çılgın, deli , kaçık | |||||
| What a crazy idea! (Ne kadar çılgın bir fikir!) | |||||
| 641) cream; (isim, fiil) | |||||
| i.; kaymak, krema, krem f.; kaymak tutmak, krem sürmek | |||||
| Would you like some cream in your coffee? (Kahvende biraz krema ister misin?) | |||||
| 642) create; (fiil) | |||||
| oluşturmak, yaratmak, meydana gelmek , vücuda getirmek | |||||
| The company is trying to create a reliable image. (Şirket, güvenilir bir imaj yaratmak istiyor.) | |||||
| 643) creation; (isim) | |||||
| yaratma, yaratılış, yaratım, kreasyon, | |||||
| The creation of the world is discribed in religous sources. (Dünyanın yaratılışı dini kaynaklarda tasvir edilir.) | |||||
| 644) creative; (sıfat) | |||||
| yaratıcı, kreatif | |||||
| We need a creative team to write an advertising copy. (Bir reklam metni yazmak için yaratıcı bir ekibe ihtiyacımız var.) | |||||
| 645) creature; (isim) | |||||
| yaratık, varlık, mahluk | |||||
| The movie’s characters are consist of fantastic creatures. (Filmin karakterli fantastik yaratıklardan oluşuyor) | |||||
| 646) credit; (isim, fiil) | |||||
| i.; kredi, övgü, beğeni f.; kredi vermek, güvenmek, inanmak | |||||
| We got credit to buy this house. (Bu evi satın alabilmek için kredi aldık.) | |||||
| 647) crew; (isim) | |||||
| ekip, tayfa, mürettebat, takım | |||||
| The crew was died on the plane crash. (Mürettebat, uçak kazasında hayatını kaybetti.) | |||||
| 648)crime; (isim, fiil) | |||||
| i.; suç, sabıka, kabahat f.; cezalandırmak | |||||
| Human rights violation is a crime. (İnsan haklarının ihlali bir suçtur.) | |||||
| 649) criminal; (isim, sıfat) | |||||
| i.; suçlu , sabıkalı s.; suçlu, suç oluşturan | |||||
| The police caught the criminal. (Polis, suçluyu yakaladı.) | |||||
| 650) crisis; (isim) | |||||
| kriz, bunalım | |||||
| The economic crisis in 1929 affected the whole world negatively. (1929’daki ekonomik kriz tüm dünyayı olumsuz etkiledi.) | |||||
| 651) criteria; (isim) | |||||
| kriterler, ölçütler | |||||
| What criteria are used for assessing a canditate’s ability? (Bir adayın yeteneklerini ölçmek için hangi kriterler kullanılıyor?) | |||||
| 652) critic; (isim) | |||||
| eleştirmen, kritik | |||||
| The literary critics didn’t like the book.( Edebiyat eleştirmenleri kitabı beğenmedi.) | |||||
| 653) critical; (sıfat) | |||||
| kritik, hassas, yerici, eleştirel | |||||
| Your decisions are critical for the future of your children. (Sizin kararlarınız çocuklarınızın geleceği içik kritiktir.) | |||||
| 654) criticism; (isim) | |||||
| eleştiri, kritik, tenkit | |||||
| People should be open to criticism. (İnsanlar eleştiriye açık olmalı.) | |||||
| 655) criticize; (fiil) | |||||
| eleştirmek, kritik yapmak, tenkit etmek | |||||
| Some people don’t like to be criticized. (Bazı insanlar eleştirilmeyi sevmez.) | |||||
| 656) crop; (isim, fiil) | |||||
| i.; ekin, hasat, mahsul f.; ürün vermek, biçmek, kesmek | |||||
| Wheat is an important crop for our country. (Buğday, ğlkemiz için önemli bir mahsuldür.) | |||||
| 657) cross; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| f.; karşıya geçmek, kesiştirmek, kesişmek, çarpı koymak i.; çarpı, haç, çarmıh s.; çapraz,zıt | |||||
| Put a cross if the answer is wrong. (Eğer cevap yanlışsa çarpı koy.) | |||||
| 658) crowd; (isim, fiil) | |||||
| i.; kalabalık, yığın, sürü f.; doldurmak, kalabalık etmek | |||||
| She looked for her daughter in the crowd. (Kalabalıkta kızını aradı.) | |||||
| 659) crucial; (sıfat) | |||||
| çok önemli, elzem , kritik | |||||
| Teachers play a crucial role in the education of the children.(Öğretmenler, çocukların eğitiminde çok önemli bir rol oynar. | |||||
| 660) cry; (fiil, isim) | |||||
| f.; ağlamak, çıığlık atmak, bağırmak, yalvarma i.; ağlama, bağırma , yalvarma | |||||
| She cried after the exam. (Sınavdan sonra ağladı.) | |||||
| 661) cultural; (sıfat) | |||||
| kültürel | |||||
| Every ethnic group has its own cultural values. (Her etnik grubun kendine özgü kültürel değerleri vardır.) | |||||
| 662)culture; (isim) | |||||
| kültür, medeniyet | |||||
| Eastern culture has a rooted history. (Doğu kültürünün köklü bir tarihi vardır.) | |||||
| 663) cup; (isim, fiil) | |||||
| i.; fincan, kupa, çanak f.; şişe çekmek, hacamat yapmak | |||||
| Can I have a cup a coffee? (Bir fincan kahve alabilir miyim?) | |||||
| 664) curious; (sıfat) | |||||
| meraklı, ilgili, tuhaf, ilginç | |||||
| He is very curious about chemistry. (Kimya bilimine çok meraklı.) | |||||
| 665) current; (isim, sıfat) | |||||
| i.; akım, akarsu debisi s.; güncel, aktüel, şimdiki | |||||
| Current news from Russia made everyone sad. (Rusya’dan gelen güncel haberler herkesi üzdü.) | |||||
| 666) currently; (zarf) | |||||
| bugünlerde, halihazırda, şu anda | |||||
| She is currently traveling a lot. (Bugünlerde çok seyehat ediyor.) | |||||
| 667) curriculum; (isim) | |||||
| müfredat, öğretim programı | |||||
| The Ministry of Education has changed the curriculum. (Eğitim Bakanlığı müfredatı değiştirdi.) | |||||
| 668) custom; (isim) | |||||
| örf, adet, gelenek, görenek, töre | |||||
| Their wedding ceremony was organized according to their cutoms. (Düğün törenleri, gelenek ve göreneklerine göre düzenlenmişti.) | |||||
| 669) customer; (isim) | |||||
| müşteri, alıcı | |||||
| The customer had a little discussion with the sales lady. (Müşteri, tezgahtar bayanla küçük bir tartışma yaşadı.) | |||||
| 670) cut; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| f.; kesmek, doğramak i.; kesik,kesme, şekil, biçim, indirim s.; kesilmiş, indirilmiş | |||||
| She cuts her own hair. (Saçını kendisi keser.) | |||||
| 671) cycle; (isim, fiil) | |||||
| i.; dönme, devir, tur, çevrim f.; bisiklet sürmek, pedal çevirmek | |||||
| We are going to cycle in the forest tomorrow. (Yarın ormanda bisiklet süreceğiz.) | |||||
| D | |||||
| 672) dad; (isim) | |||||
| baba, babacığım | |||||
| Dad, do you allow me to go out? (Babacığım, dışarı çıkmama izin verir misin?) | |||||
| 673) daily; (sıfat, isim) | |||||
| s.; günlük, güncel, gündelik i.; günlük gazete, gündelikçi | |||||
| He likes to read daily newspapers. (Günlük gazeteleri okumayı sever.) | |||||
| 674) damage; (fiil, isim) | |||||
| f.; zarar vermek, hasar vermek, zedelemek i.; zarar, hasar | |||||
| It seems that this will cause serious damage to the country’s economy. (Bu, ülke ekonomisine ciddi zarar verecek gibi görünüyor.) | |||||
| 675) dance; (fiil, isim) | |||||
| f.; dans etmek, oynamak i.; dans, oyun | |||||
| Would you like to dance with me? ( Benimle dans etmek ister misiniz?) | |||||
| 676) danger; (isim) | |||||
| tehlike, risk | |||||
| Polarbears are in danger because of the melting of the glaciers. (Kutupayıları, buzulların erimesi nedeniyle tehlike altında.) | |||||
| 677) dangerous; (sıfat) | |||||
| tehlikeli, riskli | |||||
| Bungee-jumping is a dangerous sport. (Bungee jumping tehlikeli bir spordur.) | |||||
| 678) dare; (isim, fiil) | |||||
| i.; cesaret, yiğitlik f.; cesaret etmek, meydan okumak | |||||
| How dare you talk to me like that? (Benimle bu şekilde konuşmaya nasıl cesaret edersin?) | |||||
| 679) dark; (isim, sıfat) | |||||
| i.; karanlık, koyu renk s.; koyu, kara, belirsiz, esrarengiz | |||||
| It is dark outside, you can’t go now. (Dışarısı karanlık, şimdi gidemezsin) | |||||
| 680) darkness; (isim) | |||||
| karanlık, belirsizlik, gizlilik | |||||
| The sun goes down and the dark falls. (Güneş batıyor ve karanlık çöküyor.) | |||||
| 681) data; (isim) | |||||
| veri, girdi, bilgi | |||||
| This data was collected from 55 countries. (Bu veri 55 ülkeden toplandı.) | |||||
| 682) date; (fiil, isim) | |||||
| f.; randevuya çıkmak , flört etmek i.; tarih, randevu , flört edilen kişi | |||||
| He is dating with a girl who is three years younger than himself. (Kendinden üç yaş küçük bir kızla çıkıyor.) | |||||
| 683) daughter; (isim) | |||||
| kız evlat | |||||
| She loves her daughter more than anything. (Kızını her şeyden çok sever.) | |||||
| 684) day; (isim) | |||||
| gün, gündüz, dönem | |||||
| I will see see you another day. (Başka bir gün görüşürüz.) | |||||
| 685) dead; (sıfat) | |||||
| ölü, cansız, sönük | |||||
| Her dead body laid on the bad. (Ölü bedeni yatağın üzerinde serili duruyordu.) | |||||
| 686) deal; (fiil, isim) | |||||
| f.; ilgilenmek, iş yapmak i.; anlaşma | |||||
| I have a lot of work to deal with. (İlgilenmem gereken çok iş var.) | |||||
| 687)dealer; (isim) | |||||
| satıcı, dağıtıcı, bayi, iskambilde kağıtları dağıtan , | |||||
| He is an antique dealer. (O bir antika satıcısı.) | |||||
| 688) dear; (isim, sıfat) | |||||
| i.; sevgili, sevilen kimse s.; değerli, sayın, kıymetli, pahalı | |||||
| Dear Sarah, I am writing you after a long time. (Sevgili Sarah, sana uzun bir süreden sonra yazıyorum.) | |||||
| 689) death; (isim) | |||||
| ölüm, vefat ,ölü | |||||
| The death of her mother deeply affected her. (Annesinin ölümü onu derinden etkiledi.) | |||||
| 690) debate; (fiil, isim) | |||||
| f.; tartışmak, münakaşa etmek , çekişmek i.; tartışma, fikir çatışması, müzakere | |||||
| We should debate this issue at the meeting. (Bu meseleyi toplantıda tartışmalıyız.) | |||||
| 691) debt; (isim) | |||||
| borç, verecek | |||||
| He left the country without paying his debts. (Borçlarını ödemeden ülkeden ayrıldı.) | |||||
| 692) decade; (isim) | |||||
| onluk, on yıl | |||||
| The contract is renewed every decade. (Sözleşme her on yılda bir yenileniyor.) | |||||
| 693) decide;(fiil) | |||||
| karar vermek, kararlaştırmak, hükme bağlamak | |||||
| She decided to live in England after her graduation. (Mezun olduktan sonra İngiltere’de yaşamaya karar verdi.) | |||||
| 694) decision; (isim) | |||||
| karar, irade, yargı | |||||
| I respect your decisions. (Kararlarına saygı duyuyorum.) | |||||
| 695) deck; (isim, fiil) | |||||
| i.; güverte, deste, üst kısım f.; süslemek, bezemek | |||||
| Jack was the only person on the deck at that night. ( Jack o gece güvertedeki tek kişiydi.) | |||||
| 696) declare;( fiil) | |||||
| beyan etmek, ilan etmek, bildirmek, açıklamak | |||||
| Russia declared war on USA. (Rusya ABD’ye savaş açtı.) | |||||
| 697) decline; (fiil, isim) | |||||
| f.; geri çevirmek, reddetmek , alçalmak i.; gerileme, alçalma, düşüş | |||||
| The number of the foreign tourists to Turkey declined by 5% last year. (Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısı %5 azaldı.) | |||||
| 698) decrease; (fiil, isim) | |||||
| f.; azaltmak, azalmak, düşüş göstermek, inişe geçmek i.; azalma, eksilme, düşüş | |||||
| The number of the students decreased from 400 to 360 this year. (Bu yıl öğrenci sayısı 400’den 360’a düştü.) | |||||
| 699) deep; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; derin, dalgın, boğuk (ses için) , koyu (renk için) zf.; içten | |||||
| The little cat fell into a deep pit. (Küçük kedin derin bir çukurun içine düştü.) | |||||
| 700) deeply; (zarf) | |||||
| içten, derinlemesine, derinden | |||||
| Breath deeply to relax. (Rahatlamak için derin nefes al.) | |||||
| 701) deer; (isim) | |||||
| geyik | |||||
| Most male deer have antlers. (Çoğu erkek geyiğin çatal boynuzu vardır.) | |||||
| 702) defeat; (fiil, isim) | |||||
| f.; mağlup etmek, yenmek i.; yenilgi,mağlubiyet, bozgun | |||||
| The army was defeated in one hour. (Ordu bir saat içersinde mağlup edildi.) | |||||
| 703) defend; (fiil) | |||||
| savunmak, müdafaa etmek, korumak | |||||
| Politicians defend themselves well. (Politikacılar kendilerini iyi savunurlar.) | |||||
| 704)defendant; (isim) | |||||
| sanık, davalı | |||||
| The person who is accused of commiting a crime is called defendant. (Suç işlemekle itham edilen kişiye sanık denir.) | |||||
| 705) defense; (isim) | |||||
| savunma, defans oyuncusu | |||||
| He is a defense player in the football team. (Futbol takımında defans oyuncusu.) | |||||
| 706) defensive; (sıfat) | |||||
| koruyan, koruyucu, savunma amaçlı, defansif | |||||
| It is an example of defensive war. (Bu, bir savunma savaşı örneğidir.) | |||||
| 707) deficit; (isim) | |||||
| kasa açığı, açık hesap | |||||
| They are working hard to make up for the deficit. (Açığı telafi etmek için çok çalışıyorlar.) | |||||
| 708)define; (fiil) | |||||
| tanımlamak, tarif etmek, açıklamak | |||||
| Some terms are diffucult to define. (Bazı terimleri tanımlamak zordur.) | |||||
| 709) definitely; (zarf) | |||||
| kesinlikle, tamamen, kuşkusuz | |||||
| I definitely remember what you said on the phone. (Telefonda ne dediğini kesinlikle hatırlıyorum.) | |||||
| 710) definition; (isim) | |||||
| tanım, tarif, açıklama | |||||
| The definition of beauty has no certain limits. (Güzellik tanımının kesin sınırları yoktur.) | |||||
| 711) degree; (isim) | |||||
| derece, rütbe | |||||
| He was graduated from university with a degree. (Üniversiteden derece ile mezun oldu.) | |||||
| 712) delay; (fiil, isim) | |||||
| f.; ertelemek, gecikmek i.; erteleme, gecikme | |||||
| We are sorry for the delay. (Gecikme için özür dileriz.) | |||||
| 713)deliver; (fiil) | |||||
| teslim etmek, dağıtmak | |||||
| The postman delivered the letters to the houses. (Postacı, mektupları evlere dağıtı.) | |||||
| 714) delivery; (isim) | |||||
| dağıtım, teslim, sevkiyat | |||||
| The cargo company has not postal delivery on Sundays. (Kargo şirketinin paar günleri posta dağıtımı yok.) | |||||
| 715) demand; (fiil, isim) | |||||
| f.; talep etmek , istemek i.; talep, istek, rağbet | |||||
| She demanded for higher pay from her boss. (Patronun daha yüksek ücret talep etti.) | |||||
| 716) democracy; (isim) | |||||
| demokrasi | |||||
| Turkey is ruled by democracy. (Türkiye demokrasi ile yönetilir.) | |||||
| 717) Democrat; (isim) | |||||
| demokrat, halkçı | |||||
| Democrats are against Republican’s ideas. ( Demokratlar, Cumhuriyetçiler’in görüşlerine karşılar.) | |||||
| 718) democratic; (sıfat) | |||||
| demokratik | |||||
| Crime rates are relatively less in democratic societies. (Demokratik toplumlarda suç oranı nispeten daha azdır.) | |||||
| 719) demonstrate; (fiil) | |||||
| göstermek, gösteri yapmak, ispat etmek | |||||
| I will demonstrate how it works. (Size bunun nasıl çalıştığını göstereceğim.) | |||||
| 720) demonstration; (isim) | |||||
| gösteri, gösterim, ispat | |||||
| She went on a demonstration to support human rights. (İnsan haklarını desteklemek üzere bir gösteriye katıldı.) | |||||
| 721) deny; (fiil) | |||||
| reddetmek, inkar etmek | |||||
| He denies attempting to murder his friend. (Arkadaşını öldürme girişiminde bulunduğunu inkar etti.) | |||||
| 722)department; (isim) | |||||
| departman, daire, bölüm, şube | |||||
| The police department has received new personnel. (Polis departmanı yeni personel aldı.) | |||||
| 723) depend; (fiil) | |||||
| bağlı olmak,bel bağlamak, güvenmek | |||||
| I don’t know when I can get there. It depends on the traffic. (Oraya ne zaman varırım bilmiyorum. Trafiğe bağlı.) | |||||
| 724) dependent; (isim, sıfat) | |||||
| i.; bağımlı kimse s.; bağımlı, muhtaç | |||||
| A child’s development is dependent on family and many other factors. (Bir çocuğun gelişimi ailesi ve diğer birçok faktöre bağlıdır.) | |||||
| 725) depending; (isim, zarf) | |||||
| i.; güveniş zf.; bağlı olarak | |||||
| Depending on others is an indicate of the lack self-confident. (Başkalarına bağlılık özgüven eksikliğinin bir göstergesidir.) | |||||
| 726) depict; (fiil, isim) | |||||
| f.; tasvir etmek, betimlemek, anlatmak, göstermek i.; tasvir, tanımlama | |||||
| Can you depict the house in your dream? (Hayalindeki evi tasvir eder misin?) | |||||
| 727) depression; (isim) | |||||
| bunalım, depresyon, durgunluk | |||||
| He fell into depression after fired. (İşten kovulduktan sonra depresyona girdi.) | |||||
| 728) depth; (isim) | |||||
| derinlik, derin yer | |||||
| The depth of the pool is about 3 metres. (Havuzun derinliği yaklaşık 3 metre.) | |||||
| 729) deputy; (isim) | |||||
| millet vekili, delege | |||||
| He was appointed as deputy from İzmir. (İzmir’den delege olarak atandı.) | |||||
| 730) derive; (fiil) | |||||
| türemek, -den elde etmek, kaynaklanmak, çıkarmak | |||||
| The new cream is derived from pine tree. (Yeni çıkan krem çam ağacından elde ediliyor.) | |||||
| 731) describe; (fiil) | |||||
| tanımlamak, ifade etmek | |||||
| The woman was described as short and aged about 30 . (Kadın kısa boylu ve 30 yaşlarında olarak tanımlandı.) | |||||
| 732) description; (isim) | |||||
| tasvir,tanım, betimleme, tanımlama | |||||
| The mental pain is beyond description. (Zihinsel acı tanımın ötesindedir.) | |||||
| 733) desert; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| f.; terk etmek i.; çöl, bozkır, yaban s.; ıssız, çorak | |||||
| The Sahara is the largest hot desert in the world. (Sahra, dünyadaki en büyük sıcak çöldür.) | |||||
| 734) deserve; (fiil) | |||||
| hak etmek, layık olmak | |||||
| She deserved a holiday this year. (Bu yıl tatili hak etti.) | |||||
| 735) design; (fiil, isim) | |||||
| f.; dizayn etmek , tasarlamak, düzenlemek i.; tasarım, dizayn, plan | |||||
| She designed the garden of the summer house. (Yazlık evin bahçesini dizayn etti.) | |||||
| 736) designer; (isim) | |||||
| tasarımcı, modacı | |||||
| She is a well known and talented fashion designer. (Tanınmış ve yetenekli bir moda tasarımcısıdır.) | |||||
| 737) desire; (fiil, isim) | |||||
| f.; arzu etmek, istemek, heveslenmek i.; arzu, istek, şevk | |||||
| He has a desire for power and money. (Güç ve parayı arzuluyor.) | |||||
| 738) desk; (isim) | |||||
| okul sırası , masa , kürsü, şube, büro | |||||
| The student fell asleep on the desk. (öğrenci, sıranın üstünde uyuyakalmış.) | |||||
| 739) desperate; (sıfat) | |||||
| çaresiz, umutsuz, ümitsiz | |||||
| He is desperate about his future and career. (Geleceği ve kariyeri konusunda ümitsiz.) | |||||
| 740) despite; (isim, edat) | |||||
| i.; kin, nefret ed.; rağmen, -e karşın | |||||
| Despite studying hard, he couldn’t pass the exam. (Çok çalışmasına karşın sınavı geçemedi.) | |||||
| 741) destroy; ( fiil) | |||||
| imha etmek, ortadan kaldırmak , mahvetmek, harap etmek | |||||
| You have destroyed my hopes. (Hayallerimi mahvettin.) | |||||
| 742) destruction; (isim) | |||||
| yıkım, imha, tahrip etme,harap etme , mahvetme | |||||
| The destruction of the rainforests causes danger for animal species. (Yağmur ormanlarının tahrip edilmesi hayvan türleri için tehlike oluşturuyor.) | |||||
| 743) detail; (isim, fiil) | |||||
| i.; ayrıntı, detay f.; detaylandırmak, ayrıntılı olarak anlatmak | |||||
| We can examine the small details later. (Küçük detayları daha sonra inceleriz.) | |||||
| 744) detailed; (sıfat) | |||||
| detaylı, ayrıntılı, etraflı | |||||
| He gave me the detailed analysis of the report. (Raporun detaylı analizini verdi.) | |||||
| 745) detect; (fiil) | |||||
| saptamak, belirlemek, keşfetmek, belirlemek | |||||
| This test can help to detect the disease early. (Bu test, hastalığın erken saptanmasına yardımcı olabilir.) | |||||
| 746) determine; (fiil) | |||||
| kararlaştırmak, karar vermek, belirlemek | |||||
| Your goals determine your future. (Hedefleriniz geleceğinizi belirler.) | |||||
| 747) develop; (fiil) | |||||
| geliştirmek, gelişmek, ilerlemek | |||||
| Our main aim is to develop country’s economy. (Esas amacımız ülke ekonomisini geliştirmektir.) | |||||
| 748) developing; (sıfat) | |||||
| gelişen, gelişmekte olan | |||||
| Developing countries still have a lot of economic problems. (Gelişmekte olan ülkelerin hala birçok ekonomik sorunu var.) | |||||
| 749) development; (isim) | |||||
| gelişim, ilerleme, büyüme, gelişme | |||||
| China gained a quick development in technology. (Çin, teknoloji alanında hızlı bir gelişme gösterdi.) | |||||
| 750) device; (isim) | |||||
| aygıt, cihaz, alet, edevat | |||||
| This device is designed to ease daily life activities. (Bu alet günlük hayatta yaptığımız aktiviteleri kolaylaştırmak için tasarlanmıştır. | |||||
| 751) devote; (fiil) | |||||
| adamak,kedini vermek | |||||
| He devoted himself to care of destitute children. (Kendini kimsesiz çocukların bakımına adadı.) | |||||
| 752) dialogue; (isim) | |||||
| diyalog, karşılıklı konuşma | |||||
| This story consists of dialogues. (Bu öykü diyaloglardan oluşuyor.) | |||||
| 753) die; (fiil, isim) | |||||
| ölmek, can vermek, vefat etmek, kıkırdamak i.; oyun zarı , damga | |||||
| Her mother died suddenly last week. (Annesi geçen hafta aniden vefat etti.) | |||||
| 754) diet; (isim, fiil) | |||||
| i.; diyet, rejim, perhiz f.;diyet yapmak , rejim yapmak | |||||
| If you don’t go off your diet, you can lose weight. (Diyetini bozmazsan 7kilo verebilirsin.) | |||||
| 755) differ; ((fiil) | |||||
| farklı düşünmek, aynı fikirde olmamak, değişiklik götermek | |||||
| I have to differ with you on this issue. (Bu konuda seninle aynı fikirde değilim.) | |||||
| 756) difference; (isim) | |||||
| fark, ayrılık | |||||
| Differences make the world more beautiful. (Farklılıklar dünyayı daha güzel yapar.) | |||||
| 757) different; (sıfat) | |||||
| farklı, değişik , başka türlü | |||||
| She goes different places for holidays. (Tatillerde farklı yerlere gider.) | |||||
| 758) differently; (zarf) | |||||
| farklı olarak, başka biçimde | |||||
| Men and women behave differently. (Erkekler ve kadınlar farklı biçimlerde hareket ederler.) | |||||
| 759) difficult; (sıfat) | |||||
| zor, zahmetli | |||||
| It is difficult to understand his thoughts. (onun düşüncelerini anlamak zordur.) | |||||
| 760) difficulty; (noun) | |||||
| zorluk | |||||
| She has difficulty in learning. (Öğrenme zorluğu yaşıyor.) | |||||
| 761) dig; (fiil) | |||||
| kazmak, bellemek | |||||
| They dug in the garden to find gold. (Bahçeyi altın bulmak için kazdılar.) | |||||
| 762) digital; (sıfat) | |||||
| dijital, sayısal | |||||
| This digital clock is much better. (Bu dijital saat çok daha iyi.) | |||||
| 763) dimension; (isim) | |||||
| boyut, çap, ölçü,hacim | |||||
| Being a mother added a new dimension to her life. (Anne olmak, hayatına farklı bir boyut kattı.) | |||||
| 764) dining; (isim, sıfat) | |||||
| i.; yemek s.; yemek, yemekli | |||||
| The chairs in the dining room are made of wood. (Yemek odasındaki sandalyedeler ahşaptan yapılmış.) | |||||
| 765) dinner; (isim) | |||||
| akşam yemeği | |||||
| We invited Tom and Sue for dinner. (Akşam yemeğine Tom ve Sue’yu davet ettik) | |||||
| 766) direct; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; yöneltmek, doğrultmak s.; direkt, doğrudan | |||||
| There are no direct flights to Beijing from here. (Buradan Pekin’e direkt uçuş yok.) | |||||
| 767)direction;(isim) | |||||
| yön, yönerge, doğrultu | |||||
| We are moving on the same direction. (Aynı yönde ilerliyoruz.) | |||||
| 768) directly; (zarf) | |||||
| doğrudan, direkt | |||||
| He drove directly to home after work. (İşten sonra doğrudan eve gitti.) | |||||
| 769) director; (isim) | |||||
| müdür, yönetici, yönetmen | |||||
| I want to talk to the director of the company. (Şirketin müdürü ile konuşmak istiyorum.) | |||||
| 770) dirt; (isim) | |||||
| kir, pislik, leke | |||||
| Clean the dirt of that car. (Şu arabanın kirini temizleyin.) | |||||
| 771) dirty; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; kirtletmek, pisletmek s.; kirli, pis, terbiyesiz, müstehcen | |||||
| She touched her hair with dirty hands. (Pis elleriyle saçlarına dokundu.) | |||||
| 772)disability; (isim) | |||||
| sakatlık, engellilik , özürlülük | |||||
| She has had physical disability since she was five. (Beş yaşından bu yana fiziksel engelli.) | |||||
| 773) disagree; (fiil) | |||||
| aynı fikirde olmamak, katılmamak | |||||
| He disagrees with his father on most points. (Çoğu noktada babasıyla aynı fikirde olmaz.) | |||||
| 774) disappear; (fiil) | |||||
| gözden kaybolmak, aniden yok olmak , ortadan kaybolmak | |||||
| The child suddenly disappered on the station. (Çocuk, istasyonda birden gözden kayboldu.) | |||||
| 775) disaster; (isim) | |||||
| felaket, afet | |||||
| Earthquake is a natural disaster. (Deprem doğal bir afettir.) | |||||
| 776) discipline; (isim, fiil) | |||||
| i.; discipline, otorite f.;disiplin sağlamak , terbiye etmek | |||||
| The army has reputation for strict discipline. (Ordu, sıkı disipliniyle meşhurdur.) | |||||
| 777) discourse; (isim,fiil) | |||||
| i.; söylem , söylev, nutuk f.; konuşmak, söylev vermek | |||||
| His discourse on gender equality got reaction. (Cinsiyet eşitliği üzerine olan söylemi tepki çekti.) | |||||
| 778) discover; (fiil) | |||||
| keşfetmek, bulmak , ortaya çıkarmak | |||||
| Kristof Colomb discovered America in 1492. (Kristof Kolomb, 1942 yılında Amerika’yı keşfetti.) | |||||
| 779) discovery; (isim) | |||||
| keşif, buluş, ortaya çıkarma | |||||
| Discovery of plague vaccine was a great scientific development. (Veba aşısının buluşu büyük bir bilimsel ilerlemeydi.) | |||||
| 780) discrimination; (isim) | |||||
| ayrım, ayrımcılık | |||||
| She fought against sexual discrimination. (Cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele etti.) | |||||
| 781) discuss;(fiil) | |||||
| tartışmak, ele almak | |||||
| We can’ discuss family issues in front of people. (Aile meselelerimi insanların önünde tartışamayız.) | |||||
| 782) discussion; (isim) | |||||
| tartışma, görüşme | |||||
| Discussions are still taking place between two delegates. (İkİ temsilci arasında görüşmeler devam ediyor.) | |||||
| 783) disease; (isim) | |||||
| hastalık, rahatsızlık | |||||
| Doctors investigating whether the disease is contagious. (Doktorlar hastalığın bulaşıcı olup olmadığını araştırıyor.) | |||||
| 784) dish; .(isim) | |||||
| tabak, yemek | |||||
| I don’t like eating vegetarian dish. ( Vejeteryan yemeği yemeyi sevmem.) | |||||
| 785) dismiss; (fiil) | |||||
| kovmak , işten çıkarmak | |||||
| She claims that she was unfairly dismissed from her job. (İşinden haksız yere kovulmuş olduğunu iddia ediyor.) | |||||
| 786) disorder; (isim) | |||||
| karışıklık, bozukluk,rahatsızlık, düzensizlik | |||||
| She is suffering from eating disorder. (Yeme bozukluğu çekiyor.) | |||||
| 787) display; (fiil, isim) | |||||
| f.; görüntülemek, ekrana getirmek, sergilemek i.; görüntü, gösterim, ekran, teşhir | |||||
| Local artists is going to display their works in this place. (Yerli sanatçılar eserlerini burada sergileyecekler.) | |||||
| 789) dispute; (fiil, isim) | |||||
| f.; tartışmak , münakaşa etmek i.; tartışma,çekişme, anlaşmazlık, | |||||
| The two countries still dispute about the borders. (iki ülke, sınırlar konusunda hala tartışma halinde.) | |||||
| 790) distance; (isim) | |||||
| mesafe, uzaklık, ara | |||||
| In the US, distance is measured in miles. (ABD’de, mesafe mil olarak ölçülür.) | |||||
| 791) distant; (sıfat) | |||||
| uzak, soğuk, samimiyetsiz | |||||
| Uncle Jack is a distant relative of my mother. (Jack amca annemin uzak akrabası.) | |||||
| 792) distinct; (sıfat) | |||||
| belirgin, bariz, belli | |||||
| She has a distinct French accent. (Belirgin bir Fransız aksanı var.) | |||||
| 793) distinction; (isim) | |||||
| ayırt etme, fark | |||||
| The distinction between dizygotic twins is clear. (Çift yumurta ikizleri arasındaki fark belirgindir.) | |||||
| 794) distinguish; (fiil) | |||||
| ayırt etmek, fark etmek , ayrı tutmak | |||||
| Sometimes children can not distinguish between right and wrong. (Çocuklar bazen doğru ve yanlışı ayırt edemezler.) | |||||
| 795) distribute; (fiil) | |||||
| dağıtmak, teslim etmek | |||||
| The red crescent distributed food to the earthquake victims. (Kızılay, depremzedelere yiyecek dağıttı.) | |||||
| 796) distribution; (isim) | |||||
| dağıtım, dağılım, teslim | |||||
| The map shows the distribution of plant species across the world. (Harita, bitki türlerinin dünya üzerindeki dağılımını gösteriyor.) | |||||
| 797) district; (isim) | |||||
| ilçe, bölge, mahalle, semt | |||||
| It is not allowed to drive fast in the school district. (Okul bölgesinde hızlı araba kullanmak yasaktır.) | |||||
| 798) diverse; (sıfat) | |||||
| çeşitli, türlü | |||||
| I met people from diverse cultures. (Çeşitli kültürlerden insanlarla tanıştım.) | |||||
| 799) diversity; (isim) | |||||
| çeşitlilik, farklılık | |||||
| She made a presentation about biological diversity in the rainforests. (Yağmur ormanlarındaki biyolojik çeşitlilik hakkında bir sunum yaptı.) | |||||
| 800) divide; (fiil) | |||||
| bölmek, ayırmak, paylaştırmak | |||||
| The river divide the city into two parts. (Nehir, şehri iki kısıma bölüyor.) | |||||
| 801) division; (isim) | |||||
| bölme, bölünme | |||||
| Mitosis is a type of cell division. (Mitoz, bir hücre bölünmesi çeşididir.) | |||||
| 802) divorce; (isim, fiil) | |||||
| i.; boşanma, ayrılma f.; boşanmak, ayrılmak | |||||
| Their marriage ended in divorce last week. (Evlilikleri geçen hafta boşanma ile sonlandı.) | |||||
| 803) DNA; (isim) | |||||
| dna (deoksiribonükleikasit) | |||||
| DNA carries genetic information. (DNA, genetik bilgi taşır.) | |||||
| 804)do; (fiil) | |||||
| yapmak, etmek | |||||
| There is nothing we can do about it. (Bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yok.) | |||||
| 805) doctor;( isim) | |||||
| doktor, hekim | |||||
| He studied for six years to become a doctor. (Doktor olabilmek için altı yıl okudu.) | |||||
| 806) document; (isim) | |||||
| doküman, belge | |||||
| Save the document before closing the program. (Programı kapatmadan önce belgeyi bilgisayara kaydet. ) | |||||
| 807) dog; (isim) | |||||
| köpek, it | |||||
| The dog is yelping outside. (Köpek dışarıda acı acı havlıyor.) | |||||
| 808) domestic; (sıfat) | |||||
| iç, evcil, yerli, yurtiçi, ailevi | |||||
| He is an expert in foreign affairs. (O, dış ilişkiler uzmanı.) | |||||
| 809) dominant; (sıfat, isim) | |||||
| s.; baskın, egemen, dominant i.; baskın karakter | |||||
| Our firm has achieved a dominant position in the world market. (Firmamız dünya piyasasında egemen bir posizyon edindi.) | |||||
| 810) dominate; ( fiil) | |||||
| hükmetmek, egemen olmak, ağır basmak | |||||
| He tried to dominate the conversation. (Konuşmaya egemen olmaya çalıştı.) | |||||
| 811) door; (isim) | |||||
| kapı, eşik | |||||
| Close the door, please. (Kapıyı kapatın lütfen.) | |||||
| 812) double ; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| f.; ikiye katlamak i.; çift, dublör s.; çift, duble | |||||
| I would like a double room. (Çift kişilik bir oda rica ediyorum.) | |||||
| 813) doubt; (isim, fiil) | |||||
| i.; şüphe, kuşku f.; şüphelenmek, kuşkulanmak | |||||
| I always doubt her words. (Onun sözlerinden hep şüphelenirim.) | |||||
| 814)down; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| f.; aşağı indirmek, devirmek i.;ince tüy, kuş tüyü, bunalım s.; keyifsiz, bezgin | |||||
| He jumped down off the sofa. (Divandan aşağı zıpladı.) | |||||
| 815) downtown; (isim, sıfat, zarf) | |||||
| i.; şehir merkezi s.; şehir merkezindeki zf.; şehir mekezine doğru | |||||
| She works in a store in downtown. (Şehir merkezinde bir mağazada çalışıyor.) | |||||
| 816) dozen; (isim, sıfat) | |||||
| i.; düzine, çok sayı s.; on iki adet | |||||
| Can I have two dozen eggs. (İki düzine yumurta alabilir miyim?) | |||||
| 817) draft; ( isim, fiil) | |||||
| i.; taslak, çizim f.; tasarlamak, plan çizmek | |||||
| The legislation is still in draft form. (Mevzuat hala taslak halinde.) | |||||
| 818) drag; ( fiil) | |||||
| çekmek, sürüklemek | |||||
| I dragged her from her bed. (Onu yatağından sürükledim.) | |||||
| 819) drama; (isim) | |||||
| drama, dram, piyes | |||||
| I studied English drama at college. (Üniversitede İngiliz draması okudum.) | |||||
| 820) dramatic; (sıfat) | |||||
| dramatik, etkileyici | |||||
| Don’t be so dramatic. (Bu kadar dramatik olma.) | |||||
| 821) dramatically; (zarf) | |||||
| dramatik olarak, önemli ölçüde | |||||
| Prices have fallen dramatically. (Fiyatlar önemli ölçüde düştü.) | |||||
| 822) draw; (isim, fiil) | |||||
| i.; çekme , çekim f.; çekmek, çizmek, para çekmek | |||||
| She drew the picture of her house. (Evinin resmini çizdi.) | |||||
| 823) drawing; (isim) | |||||
| çekme, çizim, tasarı, kroki | |||||
| I am not very good at drawing. (Çizimde pek iyi değilimdir.) | |||||
| 824) dream; (fiil, isim) | |||||
| f.; rüya görmek, düşlemek, hayal kurmak i.; rüya, düş, hayal | |||||
| I thought I was lost, but it was just a dream. (Kaybolduğumu sandım ancak sadece rüyaydı.) | |||||
| 825) dress; (fiil, isim) | |||||
| f.; giyinmek i.; elbise, giysi | |||||
| I bought a pink dress for my friend’s wedding. (Arkadaşımın düğünü için pembe bir elbise aldım.) | |||||
| 826) drink; (isim, fiil) | |||||
| i.; içki f.; içmek | |||||
| Would you like to drink some tea? (Biraz çay içmek ister misin?) | |||||
| 827) drive; (fiil, isim) | |||||
| f.; araba sürmek , yönlendirmek i.; sürme, dürtü | |||||
| Shall we drive or take a taxi? (Arabayla mı gidelim yoksa taksi mi tutalım?) | |||||
| 828) driver; (isim) | |||||
| şoför, sürücü, makinist, etmen | |||||
| Do you have a driver’s license? (Sürücü belgen var mı?) | |||||
| 829) drop; (fiil, isim) | |||||
| f.; düşmek , indirmek i.; damla, düşüş, düşme | |||||
| Be careful! Don’ drop the glasses. (Dikkatli ol! Bardakları düşürme.) | |||||
| 830) drug; (isim, fiil) | |||||
| i.; ilaç, uyuşturucu madde , hap f.; ilaç vermek, uyuşturmak | |||||
| He was a drug addict, he couldn’t stop using them. (O, uyuşturucu madde bağımlısıydı, onları kullanmayı bırakamadı.) | |||||
| 831) dry; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; kurutmak, kurulamak, kurumak s.; kuru, yavan | |||||
| Is my t-shirt dry yet? (Tişörtüm kurumuş mu?) | |||||
| 832) due; (sıfat, isim) | |||||
| s.; vadesi dolmuş i.; süre, son tarih, sona erme | |||||
| The due date of homework is Monday. (Ödevin son teslim tarihi Pazartesi.) | |||||
| 833) during; (edat) | |||||
| süresince, boyunca, esnasında | |||||
| I met him everyday during my stay in Paris. (Paris’te kaldığım süre boyunca her gün onunla görüştüm.) | |||||
| 834) dust; (isim, fiil) | |||||
| i.; toz f.; fırçalamak, toz almak | |||||
| The workers wear masks to avoid dust. (İşçiler tozdan korunmak için maske takıyorlar.) | |||||
| 835) duty; (isim) | |||||
| görev, vazife, ödev | |||||
| It is our duty to serve the public. (Halka hizmet etmek bizim görevimiz.) | |||||
| E | |||||
| 836) each; (zamir, sıfat) | |||||
| zm.; her birisi s.; her, her bir | |||||
| Each answer is worth 10 points. (Her bir cevap 10 puan değerinde.) | |||||
| 837) eager; (isim, sıfat) | |||||
| s.; istekli, hevesli, gayretli i.; arzu | |||||
| Everyone in the class seem eager to learn. (Sınıftaki herkes öğrenmeye hevesli görünüyor.) | |||||
| 838) ear; (isim) | |||||
| kulak, başak | |||||
| The elephant in the zoo had big ears. (Hayvanat bahçesindeki filin büyük kulakları vardı.) | |||||
| 839) early; ( sıfat, zarf) | |||||
| s.; erken, ilkel, çabuk zf.; erkenden | |||||
| She woke up early this morning. (Bu sabah erkenden uyandı.) | |||||
| 840) earn; (fiil) | |||||
| para kazanmak, kazanmak, eline geçmek | |||||
| She earns $500 a week. (Haftada 500 dolar kazanıyor.) | |||||
| 841) earnings; (isim) | |||||
| kazanç, gelir | |||||
| He saves his earnings in a bank. (Kazancını bir bankada biriktiriyor.) | |||||
| 842) earth; (isim) | |||||
| yeryüzü , dünya, toprak | |||||
| The earth revolves around the sun. (Dünya , güneşin etrafında döner.) | |||||
| 843) ease; (fiil, isim) | |||||
| f.; hafiftletmek, rahatlatmak , kolaylaştırmak i.; rahatlık, kolaylık | |||||
| I passed the exam with ease. (Sınavı kolaylıkla geçtim.) | |||||
| 844) easily; (zarf) | |||||
| rahatlıkla, kolayca | |||||
| He’s easily distracted. (Kolayca dikkati dağılıyor.) | |||||
| 845) east; (isim) | |||||
| doğu, şark | |||||
| The relations between East and West is tense nowadays. (Bugünlerde doğu ve batı arasındaki ilişkiler gergin.) | |||||
| 846) eastern; (sıfat) | |||||
| doğu, doğuya ait, doğuyla ilgili | |||||
| Bulgaria is in eastern Europe. (Bulgaristan doğu Avrupada’dır.) | |||||
| 847) easy; (sıfat) | |||||
| kolay, basit, rahat, sakin | |||||
| It is easy for you to tell, cause you don’t understand me. (Senin için söylemesi kolay çünkü beni anlamıyorsun) | |||||
| 848) eat; (fiil) | |||||
| yemek, yemek yemek | |||||
| I don’t eat red meat. (Kırmızı et yemem.) | |||||
| 849) economic; (sıfat) | |||||
| ekonomik, hesaplı, idareli | |||||
| Economic growth has increased by 5% compared to last year. (Ekonomik büyüme geçen yıla göre %5 oranında arttı.) | |||||
| 850) economics; (isim) | |||||
| ekonomi, iktisat, ülke ekonomisi | |||||
| She studied economics in METU. (ODTÜ’de iktisat okudu.) | |||||
| 851) economist; (isim) | |||||
| ekonomist, iktisatçı | |||||
| He planning to be an economist finishing university. (Üniversiteyi bitirdikten sonra ekonomist olmayı planlıyor.) | |||||
| 852) economy; (isim) | |||||
| ekonomi, iktisat | |||||
| National economy have difficult days due to crisis. (Ülke ekonomisi, kriz nedeniyle zor günler geçiriyor.) | |||||
| 853) edge; (isim) | |||||
| kenar, uç, köşe | |||||
| He was sitting on the edge of a cliff. (Uçurumun kenarında oturuyordu.) | |||||
| 854) edition; (isim) | |||||
| yayın, basım, yayım | |||||
| This is the third edition of her novel. (Bu, onun romanının üçüncü basımı.) | |||||
| 855) editor; (isim) | |||||
| editör, düzenleyici, yayımcı | |||||
| She is the editor of the Washington Post. (O, Washington Post’un editörü.) | |||||
| 856) educate; (fiil) | |||||
| eğitmek, öğretmek | |||||
| Children need to be educated well. (çocuklar iyi eğitilmelidirler.) | |||||
| 857) educational; (sıfat) | |||||
| eğitsel, eğitici, öğretici | |||||
| Watching documentary is something educational. (Belgesel seyretmek eğitici bir şeydir.) | |||||
| 858) educator; (isim) | |||||
| eğitmen, eğitici | |||||
| He is a very wise educator. (Oi çok bilgili bir eğitmendir.) | |||||
| 859) effect; (isim,fiil) | |||||
| i.; etki f.; etkilemek, sonuca vardırmak | |||||
| The spring has a refreshing effect on human body. (İlkbahar, insan vücudunda canlandırıcı bir etkiye sahiptir.) | |||||
| 860) effective; (sıfat) | |||||
| etkileyici, etkili, tesirli | |||||
| This new drug is very effective against cancer. (Bu yeni ilaç kansere karşı çok etkili.) | |||||
| 861) effectively; (zarf) | |||||
| etkin olarak, etkili bir şekilde | |||||
| I dealt with the situation effectively. (Konuyla etkin olarak ilgilendim.) | |||||
| 862) efficiency; (isim) | |||||
| etkililik, verimlilik, verim | |||||
| Efficiency is an important factor in business. (Verimlilik, iş dünyasında önemli bir etkendir.) | |||||
| 863) efficient; (sıfat) | |||||
| etkili, verimli, etkin | |||||
| The efficiet use of energy was the topic of meeting. (Toplantının konusu verimli enerji kullanımıydı.) | |||||
| 864) effort; (isim) | |||||
| gayret, çaba, emek | |||||
| Climbing to the mountain requires a great effort. (Dağa tırmanmak büyük gayret ister.) | |||||
| 865) egg; (isim) | |||||
| yumurta | |||||
| She eats three eggs a week. (Haftada üç yumurta yer.) | |||||
| 866) eight; (isim) | |||||
| sekiz | |||||
| There were only eight students in the class. (Sınıfta yalnızca sekiz öğrenci vardı.) | |||||
| 867) either; (sıfat, zamir, bağlaç) | |||||
| s.; her iki, herhangi biri zm.; ikisinden biri bağ.; ya, ya da | |||||
| You can park either side of the road. (Yolun her iki tarafına da parkedebilirsin) | |||||
| 868) elderly; (sıfat) | |||||
| yaşlı, yaşça büyük | |||||
| You should show respect to elderly people. (Yaşça büyük olan insanlara saygı duymalısın.) | |||||
| 869) elect; (fiil) | |||||
| seçmek, atamak | |||||
| He was elected as the 40th president of the USA. (ABD’nin 40. başkanı olarak seçildi.) | |||||
| 870) election; (isim) | |||||
| seçim | |||||
| He won the election by a large majority. (Oy çokluğu ile seçimi kazandı.) | |||||
| 871) electric; (sıfat) | |||||
| elektrik, elektrikli | |||||
| The electric will be off tomorrow. (Yarın elektrik kesilecek.) | |||||
| 872) electricity; (isim) | |||||
| elektrik, cereyan | |||||
| I can’t imagine a life without electricity. (Elektriksiz bir hayat düşünemiyorum.) | |||||
| 873) electronic; (sıfat) | |||||
| elektronik | |||||
| You must be careful when using the electonic devices. (Elektronik aletleri kullanırken dikkatli olmalısın.) | |||||
| 874) element; (isim) | |||||
| eleman, element, unsur, öğe | |||||
| Hydrogen is a chemical element. (Hidrojen kimyasal bir elementtir.) | |||||
| 875) elementary; (sıfat) | |||||
| basit, başlangıç, temel | |||||
| This book is for elementary students. (Bu kitap başlangıç öğrencileri için.) | |||||
| 876) eliminate; (fiil) | |||||
| elemek, atmak, elimine etmek, saf dışı bırakmak | |||||
| This mixture eliminates toxins from the body. (Bu karışım, toksinleri vücuttan atıyor.) | |||||
| 877) elite; (isim, sıfat) | |||||
| i.; elit tabaka, seçkin kişiler s.; elit, seçkin | |||||
| In poor countries, only the elite can afford an education for their children. (Yoksul ülkelerde, yalnızca elit tabaka çocuklarına eğitim aldırabiliyor.) | |||||
| 878) else; (sıfat, bağlaç) | |||||
| s.; başka bağ.; ayrıca, ilaveten, yoksa | |||||
| Don’t you have anything else to say? ( Söyleyecek başka bir şeyin yok mu?) | |||||
| 879) elsewhere; (zarf) | |||||
| başka yerde, başka yere | |||||
| I don’like this place. Let’ go elsewhere. (Burayı sevmedim. Başka yere gidelim.) | |||||
| 880) e-mail; (isim) | |||||
| e-posta, elektronik posta | |||||
| I sent you a message by e mail. (Sana e-posta ile mesaj gönderdim.) | |||||
| 881) embrace; (fiil) | |||||
| kucaklamak, sarılmak, sarmak, sahiplenmek | |||||
| She embraced her sister warmly. (Kardeşini sevgi dolu bir biçimde kucakladı.) | |||||
| 882) emerge; (fiil) | |||||
| ortaya çıkmak, yüzeye çıkmak , belirmek | |||||
| She finally emerged from the sea. (Sonunda denizden çıktı.) | |||||
| 883) emergency; (isim) | |||||
| acil durum, kriz, tehlike | |||||
| The government has declared a state of emergency. (Hükümet acil durum ilan etti.) | |||||
| 884) emission; (isim) | |||||
| emisyon, yayma, salım, dışarı verme | |||||
| The emission of carbon dioxide into the atmosphere is a big danger for earth. (Karbondioksidin atmosfere salınımı dünya için büyük bir tehlike.) | |||||
| 885) emotion; (isim) | |||||
| duygu, his | |||||
| She can control her emotions. (O, duygularını kontrol edebilir.) | |||||
| 886) emotional; (sıfat) | |||||
| duygusal, hassas, duygulu | |||||
| Family is important for a child’s emotional develepment. (Aile, bir çocuğun duygusal gelişimi için önemlidir.) | |||||
| 887) emphasis; (isim) | |||||
| vurgu, vurgulama, önem | |||||
| The emphasis in this sentence is on the adverb. (Bu cümlede vurgu zarfın üstünde.) | |||||
| 888) emphasize; (fii) | |||||
| vurgulamak, önemini belirtmek, üzerinde durmak | |||||
| I want to emphasize this point particularly. (Bu konuyu özellikle vurgulamak istiyorum.) | |||||
| 889) employ; (fiil) | |||||
| işe almak, istihdam etmek, iş vermek, çalıştırmak | |||||
| How many people does the company employ? (Şirket kaç kişi işe alıyor?) | |||||
| 890) employee; (isim) | |||||
| işçi, eleman, personel , hizmetli | |||||
| The factory has over 300 employees. (Fabrika’da 300’ün üzerinde işçi çalışıyor) | |||||
| 891) employer; (isim) | |||||
| işveren, patron | |||||
| The employer refused the demand of salary raise. (Patron, zam talebini reddetti.) | |||||
| 892) employment; (isim) | |||||
| iş sağlama, istihdam, işe alma çalıştırma | |||||
| The government is aiming at full employment. (Hükümet, tam istihdamı hedefliyor.) | |||||
| 893) empty; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; boş f.; boşaltmak, akıtmak, dökmek | |||||
| This glass is half empty. (Bu bardağın yarısı boş.) | |||||
| 894) enable; (fiil) | |||||
| sağlamak, olanak tanımak, fırsat sunmak | |||||
| Insulin enables the body to store sugar. (İnsülin vücudun şeker depolamasını sağlar.) | |||||
| 895) encounter; (fiil, isim) | |||||
| f.; rastlamak, karşılaşmak i.; rastlantı, karşılaşma | |||||
| We encountered many difficulties during our trip. (Yolculuğumuz boyunca bir çok zorlukla karşılaştık.) | |||||
| 896) encourage; (fiil) | |||||
| cesaretlendirmek, yüreklendirmek | |||||
| The coach encouraged his team to win the match. (Koç, maçı kazanmaları için takımını cesaretlendirdi.) | |||||
| 897) end; (fiil, isim) | |||||
| f.; bitmek, bitirmek, sona ermek i.; son, bitiş | |||||
| I cried at the end of the movie. ( Filmin sonunda ağladım.) | |||||
| 898) enemy; (isim) | |||||
| düşman , hasım | |||||
| The enemy was forced to retreat. (Düşman geri çekilmeye zorlandı.) | |||||
| 899) energy; (isim) | |||||
| enerji, güç, kuvvet | |||||
| She is always full of energy. (Her zaman enerji doludur.) | |||||
| 900) enforcement; (isim) | |||||
| uygulama, yaptırım, icra | |||||
| This law may prevent the enforcement of private property rights. (Bu yasa, özel mülkiyet haklarının uygulanmasını engelleyebilir.) | |||||
| 901) engage; (fiil) | |||||
| bir işle meşgul olmak, tutmak, bağlamak, nişanlamak | |||||
| She is currently engaged as a consultant. (Şimdi danışman olarak çalışıyor.) | |||||
| 902) engine; (isim) | |||||
| motor, makine | |||||
| My car needs a new engine. (Arabama yeni bir motor lazım.) | |||||
| 903) engineer; (isim) | |||||
| mühendis, şantiye temsilcisi, makinist | |||||
| He is a chief engineer in a firm. (O, bir firmada baş mühendis.) | |||||
| 904) engineering; (isim) | |||||
| mühendislik, makinistlik | |||||
| The bridge is a good example of modern engineering. (Köprü, modern mühendisliğin güzel bir örneği.) | |||||
| 905) English; (isim) | |||||
| ingiliz, ingilizce | |||||
| She learned English in America. (O, Amerika’da İngilizce öğrendi.) | |||||
| 906) enhance; (fiil) | |||||
| geliştirmek, artırmak, büyütmek | |||||
| This is an opportunity to enhance our company’s repuatation. (Bu, şirketimizin ününü artırmak için bir fırsat.) | |||||
| 907) enjoy; (fiil) | |||||
| zevk almak,keyif almak, keyfini çıkarmak, hoşlanmak, beğenenmek | |||||
| Did you enjoy your meal? ( Yemeğinizi beğendiniz mi?) | |||||
| 908) enormous; (sıfat) | |||||
| kocaman, iri, devasa,çok büyük | |||||
| The problems we faced were enormous. (Karşılaştığımız problemler çok büyüktü.) | |||||
| 909) enough; (sıfat, zarf) | |||||
| yeterli, yeter, yeteri kadar zf.; yeteri derecede | |||||
| We don’t have enough rooms for your group. (Sizin grubunuz için yeteri kadar odamız yok.) | |||||
| 910) ensure; (fiil) | |||||
| sağlama almak, emin olmak, garantilemek , temin etmek | |||||
| Please ensure that all lights are switched off. (lütfen tüm ışıkların kapalı olduğundan emin ol.) | |||||
| 911) enter; (fiil) | |||||
| girmek, içeriye girmek, kaydetmek | |||||
| He entered the room before he knocked on the door. (Kapıyı çalmadan odaya girdi.) | |||||
| 912) enterprise; (isim) | |||||
| girişim, teşebbüs, yatırım, girişim | |||||
| New law promotes raising the public enterprises. (Yeni yasa kamu yatırımlarını artımayı teşvik ediyor.) | |||||
| 913) entertainment; (isim) | |||||
| eğlence, gösteri, davet, alem | |||||
| It was typical family entertainment. (Tipik bir aile eğlencesiydi.) | |||||
| 914) entire; (sıfat) | |||||
| bütün, tüm, tam | |||||
| The entire village was destroyed by the hurricane. (Bütün köy, kasırga nedeniyle tahrip oldu.) | |||||
| 915) entirely; (zarf) | |||||
| bütünüyle, tamamen, tam olarak | |||||
| I entirely agree with you. (Seninle tamamen aynı fikirdeyim.) | |||||
| 916) entrance; (isim) | |||||
| giriş, kapı, giriş yeri | |||||
| Meet me at the main etrance. (Benimle ana girişte buluş.) | |||||
| 917) entry; (isim) | |||||
| giriş yeri,giriş, geçit, antre, kapı | |||||
| I was surprised by the sudden entry of my mom. (Annemin ani girişiyle şaşırdım.) | |||||
| 918) environment; (isim) | |||||
| çevre, civar, ortam | |||||
| We should tell our children to keep the environment clean. ( Çocuklarımıza çevreyi temiz tutmalarını söylemeliyiz.) | |||||
| 919) environmental; (sıfat) | |||||
| çevresel, çevre ile ilgili | |||||
| We need to look for new solutions to environmental issues. (Çevresel sorunlara yeni çözümler aramalıyız.) | |||||
| 920) episode; (isim) | |||||
| bölüm, parça , olay | |||||
| Did you watch the last episode of the series that I talked about . (Bahsettiğim dizinin son bölümünü izledin mi?) | |||||
| 921) equal; (sıfat) | |||||
| eşit, eş, denk, aynı düzeyde, akran | |||||
| Each student has equal opportunities. (Her öğrenci eşit imkanlara sahiptir.) | |||||
| 922) equally; (zarf) | |||||
| eşit olarak, aynı ölçüde | |||||
| Diet and exercise are equally important. (Diyet ve egzersiz aynı ölçüde öenmlidir.) | |||||
| 923) equipment; (isim) | |||||
| donanım, ekipman, takım, teçhizat | |||||
| The equipment of the tennis is not very expensive. (Tenis ekipmanı çok pahalı değil.) | |||||
| 924) era; (isim) | |||||
| dönem, çağ, devir, asır | |||||
| This church belongs to the Victorian era. (Bu kilise Victoria dönemine aittir.) | |||||
| 925)error; (isim) | |||||
| hata, yanlışlık, | |||||
| There are many errors in your work. (Yaptığın işte bir çok hata var.) | |||||
| 926)escape; (isim, fiil) | |||||
| i.; kaçış, firar, kaçma f.; kaçmak, sıvışmak, firar etmek | |||||
| Three prisoners have escaped from jail. (Hapishaneden iki mahkum kaçtı) | |||||
| 927) especially; (zarf) | |||||
| özellikle | |||||
| I cooked it especially for you. (Bunu özellikle senin için pişirdim) | |||||
| 928) essay; (fiil, isim) | |||||
| f.; kalkışmak, denemek i.; deneme, girişim, makale, yazı | |||||
| I wrote an essay on the consequences of the First World War. (Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları üzerine bir makale yazdım.) | |||||
| 929) essential; (sıfat) | |||||
| asıl, esaslı, ana, gerekli | |||||
| Money is not essential to happiness. (Mutlu olmak için para asıl şey değildir.) | |||||
| 930) essentially; (zarf) | |||||
| aslında, esasen, temelde, özünde | |||||
| I am, eseentially, a manager not a teacher. (Ben aslında öğretmen değil, müdürüm.) | |||||
| 931) establish; (fiil) | |||||
| kurmak, oluşturmak, yasa çıkarmak | |||||
| The TGNA was established on April 23, 1920. (TBMM 23 Nisan 1920’de kurulmuştur.) | |||||
| 932) establishment; (isim) | |||||
| kuruluş, kurum, müessese, birlik | |||||
| This hotel is a well-run establisment. (Bu otel iyi yönetilen bir müessesedir.) | |||||
| 933) estate; (isim) | |||||
| emlak, gayrimenkul, mal mülk, varlık | |||||
| His whole estate was left to his son. (Tüm mal varlığı oğluna kaldı.) | |||||
| 934) estimate; (fiil, isim) | |||||
| f.; tahmin etmek, paha biçmek, değer biçmek i.; tahmin, ölçüm, görüş | |||||
| Can you give me a rough estimate of wood you will need? (Ne kadar oduna ihtiyacın olacağı konusunda bana kabaca bir tahmin verebilir misin?) | |||||
| 935) etc; (zarf) | |||||
| ve saire, ve benzeri , vs | |||||
| We talked about our families, children etc. (Ailemiz, çocuklarımız vs hakkında konuştuk.) | |||||
| 936) ethics; (isim) | |||||
| etik, ahlak kuralları, ahlak bilimi | |||||
| She observes the business etchics. (O, iş etiğine uyar.) | |||||
| 937) ethnic; (isim) | |||||
| etnik, ırksal | |||||
| Different ethnic groups live in this country. (Bu ülkede farklı etnik gruplar yaşar.) | |||||
| 938) European; (isim, sıfat) | |||||
| i.; avrupalı s.; avrupai, avrupa ile ilgili ve ona özgü | |||||
| French and German are among the European languages. (Fransa ve Almanca Avrupa dilleri arasındadır.) | |||||
| 939) evaluate; (fiil) | |||||
| değerlendirmek, ölçmek , değer biçmek | |||||
| We need to evaluate the effectiveness of different drugs. (Farklı ilaçların etkilerini değerlendirmeliyiz.) | |||||
| 940) evaluation; (isim) | |||||
| değerlendirme, ölçüm, değer biçme | |||||
| I want a complete evalution of this report. (Bu raporun tam bir değerlendirmesini istiyorum.) | |||||
| 941) even; (sıfat, zarf, fiil) | |||||
| s.; eşit, düz zf.; hatta , bile , rağmen f.; düzlemek, düzleştirmek | |||||
| I was hot there even in winter. (Kışın bile sıcaktı.) | |||||
| 942) evening; (sıfat, isim) | |||||
| s.; akşam, akşamki i.; akşam , eşitleme | |||||
| She likes reading on the long winter evenings. (Uzun kış akşamlarında kitap okumayı sever.) | |||||
| 943) event; (isim) | |||||
| olay,müsabaka, organizasyon, etkinlik | |||||
| This tragic event has made us all sad. ( Bu trajik olay hepimizi üzdü.) | |||||
| 944) eventually; (zarf) | |||||
| eninde sonunda, sonuç olarak, nihayetinde | |||||
| I’ll meet him eventually. (Onunda eninde sonunda görüşeceğim.) | |||||
| 945) ever; (zarf) | |||||
| şimdiye kadar, herhangi bir zamanda, her zaman, hiç | |||||
| Have you ever been in Australia? (Hiç Avustralya’ya gittin mi? | |||||
| 946) every; (sıfat) | |||||
| her, her bir | |||||
| Every color has a special meaning. (Her rengin özel bir anlamı vardır.) | |||||
| 947) everybody; (zamir) | |||||
| herkes | |||||
| I told everybody about what happened last night. (Dün gece neler olduğunu herkese anlattım.) | |||||
| 948) everyday; (sıfat) | |||||
| her günkü, günlük, olağan | |||||
| This dictionary is convenient for everyday use. (Bu sözlük günlük kullanıma uuygundur.) | |||||
| 949) everyone; (zamir) | |||||
| herkes | |||||
| Everyone at the meeting agreed with him. ( Toplantıdaki herkes onunla aynı fikirdeydi.) | |||||
| 950) everything; (zamir) | |||||
| her şey | |||||
| She is so arrogant that she thinks she knows everything. ( Öylesine kibirli ki her şeyi bildiğini sanıyor.) | |||||
| 951) everywhere; (zarf) | |||||
| her yer, her taraf , her yerde | |||||
| He follows me everywhere. (beni her yerde takip ediyor.) | |||||
| 952) evidence; (isim , fiil) | |||||
| kanıt, delil, ispat, şahitlik f.; kanıtlamak, ispatlamak | |||||
| The police collected a lot of evidence against him. (Polis, onun aleyhinde birçok kanıt topladı.) | |||||
| 953) evolution; (isim) | |||||
| evrim, değişim, gelişim | |||||
| Evolution theory is still a matter of debate. (Evrim teorisi hala bir tartışma konusu.) | |||||
| 954) evolve; (fiil) | |||||
| evrim geçirmek, değişmek, geliştirmek | |||||
| Each school must evolve its own way of working. (Her okul kendi çalışma yöntemeni geliştirmeli.) | |||||
| 955) exact; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; kesin, tam , kati f.; zorla almak , istemek | |||||
| We need to know the exact time the accident occured. (Kazanının gerçekleştiği kesin zamanı bilmemiz gerek.) | |||||
| 956) exactly; (zarf) | |||||
| tam olarak, tamamen, tümüyle | |||||
| I know exactly how she reacted. (Nasıl tepki gösterdiğini tümüyle biliyorum) | |||||
| 957) examination; (isim) | |||||
| inceleme, sorgulama,denetlem, muayene, sınav | |||||
| Your proposals are still under examination. (Önerileriniz hala inceleme altında.) | |||||
| 958) examine; (fiil) | |||||
| incelemek, muayene etmek,sorgulamak , sınav yapmak | |||||
| The doctor examined her but he could not finy anything wrong. (Doktor onu muayene etti fakat ters giden bir şeye rastlamadı.) | |||||
| 959) example; (isim) | |||||
| örnek, numune | |||||
| This castle perfect example of medieval architecture. (Bu kale, ortaçağ mimarisinin müthiş bir örneğidir.) | |||||
| 960) exceed; (fiil) | |||||
| aşmak, ileri gitmek, sınırı aşmak | |||||
| The total price will not exceed $50. (Toplam fiyat 50 doları geçmeyecek.) | |||||
| 961) excellent; (sıfat) | |||||
| mükemmel, dört dörtlük, muazzam, kusursuz | |||||
| She speaks excellent Russian. (Mükemmel Rusça konuşuyor.) | |||||
| 962) except; (edat, fiil) | |||||
| ed.; dışında, hariç f., hariç tutmak, dışında tutmak | |||||
| She works everyday except Sunday. (Pazar günü dışında her gün çalışıyor.) | |||||
| 963) exception; (isim) | |||||
| istisna, hariç tutma,, dışarda bırakma | |||||
| Most of the buildings are modern, but the mosque is an exception. (Binaların çoğu modern ancak cami bir istisna.) | |||||
| 964) exchange; (fiil, isim) | |||||
| f.; değiştirmek, değiş tokuş yapmak , takas etmek i.; değiş tokuş, döviz | |||||
| Our school have an exchange program with a school in Bulgaria. (Okulumuzun, Bulgaristan’daki bir okulla değişim programı var.) | |||||
| 965) exciting; (sıfat) | |||||
| heyecanlı, uyarıcı | |||||
| This was the most exciting story I had ever read. (O zamana dek okuduğum en heyecanlı hikayeydi.) | |||||
| 966) executive; (isim, sıfat) | |||||
| i.; yönetici, idareci, yetkili kişi s.; yönetsel, idari, yürütme | |||||
| She has an executive position in an advertising agency. (Bir reklam ajansında yönetici pozisyonunda çalışıyor.) | |||||
| 967) exercise; (fiil, isim) | |||||
| f.; egzersiz yapmak, antrenman yapmak, alıştırma yapmak, uygulamak i.; egzersi, alıştırma, uygulama, antrenman | |||||
| Swimming is a good exercise. (Yüzmek iyi bir egzersizdir.) | |||||
| 968) exhibit; (fiil, isim) | |||||
| f.; sergilemek , ortaya koymak , göstermek i.; sergi, teşhir | |||||
| He exhibited his paintings in an art gallery. (Resimlerini bir sanat galerisinde sergiledi.) | |||||
| 969) exhibition; (isim) | |||||
| sergi, sunma, gösterme, sunma | |||||
| Have you seen the Van Gogh exhibition? (Van Gogh sergisini gördün mü?) | |||||
| 970) exist; (fiil) | |||||
| var olmak, yaşamak, mevcut olmak | |||||
| Few of these animals still exist in the wild. (Bu hayvanların birkaçı vahşi doğada halen yaşıyor.) | |||||
| 971)existence; (isim) | |||||
| varoluş, yaşam, varlık | |||||
| I was unaware of your existence until today.(Bugüne kadar varlığının farkında değildim.) | |||||
| 972) existing; (sıfat, isim) | |||||
| s.; varolan, mevcut, şuanki i.; var olma | |||||
| New laws will replace existing legislation. (Mevcut mevzuatın yerine yeni yasalar getirilecek.) | |||||
| 973) expand; (fiil) | |||||
| genişlemek, genişletmek, büyütmek | |||||
| Metals expand when they are heated. (Metaller ısıtıldığında genişler.) | |||||
| 974)expansion; (isim) | |||||
| genleşme, genişleme, büyüme | |||||
| Economic expansion period is speeding up. (Ekonomik büyüme dönemi hızlanıyor.) | |||||
| 975) expect; (fiil) | |||||
| ümit etmek, ummak, beklemek, zannetmek | |||||
| You can’t expect to learn the whole subject in two days. (Tüm konuyu iki gün içinde öğrenmeyi bekleyemezsin.) | |||||
| 976) expectation; (isim) | |||||
| beklenti, olasılık, ümit , umma | |||||
| There was an expectation that he would win. (Onun kazancağına dair bir beklenti vardı.) | |||||
| 977) expense; (isim) | |||||
| gider, harcama | |||||
| We must keep down expenses. (Giderleri kontrol altına almalıyız.) | |||||
| 978) expensive; (sıfat) | |||||
| pahalı, masraflı | |||||
| Meat is very expensive these days. (Bugünlerde et çok pahalı.) | |||||
| 979) experience; (isim) | |||||
| tecrübe, deneyim, deneme | |||||
| She has written a book about her experiences abroad. (Yurtdışı deneyimleri üzerine bir kitap yazdı.) | |||||
| 980) experiment; (isim) | |||||
| deney, test, tecrübe, deneyim | |||||
| Many people do not like the idea of experiments on animals. (Birçok insan hayvanlar üzerinde deney yapma fikrini sevmiyor.) | |||||
| 981) expert; (isim) | |||||
| uzman, bilirkişi, üstat | |||||
| The evidences were analyzed by an expert. (deliller bir uzman tarafından incelendi.) | |||||
| 982) explain; (fiil) | |||||
| açıklamak, izah etmek, ifade etmek | |||||
| Can you explain the rules of the game? (Oyunun kurallarını açıklar mısın?) | |||||
| 983) explanation; (isim) | |||||
| açıklama, izah, tanımlama | |||||
| She left the meeting without explanation. (Açıklama yapmadan toplantıdan ayrıldı.) | |||||
| 984) explode; (fiil) | |||||
| patlatmak, patlamak, aksini ispatlamak | |||||
| Bombs were exploding all around the city. (Şehrin her yanında bombalar patlıyordu.) | |||||
| 985) explore; (fiil) | |||||
| keşfetmek, bulmak | |||||
| We can’explore the whole city in three days. (Bütün bir şehri üç gün içerisinde keşfedemeyiz.) | |||||
| 986) explosion; (isim) | |||||
| patlama | |||||
| 100 people were injured in the gas explosion. (Gaz patlamasında 100 kişi yaralandı.) | |||||
| 987) expose; (fiil) | |||||
| açığa vurmak, sergilemek, maruz bırakmak | |||||
| My job as a journalist is to expose the truth. (Benim işim bir gazeteci olarak gerçeği ortaya çıkarmaktır.) | |||||
| 988) exposure; (isim) | |||||
| maruz bırakma, ortaya çıkarma, pozlandırma , ışık düşürme | |||||
| Exposure to air pollution is a main environmental threat to human health. (Hava kirliliğine maruz bırakmak insan sağlığını tehdit eden başlıca çevresel tehdittir.) | |||||
| 989) express; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; ifade etmek, açıklamak s.; açık, belli, süratli | |||||
| The best way of expressing feelings is writing. (Duyguları ifade etmenin en iyi yolu yazmaktır.) | |||||
| 990) expression; (isim) | |||||
| ifade, söylem, tabir | |||||
| Freedom of expression is a basic human right. (İfade özgürlüğü temel insan hakkındır.) | |||||
| 991) extend; (fiil) | |||||
| uzatmak, büyütmek, genişletmek | |||||
| We are planning to extend the garden. (Bahçeyi genişletmeyi planlıyoruz.) | |||||
| 992) extension; (isim) | |||||
| uzatma, uzantı,genişletme, büyütme, kapsam | |||||
| The hospital has a two-storey extension. (Hastanenin iki katlı bir uzantısı var.) | |||||
| 993) extensive; (sıfat) | |||||
| geniş, kapsamlı, büyük | |||||
| The fire caused extensive damage. (Yangın geniş hasara yol açtı.) | |||||
| 994) extent; (isim) | |||||
| kapsam, boyut ,uzam, uzantı | |||||
| I was amazed at the extent of his knowledge. (Bilgisinin kapsamı karşısında etkilendim.) | |||||
| 995) external; (sıfat) | |||||
| dış, yabancı, harici , dıştan gelen | |||||
| Many external influences affect our economy. (Birçok dış etken ekonomimiz üzerinde etkili.) | |||||
| 996)extra; (sıfat) | |||||
| ekstra, ilave, ek | |||||
| Do you need extra time to finish your homework? (Ödevini bitirmek için ekstra zamana ihtiyacın var mı?) | |||||
| 997) extraordinary; (sıfat) | |||||
| sıradışı, olağanüstü, olağandışı, nadir | |||||
| What an extraordinary achievement! (Ne kadar da olağanüstü bir başarı!) | |||||
| 998) extreme; (sıfat) | |||||
| aşırı, en uç, son derece | |||||
| The heat in the desert was extreme. (Çöldeki sıcak aşırıydı.) | |||||
| 999)extremely; (zarf) | |||||
| son derece, aşırı derecede, fazlasıyla | |||||
| This matter is extremely important. (Bu konu son derece önemli.) | |||||
| 1000) eye; (isim) | |||||
| göz, bakış, görüş | |||||
| Close your eyes. I have a surprise for you. (Gözlerini kapat. Sana bir sürprizim var.) | |||||
| 1001) fabric; (isim) | |||||
| kumaş, bez, dokuma | |||||
| We prefer cotton fabric for our products. (Ürünlerimiz için pamuklu kumaş tercih ediyoruz.) | |||||
| 1001) face; (fiil, isim) | |||||
| f.; yüzleşmek, yüz yüze gelmek i.; yüz, surat | |||||
| Ther suspect has scar on his face. (Şüphelinin yüzünde bir yara izi var.) | |||||
| 1002) facility; (isim) | |||||
| tesis, imkan, vasıta, | |||||
| The facility offers a lot activities for children and adults. (Tesis, çocuklar ve yetişkinler için çok sayıda aktivite sunuyor.) | |||||
| 1003) fact; (isim) | |||||
| vaka, olgu, gerçek, hakikat | |||||
| I can’t ignore the fact that you lied to me. (Bana yalan söylediğin gerçeğini görmezden gelemem.) | |||||
| 1004) factor; (isim) | |||||
| faktör, etken, unsur, değişken | |||||
| What is the determining factor in this case? (Bu davadaki belirleyici etken nedir.) | |||||
| 1005) factory; (isim) | |||||
| fabrika, atölye | |||||
| We ordered new machines for our factory. (Fabrikamız için yeni makineler sipariş ettik.) | |||||
| 1006) faculty; (isim) | |||||
| fakülte, yetenek, güç, yeti | |||||
| He won the Faculty of Law in Oxford. (Oxford’da hukuk fakültesini kazandı.) | |||||
| 1007) fade; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; solmak, rengi solmak ,boyası atmak s.; soluk | |||||
| The sun has faded my black tshirt. (Siyah tişörtüm güneşten soldu.) | |||||
| 1008) fail; (fiil) | |||||
| başarısız olmak, becerememek, yapamak, sınavda kalmak | |||||
| She failed to get into college. (O üniversiteyi kazanamadı.) | |||||
| 1009) failure; (isim) | |||||
| hata, arıza, bozukluk, başarısızlık | |||||
| All my efforts ended in failure. (Bütün çabalarım başarısızlıkla sonuçlandı.) | |||||
| 1010) fair; (isim, sıfat) | |||||
| i.; fuar, kermes, panayır s.; adil, adaletli | |||||
| The employees demand fair wage. (Çalışanlar adil ücret tlep ediyor.) | |||||
| 1011) fairly; (zarf) | |||||
| oldukça, dürüstçe, adil bir şekilde | |||||
| I go running fairly regularly. (Oldukça düzenli koşuya çıkarım.) | |||||
| 1012) faith; (isim) | |||||
| iman, inanç, itikat, bağlılık, sadakat | |||||
| I lost my faith in your words. (Senin sözlerine olan inancımı kaybettim.) | |||||
| 1013) fall; (isim, fiil) | |||||
| i.; sonbahar, düşüş f.; düşmek , suratı asılmak ,mahvolmak | |||||
| With the arrival of September, the leaves began to fall. (Eylülün gelişi ile yapraklar düşmeye başladı.) | |||||
| 1014) false; (sıfat) | |||||
| yanlış, sahte,yapmacık | |||||
| Don’t deny that you gave me false information. (Bana yanlış bilgi verdiğini inkar etme.) | |||||
| 1015) familiar; (sıfat, isim) | |||||
| s.; tanıdık, bilinen, aşina i.; yakın dost, arkadaş | |||||
| Your face is very familiar to me. (Yüzün bana çok tanıdık geliyor.) | |||||
| 1016) family; (isim) | |||||
| aile, akrabalar, sülale | |||||
| I wish you and your family a happy new year. (Size ve ailenize mutlu bir yıl dilerim) | |||||
| 1017) famous; (sıfat) | |||||
| meşhur, ünlü, şöhretli, tanınmış | |||||
| He is a famous singer in Germany. (O, Almanya’da meşhur bir şarkıcıdır.) | |||||
| 1018) fan; (isim, fiil) | |||||
| i.; vantilatör, fan, yelpaze, hayran, taraftar f.; serinletmek, havalandırmak | |||||
| His fans were wainting in front of the concert hall. (Hayranları konser salonunun önünde bekliyordu.) | |||||
| 1019) fantasy; (isim) | |||||
| fantezi, hayal, düş, kurgu | |||||
| Stop living in a fantasy world. (Hayal dünyasında yaşamayı bırak.) | |||||
| 1020) far; (sıfat) | |||||
| uzak, öte, ırak, | |||||
| The gas station is not far from here. (Benzin istasyonu buradan uzak değil) | |||||
| 1021) farm; (isim, fiil) | |||||
| i.; çiftlik f.; ekmek, çiftçilik yapmak, yetiştirmek | |||||
| They had a big farm in the countryside. (Kırsalda büyük bir çiftlikleri var.) | |||||
| 1022) farmer; (isim) | |||||
| çiftçi, reçber | |||||
| When he was retired, he decided to be a farmer. (Emekli olunca çiftçi olmaya karar verdi.) | |||||
| 1023) fashion; (isim) | |||||
| moda, kılık kıyafet | |||||
| Jeans are stilll in fashion. (kot pantolonlar hala moda.) | |||||
| 1024) fast; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; hızlı, süratli, seri zf.; hızlıca, süratle | |||||
| Don’t drive fast on the highway. (Otobanda arabayı hızlı kullanma.) | |||||
| 1025) fat; (isim, sıfat, fiil) | |||||
| i.; yağ s.; şişman, tombul, yağlı f.; şişmanlatmak , besilemek | |||||
| You will get fat if you continue to eat so much. (Eğer çok yemeye devam edersen şişmanlayacaksın.) | |||||
| 1026) fate; (isim) | |||||
| yazgı, kader, alın yazısı, gelecek , talih | |||||
| Sometimes you can’t control your fate. (Bazen kaderini kontrol edemezsin.) | |||||
| 1027)father; (isim) | |||||
| baba, peder papazlara verilen unvan | |||||
| He is a wonderful father to his children. (O, çocuklarına karşı muhteşem bir babadır.) | |||||
| 1028)fault; (isim) | |||||
| kusur, hata, arıza , bozukluk | |||||
| It was my fault that we were late. (Geç kalmamız benim hatamdı.) | |||||
| 1029) favor; (isim, fiil) | |||||
| i.; iyilik, lütuf f.; iyilik etmek, lütfetmek | |||||
| Could you do me a favor please? (Bana bir iyilik yapar mısın lütfen?) | |||||
| 1030) favorite; (isim, sıfat) | |||||
| i.; favori, en çok sevilen s.; gözde, sevgili, en çok sevilen/beğenilen | |||||
| Italian cuisine is my favorite. (İtalyan mutfağı benim favorimdir.) | |||||
| 1031) fear; (isim, fiil) | |||||
| i.; korku , kaygı, endişe f.; korkmak , endişelenmek | |||||
| He fears that he has cancer. (Kanser olmaktan korkuyor.) | |||||
| 1032) feature; (isim) | |||||
| ayırt edici özellik, belirleyici nitelik | |||||
| Her hair is the most striking feature of her. (Saçları onun en göze çarpan ayırt edici özelliğidir.) | |||||
| 1033) federal; (sıfat) | |||||
| federal, birleşik | |||||
| There is a federal state structure in the United States. (ABD’de federal bir devlet yapılanması vardır.) | |||||
| 1034) fee; (isim) | |||||
| ücret, harç, bedel, fiyat | |||||
| There is no entrance fee to the museum. (Müzeye giriş ücreti yok.) | |||||
| 1035) feed; (fiil) | |||||
| beslemek, yemlemek ,otlamak | |||||
| Have you fed the dog? (Köpeği besledin mi?) | |||||
| 1036) feel; (fiil) | |||||
| hissetmek, sezinlemek, el ile dokunmak | |||||
| I felt terrible when I lied to him. (Ona yalan söylediğimde çok kötü hissettim.) | |||||
| 1037) feeling; (isim) | |||||
| duygu, his, hissetme, dokunma | |||||
| Being a mother is the best feeling in the world. (Anne olmak dünyadaki en güzel histir.) | |||||
| 1038) fellow; (isim) | |||||
| arkadaş, ortak, dost, yoldaş | |||||
| She was loved among her fellows. (Arkadaşları arasında sevilirdi.) | |||||
| 1039) female; (isim, sıfat) | |||||
| i.; dişi, kadın, bayan s.; dişil, kadınlara ait | |||||
| One of two candidates must be female. (2 adaydan biri bayan olmalı.) | |||||
| 1040) fence; (isim, fiil) | |||||
| i.; çit, parmaklık, engel f.; çit ile çevirmek , etrafını çevirmek , korumak | |||||
| He dyed the fences white and yellow. (Çitleri beyaz ve sarıya boyadı.) | |||||
| 1041) few; (sıfat) | |||||
| az, birkaç | |||||
| Very few students speak French. (Çok az öğrenci Fransızca konuşabiliyor.) | |||||
| 1042) fewer; (sıfat) | |||||
| az, daha az | |||||
| The number of tourists is fewer than last year. (Bu yıl turist sayısı geçen yıldan daha az.) | |||||
| 1043) fiber; (isim) | |||||
| lif, iplik, elyaf, tel, fiber, kişilik | |||||
| Dried fruits are especially high in fibre. (Kuru meyveler özellikle lif açısından zengindir.) | |||||
| 1044) fiction; (isim) | |||||
| düş, kurgu , uydurma, fiksiyon | |||||
| The movie is an example of popular fiction. (Film, popüler kurgunun bir örneğidir.) | |||||
| 1045) field; (isim , fiil) | |||||
| i.; saha , alan, tarla f.; sahaya çıkarmak | |||||
| We camped in a field near the town. (Kasabanın yakınındaki bir alanda kamp yaptık.) | |||||
| 1046) fifteen; (isim) | |||||
| on beş | |||||
| He lost his father when he was fifteen. (15 yaşındayken babasını kaybetti.) | |||||
| 1047) fifth; (sıfat) | |||||
| beşinci | |||||
| They organized a party for her fifth birthday. (Onun beşinci yaş günü için parti düzenlediler.) | |||||
| 1048) fifty; (isim) | |||||
| elli | |||||
| There were fifty candles on the cake. (Pastanın üzerinde elli adet mum vardı.) | |||||
| 1049) fight; (isim, fiil) | |||||
| i.; dövüş, kavga f.; dövüşmek, kavga etmek | |||||
| My little brothers are always fighting. (Küçük kardeşlerim durmadan kavga ediyorlar.) | |||||
| 1050) fighter; (isim) | |||||
| dövüşçü, kavgacı, boksör, avcı uçağı, savaş uçağı | |||||
| The jet fighter released its bomb. (Savaş uçağı bombalarını bıraktı.) | |||||
| 1051) fighting; (isim) | |||||
| kavga, dövüş, savaş | |||||
| He fought in Cyprus. (O, Kıbrıs’ta savaştı.) | |||||
| 1052) figure; (isim, fiil) | |||||
| i.; şekil, rakam f.; şekillendirmek, resmetmek | |||||
| I saw the figure of a lion on his jacket. (Ceketinin üstünde bir aslan figürü gördüm.) | |||||
| 1052) file; (isim, fiil) | |||||
| i.; dosya, klasör f.; dosyalamak, kayda geçirmek | |||||
| Put those files on my desk, please. (Şu dosyaları masamın üstüne koy lütfen.) | |||||
| 1053) fill; (fiil, isim) | |||||
| f.; doldurmak, dolgu yapmak i.; doldurma , dolgu, doyumluk | |||||
| Fill the bucket with water. (Kovayı suyla doldur.) | |||||
| 1054) film; (fiil, isim) | |||||
| f.; filme çekmek , film yapmak i.;film, ince tabaka | |||||
| Hollywood is the leader of the film industry in America.(Hollywood, Amerika’da film endüstrisinin lideridir.) | |||||
| 1055) final; (isim, sıfat) | |||||
| i.; final s.; son, kesin, kati | |||||
| I made my final decision. (Kesin kararımı verdim) | |||||
| 1056) finally; (zarf) | |||||
| son olarak, nihayet | |||||
| After 8 hours of travelling, we finally arrived there. (8 saat yolculuktan sonra, nihayet varabildik.) | |||||
| 1057) finance; (fiil, isim) | |||||
| f.; finanse etmek, gereken parayı vermek , finansman sağlamak i.finansman, para durumu | |||||
| Public expenditures are financed from taxes. (Kamu harcamaları vergilerle finanse ediliyor.) | |||||
| 1058) financial; (sıfat) | |||||
| mali, finansal, parasal | |||||
| Tokyo is one of the major financial centres of the world. (Tokyo, dünyanın en önemli finansal merkezlerinden biridir.) | |||||
| 1059) find; (fiil) | |||||
| bulmak, keşfetmek | |||||
| She managed to find a solution to the problem. (Bu soruna bir çözüm bulmayı başardı.) | |||||
| 1060) finding; (isim) | |||||
| bulma, buluş, keşif , bulgu | |||||
| I had difficulty in finding a new house. (Yeni bir ev bulmakta zorluk çektim.) | |||||
| 1061) fine; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| f.; cezalandırmak, para cezası vermek i.; para cezası s.; iyi, hoş , ince | |||||
| This town is famous for its fine wines. (Bu kasaba, güzel şaraplarıyla meşhurdur.) | |||||
| 1062) finger; (isim, fiil) | |||||
| i.; parmak f.; parmakla göstermek, parmakla dokunmak | |||||
| He cut his finger, while he was chopping the onion (Soğan doğrarken parmağını kesti.) | |||||
| 1063) finish; (isim, fiil) | |||||
| i.; son, bitiş f.; bitirmek,bitmek, sona erdirmek | |||||
| I haven’t finished my speaking. Don’t interrupt my word. (Konuşmamı henüz bitirmedim. Sözümü kesme.) | |||||
| 1064) fire; (fiil, isim) | |||||
| f.; ateşlemek, işten atmak i.; ateş, alev, yangın | |||||
| A lot of animals died in the forest fire.(Birçok hayvan, orman yangınında öldü.) | |||||
| 1065) firm; (isim, sıfat, fiil) | |||||
| i.; firma, şirket s.; sabit, sıkı, katı, dayanıklı f.; sağlamlaştırmak | |||||
| The firm announced that it would raise employees’ salaries. (Firma, çalışanların maaşına zam yapacağını açıkladı.) | |||||
| 1066) first; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; ilk, birinci zf.; ilk olarak, önce | |||||
| First, we must make a plan. (İlk olarak plan yapmalıyız.) | |||||
| 1067) fish; (isim, fiil) | |||||
| i.; balık f.; balığa çıkmak, balık tutmak | |||||
| Fish fat is very useful for the brain development of children. (Balık yağı, çocukların beyin gelişimi için çok faydalıdır.) | |||||
| 1068) fishing; (isim) | |||||
| balık tutma, balıkçılık | |||||
| Fishing is a relaxing activity. (Balık tutmak rahatlatıcı bir aktivitedir.) | |||||
| 1069) fit; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; uymak , uydurmak, yakışmak s.; uygun, zinde | |||||
| These pants don’t fit me. (Bu pantolon bana uymuyor.) | |||||
| 1070) fitness; (isim) | |||||
| formda olma, zindelik , uygunluk, elverişlilik | |||||
| He convinced us of his fitness for the task. (Bizi bu göreve uygun olduğuna ikna etti.) | |||||
| 1071) five; (isim) | |||||
| beş | |||||
| She has five cats and a dog. (Beş kedisi, bir de köpeği var.) | |||||
| 1072) fix; (fiil, isim) | |||||
| f.; tamir etmek, onarmak, ayarlamak i.; tamir | |||||
| Did you fix the radio? (Radyoyu tamir ettin mi?) | |||||
| 1073) flag; (fiil, isim) | |||||
| f.; bayrak çekmek i.; bayrak, flama, sancak | |||||
| Turkish flag consists of red and white colours. (Türk bayrağı kırmızı ve beyaz renklerden oluşur.) | |||||
| 1074) flame; (fiil, isim) | |||||
| f.; alevlendirmek, tutuşmak i.; alev, hiddet, şiddet | |||||
| The flames were growing. (Alevler büyüyordu.) | |||||
| 1075) flat; ( isim, sıfat) | |||||
| i.; daire, düz yüzey s.; düz, yassı | |||||
| People used to think that the earth was flat. (İnsanlar önceden dünyanın düz olduğunu düşünürdü.) | |||||
| 1076) flavour; (isim,fiil) | |||||
| i.; tat, lezzet , tat veren şey f.; lezzet vermek, tatlandırmak | |||||
| Pepper gives extra flavour to the sauce. (Biber, sosa ekstra bir lezzet katıyor. ) | |||||
| 1077) flee; (fiil) | |||||
| kaçmak, sıvışmak, aceleyle çıkmak | |||||
| He was caught trying to flee the town. (Kasabadan kaçmaya çalışırken yakalandı.) | |||||
| 1078) flesh; (isim, fiil) | |||||
| i.; et , ten, vücut f.;ayrıntılarıyla anlatmak, çiğ etle beslenmek | |||||
| Lions are flesh-eating animals. (Aslanlar etle beslenen hayvanlardır.) | |||||
| 1079) flight; (isim) | |||||
| uçuş, kaçma | |||||
| Can I cancel my tomorrow flight? (Yarınki uçuşumu iptal edebilir miyim?) | |||||
| 1080) float; (fiil, isim) | |||||
| f.; su üzerinde durmak, batmadan yüzmek i.; can yeleği, duba, yüzen şey | |||||
| A bottle was floating in the water. (Bir şişe suyun üstünde yüzüyordu.) | |||||
| 1081) floor; (fiil, isim) | |||||
| f.; yeri kaplamak, döşemek i.; zemin, yer , taban | |||||
| The old man lives on the third floor. (Yaşlı adam üçüncü katta yaşıyor.) | |||||
| 1082) flow; (fiil, isim) | |||||
| f.; akmak, dökülmek i.; akış, akım, debi | |||||
| I can’t stop the flow of blood. (Kan akışını durduramıyorum.) | |||||
| 1083) flower; (isim, fiil) | |||||
| i.; çiçek , fidan f.; çiçeklenmek, çiçek açmak | |||||
| I picked flowers for my mother. (Annem için çiçek topladım.) | |||||
| 1084) fly; (fiil, isim) | |||||
| f.; uçmak ,havalanmak i.; sinek,uçuş | |||||
| Storks were flying in the sky as a covey. (Leylekler, gökyüzünde sürü halinde uçuyordu.) | |||||
| 1085) focus; (fiil, isim) | |||||
| f.; odaklanmak, odağı ayarlamak i.; odak, odak noktası | |||||
| I want you to focus on your own life. (Kendi hayatına odaklanmanı istiyorum) | |||||
| 1086) folk; (isim) | |||||
| halk, millet, ahali | |||||
| How are you folks? (Nasılsınız millet?) | |||||
| 1087) follow; (fiil) | |||||
| izlemek, takip etmek, ardına düşmek | |||||
| I think we are being followed. (Sanırım takip ediliyoruz.) | |||||
| 1088) following; (isim, sıfat) | |||||
| i.; taraftarlar, hayran kitlesi, takip etme s.; izleyen, sonra gelen, takip eden | |||||
| Answer the following question. (Sonraki soruyu cevapla.) | |||||
| 1089) food; (isim) | |||||
| yiyecek, gıda, besin | |||||
| Do you like Chinese food? (Çin yemeklerini sever misin?) | |||||
| 1090) foot; (isim, fiil) | |||||
| i.; ayak, adım f.; yaya yürümek, ödemek | |||||
| The man is walking around the street in bare foot. (Adam, sokakta çıplak ayakla dolaşıyor.) | |||||
| 1091) football; (isim) | |||||
| futbol, futbol topu | |||||
| He plays in a professional football team. (Profesyonel bir futbol takımında oynuyor.) | |||||
| 1092) for; (edat) | |||||
| için, amacıyla, – den dolayı | |||||
| We got a new armchair for the living room. (Oturma odasına yeni koltuk aldık.) | |||||
| 1093) force; (fiil, isim) | |||||
| f.; zorlamak, baskı yapmak, dayatmak i.; güç, zorlama, kuvvet | |||||
| They forced him to tell everything he knows. (Bildiği herşeyi anlatması için ona baskı yaptılar.) | |||||
| 1094) foreign; (sıfat) | |||||
| yabancı, harici, yurt dışı | |||||
| China has made a rapid progress in foreign trade. (Çin, yurt dışı ticaret konusunda hızlı bir ilerleme kaydetti.) | |||||
| 1095) forest; (isim, fiil) | |||||
| i.; orman, ağaçlık f.; ağaçlandırmak | |||||
| He lost in the tropical forest. (Tropikal ormanda kayıp oldu.) | |||||
| 1096) forever; (zarf) | |||||
| sonsuza dek, ebediyen, daima | |||||
| I will love you forever. (Seni sonsuza dek seveceğim.) | |||||
| 1097) forget; (fiil) | |||||
| unutmak, aklından çıkmak | |||||
| I forget to pay the bills. (Faturaları ödemeyi unuttum) | |||||
| 1098) form; (fiil, isim) | |||||
| f.; biçimlendirmek, şekillendirmek i.; biçim, şekil, vücut | |||||
| Leukemia is one of the most common forms of cancer. (Lösemi, kanserin en yaygın biçimlerinden biridir.) | |||||
| 1099) formal; (sıfat) | |||||
| resmi, biçimsel, şekli, düzgün | |||||
| Wear your formal dress for tonight. (Bu gece için resmi kıyafetini giy.) | |||||
| 1100) formation; (isim) | |||||
| formasyon, oluşum, biçimlenme, yapım | |||||
| This is the formation of a rock. (Bu bir kaya oluşumu.) | |||||
| 1101) former; (isim, sıfat) | |||||
| i.; biçimlendirici s.; önceki, geçen, eski | |||||
| The former president made striking statements in his speech. (Eski başkan, konuşmasında çarpıcı açıklamalar yaptı.) | |||||
| 1102) formula; (isim) | |||||
| formül, mama, reçete | |||||
| The chemical formula of water is H2O. (Suyun kimyasal formülü H2O’dur.) | |||||
| 1103) forth; (zarf) | |||||
| ileri, diğer, dışarı, dışarıya doğru | |||||
| He walked back and forth. (İleri geri yürüdü.) | |||||
| 1104) fortune; (isim) | |||||
| şans, talih, kısmet, gelecek,servet | |||||
| He made a great fortune from this job. (Bu işten büyük bir servet elde etti.) | |||||
| 1105) forward; (sıfat, zarf, fiil) | |||||
| s.; ileri, ilerlemiş zf.; ileri doğru f.; sevketmek, yollamak , ilerletmek | |||||
| She took one step forward. (Öne doğru bir adım attı.) | |||||
| 1106) found; (fiil) | |||||
| kurmak, temelini atmak, tesis etmek | |||||
| Jack founded this textile factory in 1975. (Jack bu tekstil fabrikasıı 1975’te kurdu.) | |||||
| 1107) foundation; (isim) | |||||
| kurum,kuruluş, temel, tesis, esas | |||||
| Our foundation has strict rules. (Kurumumuzun katı kuralları vardır.) | |||||
| 1108) founder; (isim, fiil) | |||||
| i.; kurucu f.; gemi batmak , yıkılmak, boşa çıkmak | |||||
| Atatürk is the founder of Turkish Republic. (Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur.) | |||||
| 1109) four; (isim) | |||||
| dört,, kravat | |||||
| She is four years old. (O, dört yaşında.) | |||||
| 1110) fourth; (sıfat) | |||||
| dördüncü, dörtte bir | |||||
| He is the fourth son of a Brown family. (o, Brown ailesinin dördüncü oğludur.) | |||||
| 1111) frame; (isim, fiil) | |||||
| i; çerçeve, arka plan f.; çerçevelemek, şekillendirmek, tertip etmek | |||||
| I bought a frame for the photo of my parents. (Ebeveynlerimin fotoğrafı için bir çerçeve satın aldım.) | |||||
| 1112) framework; (isim) | |||||
| çerçeve, yapı, bina iskeleti | |||||
| We should handle this issue within this framework. (Konuyu bu çerçevede ele almalıyız.) | |||||
| 1113) free; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; ücretsiz, bedava, bağımsız, özgür f.; serbest bırakmak, salıvermek | |||||
| You can’t offer people to work for free.( İnsanlara ücretsiz çalışmlarını teklif edemezsin) | |||||
| 1114) freedom; (isim) | |||||
| bağımsızlık, özgürlük, hürriyet, istiklal | |||||
| Freedom is the best feeling. (Özgürlük en iyi histir.) | |||||
| 1115) freeze; (fiil, isim) | |||||
| f.; donmak, buz tutmak i.; don, donma, soğuk hava | |||||
| The puppy was about the freeze outside so I took him in. (Yavru köpek dışarıda donmak üzeriydi o yüzden onu içeri aldım.) | |||||
| 1116) French; (sıfat, isim) | |||||
| s.; fransa ile ilgili, fransızca ile ilgili i.; fransız, fransızca | |||||
| She took French lessons from a course. (Bir kurstan Fransızca dersleri aldı.) | |||||
| 1117) frequency; (isim) | |||||
| sıklık, sık sık olma, frekans | |||||
| The frequency of car accidents is because of recklessness. (Trafik kazalarının sık sık olmasının sebebi dikkatsizliktir.) | |||||
| 1118) frequent; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; sık, devamlı, hızlı f.; sık sık gitmek, dadanmak | |||||
| There is a fequent bus service in our city. (Şehrimizde devamlı otobüs hizmeti var.) | |||||
| 1119) frequently; (zarf) | |||||
| sık sık, çoğunlukla , çok kez | |||||
| You can find an aswer by checking frequently asked questions. (Sık sorulan soruları kontrol ederek bir cevap bulabilirsin.) | |||||
| 1120) fresh; (sıfat, isim) | |||||
| s.; taze, dinç, körpe, canlı, serin i.; serinlik, körpelik | |||||
| The vegatables at the greengrocer are fresh. (Manavdaki sebzeler taze.) | |||||
| 1121) friend; (isim) | |||||
| arkadaş, dost | |||||
| Jane is one of my best friends. (Jane benim en iyi arkadaşlarımdan biridir.) | |||||
| 1122) friendly; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; arkadaş canlısı, samimi, cana yakın zf.;dostça, arkadaşça | |||||
| His manners towards me are very friendly. (Bana olan tavırları çok samimi.) | |||||
| 1123) friendship; (isim) | |||||
| arkadaşlık, dostluk | |||||
| May our friendship last forever. (Arkadaşlığımız sonsuza dek sürsün.) | |||||
| 1124) from;(edat) | |||||
| den beri, den | |||||
| There is a letter for you from your brother. (Kardeşinden sana bir mektup var.) | |||||
| 1125) front; (isim, fiil) | |||||
| i.; ön, cephe, yüz, ön taraf f.; yönelmek, dönmek | |||||
| The front of the bus was damaged. (Otobüsün ön tarafı hasar görmüş.) | |||||
| 1126) fruit; (isim) | |||||
| meyve, yemiş | |||||
| I like summer fruits because they are fresh. (Yaz meyvelerini seviyorum çünkü onlar taze.) | |||||
| 1127) frustration; (isim) | |||||
| hüsran, düş kırıklığı, boşuna uğraşma | |||||
| The reason of her frustration is her failure. (Hüsranının nedeni başarısızlığıydı.) | |||||
| 1128) fuel; (isim, fiil) | |||||
| i.; yakıt, yakacak, benzin f.; yakıt sağlamak, benzin doldurmak | |||||
| Fuel prices has raised dramatically. (Benzin fiyatları büyük ölçüde arttı.) | |||||
| 1129) full; (sıfat, isim) | |||||
| s.; dolu, tam i.; doluluk | |||||
| The suitcase is full of her clothes. (Valiz, onun kıyafetleriyle dolu.) | |||||
| 1130) fully; (zarf) | |||||
| tamamen, iyice, tam olarak | |||||
| I fully understan your situation. (Senin durumunu tamamen anlıyorum.) | |||||
| 1131) fun; (isim, fiil) | |||||
| i.; eğlence, şaka f.; eğlenmek | |||||
| Kids had fun at the birthday party. (Çocuklar doğum günü partisinde eğlendi.) | |||||
| 1132) function; (isim, fiil) | |||||
| i.; işlev, görev, fonksiyon f.; işlevini yerine getirmek, görev yapmak , işlemek | |||||
| The function of this machine is to dry the clothes quickly. (Bu makinenin işlevi kıyafetleri kısa sürede kurutmaktır.) | |||||
| 1133) fund; (isim, fiil) | |||||
| i.; fon, sermaye, kaynak, birikim f.; yatırım yapmak, finanse etmek | |||||
| Natural disaster fund has helped many disaster victims. (Doğal afet fonu birçok afetzedeye yardımcı oldu.) | |||||
| 1134) fundamental; (sıfat, isim) | |||||
| s.; esas, ana, temel, asıl i.; temel, esas | |||||
| Fundemental math education is important for development of intelligence. (Temel matematik eğitimi zeka gelişimi için önemlidir.) | |||||
| 1135) funding; (isim) | |||||
| fonlama, finansman sağlama | |||||
| There is a huge funding gap in our company. (Şirketimizde büyük bir fon açığı var.) | |||||
| 1136) funeral; (isim) | |||||
| cenaze, defin, cenaze töre | |||||
| People wear black at the funeral. (İnsanlar cenazede siyah giyer.) | |||||
| 1137) funny; (sıfat) | |||||
| komik, gülünç, tuhaf | |||||
| The joke that Mike has told us yesterday was very funny. (Mike’ın dün bize anlattığı fıkra çok komikti.) | |||||
| 1138) furniture; (isim) | |||||
| mobilya, ev eşyası | |||||
| We renewed the furniture of our summer house. (Yazlığımızın eşyalarını yeniledik.) | |||||
| 1139) furthermore; (zarf) | |||||
| dahası, ayrıca, üstelik | |||||
| David is good at dancing, furthermore he can also sing. (David dans etme konusunda iyi ,ayrıca şarkı da söyleyebiliyor.) | |||||
| 1140) future; (isim, sıfat) | |||||
| i.; gelecek, yarın s.; ilerideki, ilerki | |||||
| Do you want to talk about your future plans? (Gelecek planların hakkında konuşmak ister misin?) | |||||
| G | |||||
| 1141) gain; (isim, fiil) | |||||
| i.; kazanç, kar, kazanım f.; kazanmak, kar etmek, elde etmek | |||||
| Our company has gained profit. (Şirketimiz kar elde etti.) | |||||
| 1142) galaxy; (isim) | |||||
| galaksi, gökada | |||||
| Our galaxy has many planets. (Galaksimizde birçok gezegen var.) | |||||
| 1143) gallery; (isim) | |||||
| galeri, üst balkon, sergi, geçit, koridor | |||||
| I have bought two paintings from the gallery. (Galeriden iki adet tablo aldım.) | |||||
| 1144) game; (isim) | |||||
| oyun, maç, kumar | |||||
| They are training hard for the big game. (Büyük antrenman için sıkı antrenman yapıyorlar.) | |||||
| 1145) gang; (isim, fiil) | |||||
| i.; çete, sürü, takım, ekip f.; işbirliği yapmak | |||||
| The police has arrested the drug gang. (Polis uyuşturucu çetesini göz altına aldı.) | |||||
| 1146) gap; (isim) | |||||
| boşluk, aralık, fark | |||||
| Generation gap is a big problem between parents and their children. (Kuşak farkı ebeveynler ve çocuklar arasında büyük bir problem.) | |||||
| 1147) garage; (isim, fiil) | |||||
| i.; garaj, tamirhane , benzin istasyonu f.; garaja çekmek | |||||
| Our garage has place for ten cars. (Garajımızda on araba için yer var.) | |||||
| 1148) garden; (isim, fiil) | |||||
| i.; bahçe, park f.; bahçede çalışmak, bahçe işiyle uğraşmak | |||||
| The children are playing in the garden. (Çocuklar, bahçede oynuyorlar.) | |||||
| 1149) garlic; (isim) | |||||
| sarımsak | |||||
| I dont love the smell of garlic. (Sarımsak kokusunu sevmiyorum.) | |||||
| 1150) gas; (isim, fiil) | |||||
| i.; benzin, gaz , petrol f.; benzin almak, gazlamak | |||||
| Hydrogen and oxygen are both known gases. (Hidrojen ve oksijen ikisi de bilinen gazlardır.) | |||||
| 1151) gate; (isim) | |||||
| kapı, geçit, giriş kapısı | |||||
| Use the main gate to leave your belongings. (Eşyalarını bırakmak için ana kapıyı kullan.) | |||||
| 1152) gather; (fiil) | |||||
| toplamak, bir araya getirmek | |||||
| A large crowd gathered in the garden. (Büyük bir kalabalık bahçede toplandı.) | |||||
| 1153) gay; (isim, sıfat) | |||||
| i.; gey, eşcinsel, homoseksüel s.; keyifli, hoppa | |||||
| You should respect gay people. (Eşcinsel insanlara saygı duymalısın.) | |||||
| 1154)gaze; (fiil, isim) | |||||
| f.; dik dik bakmak, gözünü dikmek i.; dik bakış, gözünü dikme | |||||
| He gazed at me for five minutes. (Beş dakika boyunca bana dik dik baktı.) | |||||
| 1155) gear; (isim, fiil) | |||||
| i.; vites, dişli, donanım f.; vites değiştirmek , oturtmak | |||||
| Careless use of the car may damage the gear. (Dikkatsiz araba kullanımı dişliye zarar verebilir.) | |||||
| 1156) gender; (isim) | |||||
| cinsiyet, cins | |||||
| Gender discrimination is really a big problem. (Cinsiyet ayrımı gerçekten büyük bir sorun.) | |||||
| 1157) gene; (isim) | |||||
| gen | |||||
| I can sing well, it is in my genes. (Güzel şarkı söyleyebiliyorum, bu benim genlerimde var.) | |||||
| 1158) general; (sıfat, isim) | |||||
| s.; genel, umumi i.; general, komutan | |||||
| The general opinion is that the performance was successful. ( Genel görüş, performansın başarılı olduğu yönünde.) | |||||
| 1159) generally; (zarf) | |||||
| genel olarak | |||||
| I don’t generally watch TV. (Genel olarak televizyon izlemem.) | |||||
| 1160) generate; (fiil) | |||||
| üretmek, var etmek, oluşturmak, meydana getirmek | |||||
| This power plant generates electricity.(Bu santral elektrik üretiyor.) | |||||
| 1161) generation; (isim) | |||||
| nesil, kuşak, soy , üretme, dünyaya getirme | |||||
| The new generation is spending their time with technological devices. (Yeni jenerasyon zamanını teknolojik aletlerle geçiriyor.) | |||||
| 1162) genetic; (sıfat, isim) | |||||
| s.; genetik, kalıtımsal i.; genetik yapı | |||||
| Genetic diseases can be foreseen. (Genetik hastalıklar önceden sezilebilir.) | |||||
| 1163) gentleman; (isim) | |||||
| centilmen, beyefendi, soylu erkek | |||||
| He is exactly an English gentleman. (O tam bir İngiliz beyefendisi.) | |||||
| 1164) gently; (zarf) | |||||
| kibarca, nazikçe, yavaşça | |||||
| He treated me so gently. (Bana çok kibarca davrandı.) | |||||
| 1165) German; (isim) | |||||
| alman, almanca | |||||
| I learned German in Berlin. (Berlin’de Almanca öğredim.) | |||||
| 1166) gesture; (isim, fiil) | |||||
| i.; jest, işaret, el kol hareketi f.; jest yapmak, işaret etmek, el kol hareketi yapmak | |||||
| Gesture and mimics are important for communication. (Jest ve mimikler iletişim için önemlidir.) | |||||
| 1167) get; (fiil) | |||||
| almak, elde etmek, kazanmak | |||||
| Did you get tickets for the concert? (Konser için biletleri aldın mı?) | |||||
| 1168) ghost; (isim) | |||||
| hayalet, hortlak, ruh | |||||
| I saw a ghost in my dream. (Rüyamda hayalet gördüm.) | |||||
| 1169) giant; (sıfat) | |||||
| dev gibi, kocaman | |||||
| I was so scared when this giant animal was running towards us.(Bu kocaman hayvan bana doğru koşmaya başlayınca korktum.) | |||||
| 1170) gift; (isim) | |||||
| hediye, armağan, ödül, bağış | |||||
| I bought this gift from Paris. (Bu hediyeyi Paris’ten aldım.) | |||||
| 1171) gifted; (sıfat) | |||||
| doğuştan yetenekli, kabiliyetli | |||||
| Mozart is a very gifted composer. (Mozart çok yetenekli bir besteci.) | |||||
| 1172) girl; (isim) | |||||
| kız | |||||
| The girl was sitting alone in the class. (Kız, sınıfta yalnız başına oturuyordu.) | |||||
| 1173) girlfriend; (isim) | |||||
| kız arkadaş | |||||
| I have so many girlfriends but one of them is very special to me. (Birçok kız arkadaşım var ama onlardan biri benim için çok özel.) | |||||
| 1174) give; (fiil) | |||||
| vermek , göstermek, getirmek | |||||
| She gave a nice watch as present. (Bana hediye olarak güzel bir saat verdi.) | |||||
| 1175)given; (sıfat) | |||||
| verilmiş, bilinen, belirli | |||||
| This is the best present that is given to me. (Bu bana verilmiş en iyi hediye.) | |||||
| 1176) glad; (sıfat) | |||||
| memnun, mutlu, hoşnut | |||||
| I am glad to see you. (Seni gördüğüme memnun oldum.) | |||||
| 1177) glance; (fiil, isim) | |||||
| f.; göz gezdirmek, bakıvermek i.; bakış, göz atma | |||||
| She glanced around the room. (Odaya göz gezdirdi.) | |||||
| 1178) glass; (isim) | |||||
| cam, bardak,ayna | |||||
| Don’t put the glass on the edge of the table. (Bardağı masanın kenarına koyma.) | |||||
| 1179) global; (sıfat) | |||||
| global, küresel, dünya çapında, evrensel, tüm dünyayı ilgilendiren | |||||
| Our company take a more global approach to the problem. (Şirketimiz, bu soruna daha küresel bir açıdan bakıyor.) | |||||
| 1180) glove; (isim) | |||||
| eldiven | |||||
| Wear your glove and hat, it is cold outside. (Eldivenlerini ve şapkanı tak dışarısı soğuk.) | |||||
| 1181)go; (fiil) | |||||
| gitmek, gezinmek, hareket etmek | |||||
| She went to see her mother last week. (Geçen hafta annesini görmeye gitt.) | |||||
| 1182) goal; (isim) | |||||
| amaç, hedef, gaye, gol, sayı | |||||
| Our main goal must be the preservation of the environment. (Asıl hedefimiz çevrenin korunması olmalıdır.) | |||||
| 1183) God; | |||||
| tanrı, allah | |||||
| Oh my God, it is unbelievible. (Aman Tanrım bu inanılmaz.) | |||||
| 1184) gold; (isim) | |||||
| altın | |||||
| I liked your gold bracelet. (Altın bileziğini beğendim.) | |||||
| 1185) golden; (isim, sıfat) | |||||
| i.; altın s.; altından, altın sarısı, altın rengi | |||||
| Her doll has golden hair. (Oyuncak bebeğinin altın sarısı saçları var.) | |||||
| 1186) golf; (isim, fiil) | |||||
| i.; golf f.; golf oynamak | |||||
| We play golf every Sunday. (Her Pazar golf oynarız.) | |||||
| 1187) good; (sıfat, isim) | |||||
| s.; iyi, güzel, hoş i.; iyilik, yarar, fayda | |||||
| Sorry, my German is not very good. (Üzgünüm, Almancam çok iyi değil.) | |||||
| 1188) government; (isim) | |||||
| hükümet, devlet, yönetme, yönetim | |||||
| The government has announced that the necessary precautions were taken. (Hükümet, gerekli önlemlerin alındığını açıkladı.) | |||||
| 1189) governor; (isim) | |||||
| vali, amir, idareci | |||||
| A new governer was assaigned in October. (Ekim ayında yeni bir vali atandı.) | |||||
| 1190) grab; (fiil, isim) | |||||
| f.; yakalamak, tutmak, kapmak i.; kapma, alma | |||||
| She grabbed my hand and ran. (Elimi tuttu ve koştu.) | |||||
| 1191) grade; (fiil, isim) | |||||
| f.; derecelendirmek, puanlamak i.; derece, aşama, kademe, düzey | |||||
| I got good grades on my exams. (Sınavlarımdan iyi dereceler aldım.) | |||||
| 1192) gradually; (zarf) | |||||
| yavaş yavaş, adım adım, aşama aşama | |||||
| I gradually got well.(Yavaş yavaş iyileştim.) | |||||
| 1193) graduate; (isim, fiil) | |||||
| i.; mezun f.; mezun olmak, derece almak | |||||
| She graduated from highschool in 1992. (1992 yılında liseden mezun oldu.) | |||||
| 1194) grain; (isim) | |||||
| tane, tahıl, tanecik, çok küçük parça, granül | |||||
| Turkey’s grain export has raised. (Türkiye’nin tahıl ihracatı arttı.) | |||||
| 1195) grand; (sıfat) | |||||
| büyük, ihtişamlı, asil | |||||
| I was not a very grand mansion. (Çok ihtişamlı bir köşk değildi.) | |||||
| 1196) grandfather; (isim) | |||||
| büyükbaba, dede, cet | |||||
| Her grandfather bought her a new bike as present. (Büyükbabası ona hediye olarak yeni bir bisiklet aldı.) | |||||
| 1197) grandmother; (isim) | |||||
| büyükanne, anneanne, babaanne, nine | |||||
| Our grandmother is living with us. (Büyükannemiz bizimle yaşıyor.) | |||||
| 1198) grant; (isim, fiil) | |||||
| i.; hibe, bağış, burs f.; hibe etmek, bağışlamak, kabul etmek | |||||
| My request was granted. (Ricam kabul edildi.) | |||||
| 1199) grass; (isim, fiil) | |||||
| i.; ot, çim,otlak, çimen, yeşillik f.; otlatmak | |||||
| Keep off the grass. (Çimlere basmayınız.) | |||||
| 1200) grave; (isim, fiil) | |||||
| i.; mezar,kabir f.; oymak, kazımak | |||||
| There were faded flowers on the grave.(Mezarın üstünde solmuş çiçekler vardı.) | |||||
| 1201) gray; (isim, sıfat, fiil) | |||||
| i.; gri s.; gri, boz f.; ağarmak, kırlaşmak | |||||
| We saw a gray bear in the forest. (Ormanda gri bir ayı gördük.) | |||||
| 1202) great; (sıfat) | |||||
| harika, müthiş,mükemmel, büyük, kocaman | |||||
| It is a great pleasure for me to be with you. (Sizlerle birlikte olmak benim için büyük bir onur.) | |||||
| 1203) greatest; (sıfat) | |||||
| en büyük, azami | |||||
| You did me the greatest favour ever. (Bana şimdiye kadarki en büyük iyiliği yaptın.) | |||||
| 1204) green; (sıfat, fiil, isim) | |||||
| s.; yeşil f.; yeşermek i.; yeşil alan, golf sahası | |||||
| He was wearing a green jacket. (Yeşil bir ceket giyiyordu.) | |||||
| 1205) grocery; (isim) | |||||
| market, meyve-sebze dükkanı, bakkallık | |||||
| We bought some fruits and vegetables from the grocery. (Marketten biraz meyve ve sebze aldık.) | |||||
| 1206) ground; ( isim, fiil) | |||||
| i.; yer, zemin f.; yere indirmek, karaya oturtmak | |||||
| I saw something fall to the ground. (Yere bir şeyim düştüğünü gördüm.) | |||||
| 1207) group; (isim, fiil) | |||||
| i.; grup, öbek, takım f.; gruplandırmak, sınıflandırmak | |||||
| A group of girls were playing in the park. (Bir grup kız parkta oyun oynuyordu.) | |||||
| 1208) grow; (fiil) | |||||
| büyümek, gelişmek, yetişmek | |||||
| He grew up in a rich family. (Zengin bir ailede büyümüştü.) | |||||
| 1209) growing; (isim, sıfat) | |||||
| i.; büyüme, gelişme s.; büyüyen, gelişen, artan | |||||
| There is a growing demand to tobacco products. ( Tütün ürünlerine artan bir talep var.) | |||||
| 1210) growth; (isim) | |||||
| büyüme, gelişme, yetişme | |||||
| The policies aim at sustaining economic growth. (Politikalar ekonomik büyümeyi sürdürmeyi amaçlıyor. | |||||
| 1211) guarantee; (isim, fiil) | |||||
| i.; garanti, teminat, güvence f.; garanti altına almak, temin etmek, güvence vermek | |||||
| He guaranteed me that it would never happen again. (Bunun bir daha olmayacağına dair bana garanti verdi.) | |||||
| 1212) guard; (fiil, isim) | |||||
| f.;korumak, himaye etmek i.; muhafız, koruma , bekçi, gardiyan | |||||
| Three guards are waiting in front of the prison. (Hapishanenin önünde üç gardiyan bekliyor.) | |||||
| 1213) guess; (isim, fiil) | |||||
| i.; tahmin, varsayım f.; tahmin etmek, zannetmek | |||||
| I guess you know the answer. (Sanırım cevabı biliyorsun.) | |||||
| 1214) guest; (isim) | |||||
| misafir, konuk | |||||
| We arranged room for our guests. (Misafirlerimiz için oda ayarladık.) | |||||
| 1215) guide; (isim, fiil) | |||||
| i.; rehber, kılavuz f.; rehberlik etmek, yol göstermek | |||||
| The guide informed us about the ancient city. (Rehber, bizi antik kent hakkında bilgilendirdi.) | |||||
| 1216) guideline; (isim) | |||||
| kılavuz, ilke, prensip | |||||
| We have very strict guidelines here. (Burada çok katı prensiplerimiz vardır.) | |||||
| 1217) guilty; (sıfat) | |||||
| suçlu, günahkar | |||||
| She felt guilty for behaviours last night. (Dün geceki hareketlerinden dolayı suçlu hissediyor.) | |||||
| 1218) gun; (isim, fiil) | |||||
| i.; silah, tabanca, tüfek f.; vurmak, ateş etmek | |||||
| John was killed with a gun. (John, bir tabanca ile öldürüldü.) | |||||
| 1219) guy; (isim, fiil) | |||||
| i.; adam f.; takılmak, alay etmek | |||||
| Who is this guy? (Bu adam kim?) | |||||
| H | |||||
| 1220) habit; (isim) | |||||
| alışkanlık, huy, tabiat, yaradılış | |||||
| You should change your eating habits. (Yeme alışkanlıklarını değiştirmelisin.) | |||||
| 1221) habitat; (isim) | |||||
| ortam, yaşam alanı, doğal ortam, yerleşim ortamı | |||||
| The penguins’ natural habitat is antarctic. (Penguenlerin doğal yaşam alanı güney kutbudur.) | |||||
| 1222) hair; (isim) | |||||
| kıl, tüy, saç | |||||
| The girl had a long, curly hair. (Kızın, uzun kıvırcık saçları vardı.) | |||||
| 1223) half; (sıfat) | |||||
| yarım, ayrı, buçuk | |||||
| One and a half hour will be enough for the exam. (Sınav için bir buçuk saat yeterli olacaktır.) | |||||
| 1224) hall; (isim) | |||||
| büyük salon, hol, bekleme odası | |||||
| The queen greeted her guests in the main hole. (Kraliçe, misafirlerini büyük salonda selamladı.) | |||||
| 1225) hand; (isim, fiil) | |||||
| i.; el f.; elle vermek, elden teslim etmek, uzatmak | |||||
| Put ypur hand up if you want to answer. (Cevap vermek istiyorsanız elinizi kaldırın.) | |||||
| 1226) handful; (isim) | |||||
| avuç dolusu, avuç | |||||
| Only a handful of people were there. (Yalnızca bir avuç insan oradaydı.) | |||||
| 1227) handle; (fiil, isim) | |||||
| f.; idare etmek, ele almak, işlemek i.; tutacak yer, kulp, sap | |||||
| She is very good at handling the problems. (Problemleri idare etmek konusunda çok iyidir.) | |||||
| 1228) hang; (fiil) | |||||
| asmak, idam etmek, sarkmak | |||||
| She hung up her shirt, then closed the closet. (Gömleğini astı ve sonra dolabın kapağını kapadı.) | |||||
| 1229) happen; (fiil) | |||||
| olmak, meydana gelmek, başına gelmek | |||||
| I don’t know when this happened. (Bunun ne zaman olduğunu bilmiyorum.) | |||||
| 1230) happy; (sıfat) | |||||
| mutlu, sevinçli, şen | |||||
| We are happy to see you. (Seni gördüğümüz için mutluyuz.) | |||||
| 1231) hard; (sıfat) | |||||
| zor, çetin, zahmetli, sert, katı | |||||
| He studied very hard to pass the exam. (Sınavı geçmek için çok çalıştı.) | |||||
| 1232) hardly; (zarf) | |||||
| zorlukla, güçlükle, ancak , neredeyse hiç | |||||
| I can hardly breathe, call an ambulance. (Güçlükle nefes alabiliyorum, ambulansı ara.) | |||||
| 1233) hat; (isim) | |||||
| şapka, başlık | |||||
| His hat was too big and funny. (Şapkası çok büyük ve gülünçtü.) | |||||
| 1234) hate; (isim, fiil) | |||||
| i.; nefret, kin f.; nefret etmek, kin beslemek | |||||
| He hates making mistakes. (Hata yapmaktan nefret eder.) | |||||
| 1235) have; (fiil) | |||||
| sahip olmak, tutmak, yemek | |||||
| I don’t have enough money to buy this coat. (Bu paltoyu almak için yeterli param yok.) | |||||
| 1236) he; (zamir) | |||||
| o (erkek) | |||||
| He found his true love. (O, gerçek aşkını buldu.) | |||||
| 1237) head; (isim, fiil) | |||||
| i.; baş, kafa, başkan f.; başında olmak | |||||
| She has a big brown hat on his head. (Başında büyük kahverengi bir şapka var.) | |||||
| 1238) headline; (isim, fiil) | |||||
| i.; manşet, başlık f.; başlık koymak | |||||
| Write the headline in capital letters. (Başlığı büyük harflerle yaz.) | |||||
| 1239) headquarters; (isim) | |||||
| karargah, genel merkez | |||||
| The party’s headquarters is in Ankara. (Partinin genel merkezi Ankara’da.) | |||||
| 1240) health; (isim) | |||||
| sağlık, esenlik, sıhhat | |||||
| Smoking can seriously damage your health. (Sigara içmek sağlığınıza ciddi zarar verebilir.) | |||||
| 1241) healthy; (sıfat) | |||||
| sağlıklı, sıhhatli, sağlam | |||||
| The old lady seemed healty in spite of her age. (Yaşlı bayan yaşına rağmen sağlıklı görünüyordu.) | |||||
| 1242)hear; (fiil) | |||||
| duymak, işitmek, dava görmek, yargılamak | |||||
| Didn’t you hear what I said? (Ne dediğimi duymadın mı?) | |||||
| 1243) hearing; (isim) | |||||
| işitme, duyma, dinleme, duruşma, mahkeme, celse, | |||||
| Hearing his voiced irritated me. (Onun sesini duymak beni sinirlendirdi.) | |||||
| 1244) heart; (isim) | |||||
| kalp, yürek, gönül, öz, merkez | |||||
| The patient’s heart stopped suddenly. (Hastanın kalbi birden durdu.) | |||||
| 1245)heat; (isim, fiil) | |||||
| i.; ısı, sıcaklık, ateş, ısıtma f.; ısıtmak, kızdırmak | |||||
| The house is heated by central heating system. (Ev, merkezi ısıtma sistemi ile ısıtılmaktadır.) | |||||
| 1246) heaven; (isim) | |||||
| cennet, gökyüzü, sema | |||||
| This place is like a heaven on earth. (Burası dünya üzerindeki cennet gibi bir yer.) | |||||
| 1247) heavily; (zarf) | |||||
| ağır bir şekilde, ciddi ölçüde, şiddetle | |||||
| I is raining heavily for hours. (Saatlerdir şiddetli biçimde yağmur yağıyor.) | |||||
| 1248) heavy; (sıfat) | |||||
| ağır, yoğun, üzücü | |||||
| I could barely carry the heavy suitcase. (Ağır valizi güçlükle taşıyabildim.) | |||||
| 1249) heel; (isim) | |||||
| topuk, ökçe, aşağılık kimse | |||||
| She generally prefers shoes with high heel. (Genellikle yüksek topuklu ayakkabıları tercih eder.) | |||||
| 1250) height; (isim) | |||||
| boy, yükseklik, yükselti | |||||
| The building is almost 10 meters high. (Bina yaklaşık 10 metre yüksekliğinde.) | |||||
| 1251) helicopter; (isim) | |||||
| helikopter | |||||
| He was finally found by a police helicopter. (Nihayetinde polis helikopteri tarafından bulundu.) | |||||
| 1252) hell; (isim) | |||||
| cehennem, felaket | |||||
| Her friends made her life hell. (Arkadaşları, onun hayatını cehenneme çevirdi.) | |||||
| 1253) hello; (ünlem) | |||||
| merhaba, selam | |||||
| Hello, is there anybody? (Merhaba, kimse var mı?) | |||||
| 1254) help; (isim, fiil) | |||||
| i.;yardım, destek f.; yardım etmek, yararı olmak | |||||
| We shoul help each other these days. (Böyle günlerde birbirimize yardım etmeliyiz.) | |||||
| 1255) helpful; (sıfat) | |||||
| yararlı, faydalı, yardımsever | |||||
| You could be more helpful. (Daha çok yardımcı olabilirdin.) | |||||
| 1256) her; (zamir) | |||||
| ona, onun | |||||
| Did you buy her an expensive bag? (Ona pahalı bir çanta mı aldın?) | |||||
| 1257) here; (zarf) | |||||
| burada, buraya, burası | |||||
| Here is the money you want. (İstediğin para burada.) | |||||
| 1258) heritage; (isim) | |||||
| miras, kalıt, kalıtım | |||||
| Our traditions are the most heritage. (Geleneklerimiz en önemli mirastır.) | |||||
| 1259) hero; (isim) | |||||
| kahraman, cengaver, yiğit | |||||
| He saved my life like a hero. (Bir kahraman gibi hayatımı kurtardı.) | |||||
| 1260) herself; (zamir) | |||||
| kendisi, kendisini, kendisine (dişil) | |||||
| She is very proud of herself. (Kendisi ile gurur duyuyor.) | |||||
| 1261) hey; (ünlem) | |||||
| selam, hey | |||||
| Hey, what are you doing here ? (Hey burada ne yapıyorsun?) | |||||
| 1262) hi; (ünlem) | |||||
| selam, merhaba | |||||
| Hi, how are you? (Selam, nasılsın?) | |||||
| 1263) hide; (fiil, isim) | |||||
| f.; saklamak, gizlemek i.; post, deri, cilt | |||||
| Don’t hide your feelings. (Duygularını gizleme.) | |||||
| 1264) high; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; yüksek, yüce, üst f.; öfkelenmek | |||||
| Mount Ağrı is the highest mountain in Turkey. (Ağrı Dağı Türkiye’deki en yüksek dağdır.) | |||||
| 1265) highlight; (isim, fiil) | |||||
| i.; önemli olay, ilgi çekici olay f.; belirtmek, altını çizmek, vurgulamak | |||||
| This report highlights the major problems. (Bu rapor önemli sorunların altını çiziyor.) | |||||
| 1266) highly; (zarf) | |||||
| oldukça, pek çok, son derece | |||||
| I think he is highly educated person. (Bence o, oldukça eğitimli bir kişi.) | |||||
| 1267) highway; (isim) | |||||
| otoban, anayol, otoyol, karayolu | |||||
| Use the highway to get there fast. (Oraya hızlı varmak için otobandan git.) | |||||
| 1268) hill; (isim) | |||||
| tepe, yığın, bayır | |||||
| We ran down the hill. (Tepeden aşağı koştuk.) | |||||
| 1269) him; (zamir) | |||||
| ona (erkek) | |||||
| Did you see him last night? (Dün gece onu gördün mü?) | |||||
| 1270) himself; (zamir) | |||||
| kendi, kendisi (eril) | |||||
| He introduced himself. (Kendisini tanıttı.) | |||||
| 1271) hip; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kalça, kıç s.; havalı, modern, uyanık | |||||
| He broke his hip bone skiing. (Kayak yaparken kalça kemiğini kırdı.) | |||||
| 1272) hire; (fiil, isim) | |||||
| f.; kiralamak, ücretle tutmak i.; kira, kiralama | |||||
| We hired a car for our family trip. (Aile gezimiz için bir araba kiraladık.) | |||||
| 1273) his; (zamir) | |||||
| onun, onunki (eril) | |||||
| Tim sold his motorbike. (Tim, motosikletini sattı.) | |||||
| 1274) historian; (isim) | |||||
| tarihçi | |||||
| Professor Ortaylı is an expert historian. (Profesör Ortaylı uzman bir tarihçidir.) | |||||
| 1275) historic; (isim, sıfat) | |||||
| i.; tarihi s.; tarihsel, önemli | |||||
| We saw the great historic monument of the city. (Şehrin büyük tarihi anıtını gördük.) | |||||
| 1276) historical; (sıfat) | |||||
| tarihi, tarihsel, tarihle ilgili | |||||
| This building has an historical importance. (Bu binanın tarihsel önemi var.) | |||||
| 1277) history; (isim) | |||||
| tarih, tarihçe, geçmiş | |||||
| Discover of the fire is a turning point in human history. (Ateşin buluşu, insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır.) | |||||
| 1278) hit; (fiil, isim) | |||||
| f.; çarpmak, vurmak, isabet ettirmek i.; vurma, çarpma | |||||
| The bus hit a parked vehicle. (Otobüs, park halindeki bir araca çarptı.) | |||||
| 1279) hold; (fiil) | |||||
| sahip olmak, tutmak, devam etmek | |||||
| She was holding her baby in her arms. (Bebeğini kollarının arasında tutuyordu.) | |||||
| 1280) hole; (isim, fiil) | |||||
| i.; delik, çukur, kovuk, hücre f.; delmek, delik açmak | |||||
| My father dug a deep hole in the garden.(Babam bahçeye büyük bir çukur kazdı.) | |||||
| 1281) holiday; (isim) | |||||
| tatil, bayram, yortu günü | |||||
| We are planning to go Maldives for holiday. (Tatil için Maldivlere gitmeyi planlıyoruz.) | |||||
| 1282) holy; (sıfat) | |||||
| kutsal, mukaddes | |||||
| Did you read the Holy Bible? (Kutsal İncil’i okudun mu?) | |||||
| 1283) home; (isim) | |||||
| ev, aile ocağı, memleket, yurt | |||||
| I forgot my umbrella at home. (Şemsiyemi evde unuttum.) | |||||
| 1284) homeless; (sıfat) | |||||
| evsiz barksız, evsiz | |||||
| We saw a homeless man on the corner. (Köşede evsiz bir adam gördük.) | |||||
| 1285) honest; (sıfat) | |||||
| dürüst, güvenilir, namuslu | |||||
| I am completely honest about my feelings. (Hislerim konusunda tamamıyle dürüstüm.) | |||||
| 1286) honey; (isim, ünlem) | |||||
| i.; bal ünl.; canım, şekerim, sevgilim | |||||
| Honey, did you miss mi? (Canım beni özledin mi?) | |||||
| 1287) honor; (isim, fiil) | |||||
| i.; onur, şeref, namus, fazilet f.; onurlandırmak, saygı göstermek | |||||
| It is a great honor to be invited here. (Buraya davet edilmiş olmak büyük onur.) | |||||
| 1288) hope; (isim, fiil) | |||||
| i.; umut, ümit, beklenti f.; ummak, umut etmek | |||||
| Whatever happens, don’t lose your hope. (Her ne olursa olsun, umudunu kaybetme.) | |||||
| 1289) horizon; (isim) | |||||
| ufuk, görüş | |||||
| A ship appeared on the horizon. (Ufukta bir gemi göründü.) | |||||
| 1290) horror; (isim) | |||||
| korku, dehşet | |||||
| Her eyes were wide with horror. (Gözleri korkuyla açılmıştı.) | |||||
| 1291) horse; (isim) | |||||
| at, beygir | |||||
| Are you afraid of riding horse? (At binmekten korkar mısın?) | |||||
| 1292) hospital; (isim) | |||||
| hastane, bakımevi | |||||
| You have to go to hospital for treatment. (Tedavi için hastanaye gitmelisin.) | |||||
| 1293) host; (isim, fiil) | |||||
| i.; ev sahibi f.; misafir ağırlamak, ev sahipliği yapmak | |||||
| As a host, you should introduce us to the other guests. (Ev sahibi olarak bizi diğer misafirlerle tanıştırmalısın.) | |||||
| 1294) hot; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; sıcak, acı, ateşli f.; ısıtmak, ısınmak | |||||
| It is hot today, let’s go swimming. (Bugün hava sıcak, yüzmeye gidelim.) | |||||
| 1295) hotel; (isim) | |||||
| otel | |||||
| We stayed at a hotel in the center of Paris. (Parisin merkezinde bir otelde kaldık.) | |||||
| 1296) hour; (isim) | |||||
| saat, zaman | |||||
| It takes one hour to get there. (Oraya gitmek bir saat alır.) | |||||
| 1297) house; (isim, fiil) | |||||
| i.; ev, konut, hane, ev halkı f.; barındırmak, evine almak | |||||
| Sarah having a party at her home. (Sarah evinde parti veriyor.) | |||||
| 1298) household; (isim, sıfat) | |||||
| i.; ev halkı, hane,mesken, ev s.; eve ait, evcil | |||||
| Most households own at least one car. (Her hanenin en az bir arabası var.) | |||||
| 1299) housing; (isim) | |||||
| ev, iskan, konut, barınak, yuva sağlama | |||||
| The government is planning to build more affordable housing. (Hükümet, daha çok bütçeye uygun konut inşa etmeyi planlıyor.) | |||||
| 1300) how; (zarf) | |||||
| nasıl, ne kadar, ne | |||||
| How are you feeling now? (Şimdi nasıl hissediyorsun?) | |||||
| 1301) however; (bağlaç, zarf) | |||||
| bağ.; ancak, fakat, ama ,lakin, oysaki, yine de zf.; her nasılsa, her halükarad, bununla birlikte | |||||
| It’is already April, however it is very cold. (Nisan ayındayız ama hava çok soğuk.) | |||||
| 1302) huge; (sıfat, isim) | |||||
| s.; kocaman, çok büyük, iri i.; irikıyım, koca | |||||
| There was a huge crowd at the concert hall. (Konser salonunda çok büyük bir kalabalık vardı.) | |||||
| 1303) human; (isim, sıfat) | |||||
| i.; insan, insanoğlu, beşer sf.; insani, beşeri | |||||
| This plant is not fit for human consumption. (Bu bitki insanların tüketmesi için uygun değildir.) | |||||
| 1304) humor; (isim, fiil) | |||||
| mizah, espri f.; eğlendirmek, güldürmek | |||||
| She has no sense of humor. (Onun hiç mizah anlayışı yok.) | |||||
| 1305) hundred; (isim) | |||||
| yüz sayısı | |||||
| This watch is worth a several hundred dollars. (Bu kol saati birkaç yüz dolar değerinde.) | |||||
| 1306) hungry; (sıfat) | |||||
| aç, acıkmış | |||||
| Are you really hungry? (Gerçekten aç mısın?) | |||||
| 1307) hunter; (isim) | |||||
| avcı, av köpeği | |||||
| The hunter was alert to every sound and movement. (Avcı her sese ve harekete karşı tetikteydi.) | |||||
| 1308) hunting; (isim) | |||||
| avlama, av, avcılık, takip, araştırma | |||||
| They went deer hunting. (Onlar, geyik avına çıktılar.) | |||||
| 1309) hurt; (fiil) | |||||
| incitmek, kırmak, yaralamak, acıtmak | |||||
| You heart my feeling. (Duygularımı incittin.) | |||||
| 1310) husband; (isim) | |||||
| koca, eş | |||||
| She has been living apart from her husband for 2 months. ( 2 aydır kocasından ayrı yaşıyor.) | |||||
| 1311) hypothesis; (isim) | |||||
| hipotez, kuram, varsayım | |||||
| This hypothesis explains so many facts. (Bu kuram bir çok gerçeği açıklıyor.) | |||||
| I | |||||
| 1312) I; (zamir) | |||||
| ben | |||||
| She and I are close friends. (O ve ben yakın arkadaşız.) | |||||
| 1313) ice; (isim, fiil) | |||||
| i.; buz ,buzul f.; dondurmak, buzlanmak | |||||
| The was ice on the roofs. (Çatıların üstünde kar vardı.) | |||||
| 1314) idea; (isim) | |||||
| düşünce, görüş, fikir | |||||
| The police was able to identify the attacker. (Polis, saldırganın kimliğini tespit edebildi.) | |||||
| 1315) ideal; (isim, sıfat) | |||||
| i.; erek, ülkü s.; ideal,uygun | |||||
| She is the ideal candidate for us. (O, bizim için ideal bir aday.) | |||||
| 1316) identification; (isim) | |||||
| tanılama,kimlik, kimliğini saptama, teşhis | |||||
| Each product has a number for easy identification. (Her ürünün kolay tanılamak için bir numarası var.) | |||||
| 1317) identify; (fiil) | |||||
| kimliğini saptamak, tanımlamak, tespit etmek | |||||
| She was able to identify the attacker. (O, saldırganın kimliğini saptayabildi.) | |||||
| 1318) identity; (isim) | |||||
| kimlik, kişilik, aynılık, özdeşlik | |||||
| The police was able to identify the attacker. (Polis, saldırganın kimliğini tespit edebildi.) | |||||
| 1319) ie; (zarf) | |||||
| şöyleki, yani | |||||
| Can you give us some examples for the basic essential of life, i.e. Housing and water ? (Bize yaşam için gerekli olan şeyler, yani barınma ve su gibi şeylere örnek verebilir misin?) | |||||
| 1320)if; (bağlaç, isim) | |||||
| bağ.; eğer, sanki, rağmen i.; belirsizlik, şüphe | |||||
| If you see Rachel, tell that I called her last night. (Rachel’ı görürsen onu dün gece aradığımı söyle.) | |||||
| 1321) ignore; (fiil) | |||||
| görmezden gelmek , dikkate almamak, arka plana atmak | |||||
| He ignored me like we hadn’t met. (Hiç tanışmamışı gibi beni görmezden geldi.) | |||||
| 1322) ill; (isim, sıfat) | |||||
| i.; hastalık, sorun s.; hasta, marazlı , rahatsız | |||||
| I felt ill after the meal. (Yemekten sonra hasta olduğumu hissetttim.) | |||||
| 1323) illegal; (sıfat) | |||||
| yasadışı, usulsüz, yasak, kanuna aykırı | |||||
| It is illegal to park here. (Buraya park etmek yasak.) | |||||
| 1324) illness; (isim) | |||||
| hastalık, rahatsızlık | |||||
| He died after a long illness. (Uzun bir hastalıktan sonra öldü.) | |||||
| 1325) illustrate; (fiil) | |||||
| resimlendirmek, örneklemek, sergilemek | |||||
| To illustrate my point, I will show you a picture. (Demek istediğim şeyi örneklemek için size bir resim göstereceğim.) | |||||
| 1326) image; (isim, fiil) | |||||
| i.; imge, şekil, görüntü, suret f.; şekillendirmek, imgeleştirmek | |||||
| The company is trying to improve its image. (Şirket, imajını geliştirmeye çalışıyor.) | |||||
| 1327) imagination; (isim) | |||||
| hayal gücü, imgelem | |||||
| Little boy has an interesting imagination. (Küçük çocuğun ilginç bir hayal dünyası var.) | |||||
| 1328) imagine; (fiil) | |||||
| hayal etmek, kafasında canlandırmak | |||||
| Close your eyes and imagine that you are in a forest. (Gözlerini kapat ve bir ormanda olduğunu hayal et.) | |||||
| 1329) immediate; (sıfat) | |||||
| acil, derhal, çabuk , yakın | |||||
| The medicine had an immediate affect. (İlaç hemen etki gösterdi.) | |||||
| 1330) immediately; (zarf) | |||||
| acilen, hemen, çabucak | |||||
| He answered all questions immediately. (Bütün soruları çabucak cevapladı.) | |||||
| 1331) immigrant; (sıfat, isim) | |||||
| s.; göçmen i.; göçmen, muhacir | |||||
| America is full of immigrants. (Amerika göçmenlerle dolu bir ülke.) | |||||
| 1332) immigration; (isim) | |||||
| göç, hicret | |||||
| There is a rise in immigration in Asia. (Asya kıtasında göç oranında artış var.) | |||||
| 1333) impact; (isim) | |||||
| etki, tesir, vuruş, çarpma | |||||
| Her speech made an impact on everyone. (Konuşması, herkeste etki yaptı.) | |||||
| 1334) implement; (fiil, isim) | |||||
| f.; uygulamak, yerine getirmek, yürürlüğe koymak (yasa) i.; araç, alet | |||||
| The implementation of the new system was a great success. (Yeni sistemin uygulanması büyük başarıydı.) | |||||
| 1335) implication; (isim) | |||||
| çıkarım, ima etme, bulaştırma, içine sokma | |||||
| Think very carefully of all the implication. (Bütün çıkarımları dikkatlice düşün.) | |||||
| 1336) imply; (fiil) | |||||
| kastetmek,ima etmek, içermek | |||||
| Are you implying that I am a liar? (Benim yalancı olduğumu mu ima ediyorsun?) | |||||
| 1337) importance; (isim) | |||||
| önem, ehemmiyet, saygınlık | |||||
| This matter has a great importance for us. (Bu konunun bizim içi büyük önemi var.) | |||||
| 1338) important; (sıfat) | |||||
| önemli, mühim | |||||
| Money is not more important than health. (Para, sağlıktan daha önemli değildir.) | |||||
| 1339) impose; (fiil) | |||||
| yüklemek, zorlamak, etkilenmek , uygulamaya koymak | |||||
| A new tax was imposed on fuel. (Yakıta yeni vergi yüklendi.) | |||||
| 1340) impossible; (sıfat) | |||||
| imkansız | |||||
| It is impossible to make him happy. (Onu mutlu etmek imkansız.) | |||||
| 1341) impress; (fiil) | |||||
| etkilemek, iz bırakmak, tesir etmek | |||||
| He impressed me with his honesty. (Dürüstlüğüyle beni etkiledi.) | |||||
| 1342) impression; (isim) | |||||
| etki, izlenim, intiba | |||||
| My first impression of him was negative. (Onunla ilgili ilk izlenimim olumsuzdu.) | |||||
| 1343) impressive;( sıfat) | |||||
| etkileyici, çarpıcı, tesirli | |||||
| The dance group displayed an impressive performance. (Dans grubu etkileyeci bir performans sergiledi.) | |||||
| 1344) improve; (fiil) | |||||
| geliştirmek, ilerletmek, gelişmek | |||||
| You need to improve your English for a better job. (Daha iyi bir iş için İngilizceni geliştirmen gerekiyor.) | |||||
| 1345) improvement; (isim) | |||||
| gelişme, ilerleme, yenilik | |||||
| There is great improvement in your work. (Yaptığın işte büyük bir ilerleme var.) | |||||
| 1346) in; (zarf, edat, sıfat) | |||||
| zf.; içeri, içerde ed.; içinde s.; iç, gözde, çok moda olan, iktidarda olan | |||||
| There are toys in these box. (Bu kutuda oyuncaklar var.) | |||||
| 1347) incentive; (isim, sıfat) | |||||
| teşvik, özendirme s.; teşvik edici, özendirici | |||||
| There is no incentive for people to save fuel. (İnsanları yakıt tasarrufuna teşvik etmiyolarlar.) | |||||
| 1348) incident;(isim) | |||||
| olay, vaka, tesadüf | |||||
| I will never forget this horrible incident. (Bu korkunç olayı asla unutmayacağım.) | |||||
| 1349) include; (fiil) | |||||
| kapsamak, içermek, içine almak | |||||
| This price icludes tax. (Bu fiyata vergi dahildir.) | |||||
| 1350) including; (isim, sıfat, edat) | |||||
| i.; içerme, kapsama s.; içeren, kapsayan ed.; dahil | |||||
| Jane speaks four languages including Chinese. (Jane, Çince dahil dört dil konuşuyor.) | |||||
| 1351) income; (isim) | |||||
| kazanç, gelir | |||||
| Living on a small income is hard. (Düşük gelir ile yaşamak zor.) | |||||
| 1352) incorporate; (fiil) | |||||
| birleşmek, katmak, dahil etmek, anonimleşmek , firma kurmak | |||||
| The company was incorporated in 2006. (Şirket 2006 yılında anonimleşti.) | |||||
| 1353) increase; (fiil) | |||||
| artmak, çoğalmak | |||||
| We need to increase productivity. (Verimliliği artırmamız gerekiyor.) | |||||
| 1354) increased; (sıfat) | |||||
| artmış | |||||
| Increased migration have caused unplanned urbanization. (Artan göç, çarpık kentleşmeye yol açtı.) | |||||
| 1355) increasing; (sıfat) | |||||
| artan, giderek artan, çoğalan | |||||
| We are shping our production plan according to increasing demand. (Üretim planımızı artan talebe göre şekillendiriyoruz.) | |||||
| 1356) increasingly; (zarf) | |||||
| giderek artan bir şekilde, artarak | |||||
| It is becoming increasingly clear that she is responsible for everything. (Onun her şeyin sorumlusu olduğu artarak belirgin hale geliyor.) | |||||
| 1357) incredible; (sıfat) | |||||
| inanılmaz, harika, olağanüstü | |||||
| The party was incredible. (Parti olağanüstüydü.) | |||||
| 1358) indeed; (zarf) | |||||
| aslında, gerçekten, sahiden | |||||
| Indeed, I would like to help you. (Aslında, sana yardım etmek isterim.) | |||||
| 1359) independence; (isim) | |||||
| özgürlük, bağımsızlık, hürriyet | |||||
| Independence day was celebrated across the country. (Bağımsızlık günü tüm ülkede kutlandı.) | |||||
| 1360) independent; (sıfat) | |||||
| bağımsız, hür, özgür | |||||
| Living in a seperate house from my family made me more independent. (Ailemden ayrı bir evde yaşamak beni daha özgür kıldı.) | |||||
| 1361) index; (isim, fiil) | |||||
| i.; indeks, dizin, gösterge f.; indekslemek, dizinlemek | |||||
| Subject indexes are available on computer. (Konu dizinleri bilgisayarda mevcut.) | |||||
| 1362) Indian; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kızılderili, hintli s.; hint, hindistan’a özgü ve oraya ait , kızılderililere özgü | |||||
| We ate Indian food in a restaurant called ‘Asian Food Center’. (‘Asya Yemekleri Merkezi’ isimli bir restoranda hint yemeği yedik.) | |||||
| 1363) indicate; (fiil) | |||||
| belirtmek, göstermek, işaret etmek, sinyal vermek | |||||
| The research indicates that male population is growing faster. (Araştırma, erkek nüfusunun daha hızlı arttığını gösteriyor.) | |||||
| 1364) indication; (isim) | |||||
| belirti, gösterge, kanıt, bulgu | |||||
| There are clear indications that the export is increasing. (İthalatın arttığına dair açık göstergeler var.) | |||||
| 1365) individual; (isim, sıfat) | |||||
| i.; birey, kişi, zat s.; bireysel, şahsi, özel | |||||
| Each individual has rights and responsibilities. (Her bireyin hakları ve sorumlulukları vardır.) | |||||
| 1366) industrial; (sıfat) | |||||
| endüstriyel, sanayisel | |||||
| Industrial revolution began in England. (Sanayi devrimi İngiltere’de başladı.) | |||||
| 1367) industry; (isim) | |||||
| endüstri, sanayi, sektör | |||||
| The government should invest more money in steel industry. (Hükümet, çelik sanayisine daha çok para yatırımı yapmalı.) | |||||
| 1368) infant; (isim, sıfat) | |||||
| i.; reşit olmayan, çocuk s.; küçük, çocuksu | |||||
| They brought their infant son to the hospital. (Küçük oğullarını hastaneye getirdiler.) | |||||
| 1369) infection; (isim) | |||||
| enfeksiyon, iltihap, mikrop kapma | |||||
| The baby was exposed to inflaction because of poor conditions. (Bebek kötü koşullar nedeniyle enfekiyona maruz kaldı.) | |||||
| 1370) inflation; (isim) | |||||
| enflasyon, para bolluğu, şişme | |||||
| Inflation is currently running at 2%. (Şu sıralar enflasyon %2 lerde seyrediyor.) | |||||
| 1371) influence; (fiil, isim) | |||||
| f.; etkilemek, tesir etmek, nüfuz etmek i.; etki, tesir, nüfuz | |||||
| His parents no longer have any influnce over him. (Ailesinin artık onun üzerinde bir etkisi yok.) | |||||
| 1372) inform; (fiil) | |||||
| bilgilendirmek, bildirmek, haberdar etmek | |||||
| Please inform me if he comes here. (Lütfen o buraya gelirse beni haberdar et.) | |||||
| 1373) information; (isim) | |||||
| bilgi, haber, malumat, istihbarat, danışma | |||||
| You can get further information from the information office. (Danışma ofisinden daha fazla bilgi alabilirsiniz.) | |||||
| 1374) ingredient; (isim) | |||||
| içerik, bileşim, unsur | |||||
| Our shampoo contains only natural ingredients. (Şampuanımız yalnızca doğal bileşimleri içerir.) | |||||
| 1375) initial; (isim, sıfat) | |||||
| i.; baş harf, paraf s.; baş, ilk, başlangıç, birinci, önceki | |||||
| What initial is it, Mr. Brown? ‘It’s J, J for John. (İsminiz baş harfi nedir Bay Brown? ‘J, John’un J’si.) | |||||
| 1376) initially; (zarf) | |||||
| başlangıç olarak, ilk başta, öncelikli olarak | |||||
| Initally, the machine worked well. (İlk başta makine iyi çalıştı.) | |||||
| 1377) initiative; (isim, sıfat) | |||||
| i.; girişim, inisiyatif, ilk adım s.; başlatan, ilk | |||||
| I consider this to be a good initiative. (Bunu iyi bir girişim olarak kabul ediyorum.) | |||||
| 1378) injury; (isim) | |||||
| yara, zarar, hasar , sakatlık, zedelenme | |||||
| One player is out of the team because of innjury. (Bir oyuncu sakatlık nedeniyle takım dışında.) | |||||
| 1379) inner; (sıfat) | |||||
| iç, ruhsal, içsel | |||||
| He has inflammation in the inner ear. (İç kulağında iltihap var.) | |||||
| 1380) innocent; (sıfat) | |||||
| masum, zararsız, saf | |||||
| She was founded innocent. (O, suçsuz bulundu.) | |||||
| 1381) inquiry; (isim) | |||||
| sorgu, araştırma, anket, danışma | |||||
| During the public inquiry, questions were asked to different people. (Halk araştırması süresince farklı insalara sorular soruldu.) | |||||
| 1382) inside; (isim, sıfat , zarf) | |||||
| i.; iç taraf, iç kısım s.; iç, içteki zf.; içeri, içeride | |||||
| The door is locked from the inside. (Kapı içeriden kilitli.) | |||||
| 1383) insight; (isim) | |||||
| içgörü, sezgi, kavrama, bir şeyin iç yüzünü anlama | |||||
| She is writer with great insight. ( | |||||
| 1384) insist; (fiil) | |||||
| ısrar etmek, ayak diremek, üstelemek, dayatmak | |||||
| Don’t insist, I don’t want to go. (Israr etme gitmek istemiyorum.) | |||||
| 1385) inspire; (fiil) | |||||
| ilham vermek, aşılamak | |||||
| He inspired generations with his thoughts. (Düşünceleriyle nesillere ilham verdi.) | |||||
| 1386) install; (fiil) | |||||
| kurmak, yerleştirmek, monte etmek | |||||
| Use the CD to install this program. (Pogramı yüklemek için CD’yi kullan.) | |||||
| 1387) instance; (isim) | |||||
| örnek, durum | |||||
| What would you do, for instance, if you found money on the road? (Örneğin yolda para bulsan ne yapardın?) | |||||
| 1388) instead; (zarf) | |||||
| yerine | |||||
| She went by train instead of car. (Araba yerine trenle gitti.) | |||||
| 1389) institution; (isim) | |||||
| kurum, kuruluş, dernek, enstitü, tımarhane, hapishane | |||||
| John works for a financial institution. (John, bir finans kurumu için çalışıyor.) | |||||
| 1390) institutional; (sıfat) | |||||
| kurumsal, kuruma ait | |||||
| The institutional reforms have affected the whole country positively. (Kurumsal reformlar tüm ülkeyi olumlu etkiledi.) | |||||
| 1391) instruction; (isim) | |||||
| talimat, yönerge, öğretim | |||||
| Follow the instructions on the paper. (Kağıttaki yönergeleri takip ediniz.) | |||||
| 1392) instructor; (isim) | |||||
| eğitmen, eğitici, öğretim görevlisi | |||||
| My driving instructor is really very patient. (Sürücü eğitmenim gerçekten çok sabırlı.) | |||||
| 1393) instrument; (isim) | |||||
| enstrüman, alet, vasıta, çalgı | |||||
| She can play three different musical instrument. (Üç farklı müzik aleti çalabiliyor.) | |||||
| 1394) insurance; (isim) | |||||
| sigorta | |||||
| Do you have health insurance? (Sağlık sigortanız var mı?) | |||||
| 1395) intellectual; (sıfat) | |||||
| entelektüel,aydın,alim, düşünsel, zihinsel | |||||
| Uncle George is very intellectual. (George amca çok entelektüel biridir.) | |||||
| 1396) intelligence; (isim) | |||||
| zeka, akıl, anlama, istihbarat | |||||
| He didn’t have the intelligence to answer the easiest question. (En kolay soruyu cevaplayacak kadar bile zekası yoktu.) | |||||
| 1397) intend; (fiil) | |||||
| niyet etmek, niyetlenmek, istemek, niyetinde olmak | |||||
| I don’t intend staying long. (Uzun süre kalmak niyetinde değilim.) | |||||
| 1398) intense; (sıfat) | |||||
| yoğun, koyu, gergin | |||||
| The manager is under intense pressure to resign. (Müdür, istifa etmesi için yoğun baskı altında.) | |||||
| 1399) intensity; (isim) | |||||
| yoğunluk, koyuluk, gerilim, şiddet | |||||
| The pain intensity has increased. (Ağrının şiddeti arttı.) | |||||
| 1400) intention; (isim) | |||||
| niyet, maksat, hedef, amaç | |||||
| It was not my intention to hurt you. (Niyetim seni incitmek değildi.) | |||||
| 1401) interaction; (isim) | |||||
| etkileşim | |||||
| The interaction between characters makes this story interesting. (Karakterler arasındaki etkileşim bu hikayeyi ilginç kılıyor.) | |||||
| 1402) interest; (isim, fiil) | |||||
| i.; ilgi, faiz, çıkar, menfaat f.; ilgilendirmek, dikkatini çekmek | |||||
| The bank gave the credit at 5% interest. (Banka, krediyi %5 faizle verdi.) | |||||
| 1403) interested; (sıfat) | |||||
| ilgili, alakalı, ortak, çıkarcı | |||||
| I am very interested in history. (Tarihle çok ilgiliyimdir.) | |||||
| 1404) interesting; (sıfat) | |||||
| ilginç, enteresan | |||||
| He saw many interesting places during his trip. (Gezi süresince birçok ilginç yer gördü.) | |||||
| 1405) internal; (sıfat) | |||||
| iç, dahili, içsel | |||||
| The skeleton serves to protect the internal organs. (İskelet, iç organları korumaya hizmet eder.) | |||||
| 1406) international; (sıfat) | |||||
| uluslararası, enternasyonal | |||||
| A new international airport was built last year. (Geçen yıl yeni bir uluslararası havaalanı yapıldı.) | |||||
| 1407) internet; (isim) | |||||
| internet | |||||
| The internet connection here is not very strong. (Buradaki internet bağlantısı çok güçlü değil.) | |||||
| 1408) interpret; (fiil) | |||||
| yorumlamak, anlamını açıklamak, sözlü tercüme yapmak | |||||
| I don’t know how to interpret her words. (Onun sözlerini nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum.) | |||||
| 1409) interpretation; (isim) | |||||
| yorum, izah, açıklama, tercüme | |||||
| This subject is open to interpretation. (Bu konu yorumlamaya açık.) | |||||
| 1410) intervention; (isim) | |||||
| müdahale, karışma | |||||
| The police’s intervention stopped him from robbing the bank. (Polis müdahalesi onun bankayı soymasını engelledi.) | |||||
| 1411) interview; (fiil, isim) | |||||
| f.; görüşmek, röportaj yapmak i.; görüşme, röportaj, mülakat | |||||
| He has a job interview next week. (Gelecek hafta bir iş görüşmesi var.) | |||||
| 1412) into; (edat) | |||||
| içine, içeriye | |||||
| The whale dived into the water. (Balina suyun içine daldı.) | |||||
| 1413) introduce; (fiil) | |||||
| tanıştırmak, sunmak, tanıtmak, takdim etmek | |||||
| Let me introduce myself. (İzin verin kendimi tanıtıyım.) | |||||
| 1414) introduction; (isim) | |||||
| giriş, girizgah, tanıtım | |||||
| The introduction part was brief but excellent. (Giriş bölümü kısa ancak mükemmeldi.) | |||||
| 1415) invasion; (isim) | |||||
| istila, saldırı, akın | |||||
| This documentary is about Viking invasion of Paris. (Belgesel, Vikingler’in Paris istilasını konu alıyor.) | |||||
| 1416) ,invest; (fiil) | |||||
| yatırım yapmak, para yatırmak, yetki vermek | |||||
| It is a good time to invest in the currency. (Dövize yatırım yapmak için iyi bir zaman.) | |||||
| 1417) investigate; (fiil) | |||||
| soruşturmak, incelemek, araştırmak | |||||
| Police are investigating links between the murders. (Polis, katiller arasındaki ilişkileri soruşturuyor.) | |||||
| 1418) investigation; (isim) | |||||
| soruşturma, araştırma, tahkik, inceleme | |||||
| John is still under investigation. (John hala soruşturma altında.) | |||||
| 1419) investigator; (isim) | |||||
| soruşturmacı, müfettiş, dedektif | |||||
| The investigator suspected John of being the murderer. (Dedektif, John’un katil olmasından şüphelendi.) | |||||
| 1420) investment; (isim) | |||||
| yatırım, atama | |||||
| Our country needs more investment in education. (Ülkemizin eğitim alanında daha çok yatırıma ihtiyacı var.) | |||||
| 1421) investor; (isim) | |||||
| yatırımcı, sermaye sahibi | |||||
| Foreign investors withdrew their money from the company. (Yabancı yatırımcılar paralarını şirketten çekti.) | |||||
| 1422) invite; (fiil) | |||||
| davet etmek, çağırmak | |||||
| They have invited me to go to holiday with them. (Beni onlarla birlikte tatil yapmaya davet ettiler.) | |||||
| 1423) involve; (fiil) | |||||
| içermek, kapsamak, ihtiva etmek | |||||
| I don’t want to involve you in this matter. (Seni bu işe dahil etmek istemiyorum.) | |||||
| 1424) involved; (sıfat) | |||||
| müdahil, ilgili,karışmış | |||||
| She was deeply involved in politics. (Önceden politikayla oldukça ilgiliydi.) | |||||
| 1425) involvement; (isim) | |||||
| dahil olma, bulaşma, ilgi | |||||
| I’ve heard of his involvement in crime. (Onun suça dahil olduğunu duydum.) | |||||
| 1426) Iraqi; (isim, sıfat) | |||||
| i.; ıraklı s.; ırak’a özgü | |||||
| He has a collection of Iraqi carpets. (Onun Irak halilarından oluşan bir koleksiyonu var.) | |||||
| 1427) Irish; (isim, sıfat) | |||||
| i.; irlandaca s.; irlandalı, irlanda’ya özgü | |||||
| Can I have a cup of Irish coffee? (Bir fincan İrlanda kahvesi alabilir miyim?) | |||||
| 1428) iron; (fiil, isim) | |||||
| f.; ütülemek, demir kaplamak i.; ütü, demir | |||||
| I hate ironing shirts. (Gömlekleri ütülemekten nefret ediyorum.) | |||||
| 1429) Islamic; (isim, sıfat) | |||||
| i.; müslüman s.; islami | |||||
| The wedding was according to Islamic traditions. (Düğün İslami geleneklere göre yapıldı.) | |||||
| 1430) island; (isim) | |||||
| ada | |||||
| Imagine that you are lost in an island. (Bir adada kaybolduğunu hayal et.) | |||||
| 1431) Israeli; (isim, sıfat) | |||||
| i.; israilli s.; israil’e özgü | |||||
| Israeli authors are famous in America. (İsrailli yazarlar Amerika’da ünlüler.) | |||||
| 1432) issue; (isim) | |||||
| mesele, konu, sorun | |||||
| He usually talks about political issues. (Genellikle siyasi konular hakkında konuşur.) | |||||
| 1433) it; (zamir) | |||||
| o, ona | |||||
| The car is not in the garage. Did you see it? (Araba garajda değil. Onu gördün mü?) | |||||
| 1434) Italian; (isim, sıfat) | |||||
| i.; italyan, italyanca s.; italya’ya özgü | |||||
| She cooked us Italian food. (Bize İtalyan yemeği yaptı.) | |||||
| 1435) item; (isim) | |||||
| madde, öğe, parça, fıkra, bent | |||||
| What is the second item on the list? (Listedeki ikinci madde nedir?) | |||||
| 1436) its; (zamir) | |||||
| onun | |||||
| The baby threw its toy on the floor. (Bebek, oyuncağını yere fırlattı.) | |||||
| 1437) itself; (zamir) | |||||
| kendisi, kendi | |||||
| The machine works by itself. ( Makine kendi kendine çalışır.) | |||||
| J | |||||
| 1438) jacket; (isim) | |||||
| ceket | |||||
| He has to wear a jacket and tie to work. (İş için ceket giymesi ve kravat takması gerekiyor.) | |||||
| 1439) jail; (isim, fiil) | |||||
| i.; hapishane, cezaevi, nezaret f.; tutuklamak, cezaevine kapatmak | |||||
| He has been released from jail. (Cezaevinden serbest bırakıldı.) | |||||
| 1440) Japanese; (isim, sıfat) | |||||
| i.; japonca s.; japon | |||||
| She can speak Japanese fluently. (O, Japonca’yı akıcı biçimde konuşabiliyor.) | |||||
| 1441) jet; (isim, fiil) | |||||
| i.; jet uçağı, fışkırma f.; jet uçağı ile uçmak , fışkırmak | |||||
| The accident happened as the jet was about to take off. (Kaza, jet havalanmak üzereyken meydana geldi.) | |||||
| 1442) Jew; (isim) | |||||
| yahudi, musevi, ibrani | |||||
| In commerce, Jews have a reputation. (Ticaret alanında yahudiler meşhurdur.) | |||||
| 1443) Jewish; (sıfat) | |||||
| yahudi, musevi | |||||
| This place has a large Jewish population. (Burası büyük bir yahudi nüfusuna sahip.) | |||||
| 1444) job; (isim) | |||||
| iş, vazife, görev, meslek | |||||
| Did they offer you the job? (Sana iş teklifi ettiler mi?) | |||||
| 1445) join; (fiil) | |||||
| katılmak, üye olmak, bağlamak, birleştirmek | |||||
| She have joined an aerobics course. (Aerobik kursuna üye oldu.) | |||||
| 1446) joint; (isim, sıfat, fiil) | |||||
| i.; eklem, birleşme yeri s.; ortak, birleşmiş f.; birleştirmek, eklemek | |||||
| They were joint owners of the company. (Onlar şirketin ortak sahipleriydi.) | |||||
| 1447) joke; (isim, fiil) | |||||
| i.; şaka, komiklik, espri f.;espri yapmak, şaka yapmak | |||||
| No one laughed at his joke. (Hiç kimse onun şakasına gülmedi.) | |||||
| 1448) journal; (isim) | |||||
| dergi, günlük, gazete | |||||
| She kept a journal during her travels. (Seyahatleri boyunca günlük tuttu.) | |||||
| 1449) journalist; (isim) | |||||
| gazeteci | |||||
| A journalist should expose the truth. (Bir gazeteci gerçekleri ortaya çıkarmalıdır.) | |||||
| 1450) journey; (isim, fiil) | |||||
| i.; yolculuk, seyahat, sefer, seyir f.; yolculuk yapmak, seyehat etmek | |||||
| Did you have good journey? (Seyehatiniz iyi geçti mi?) | |||||
| 1451) joy; (isim) | |||||
| neşe, keyif,memnuniyet, mutluluk | |||||
| They were dancing with joy. (Neşeyle dans ediyorlardı.) | |||||
| 1452) judge; (fiil, isim) | |||||
| f.; yargılamak, hakemlik etmek, değerlendirmek, karara bağlamak i.; yargıç, hakim | |||||
| The judge sentenced him to ten years in prison. (Yargıç, onu on yıllık hapis cezasına çarptırdı) | |||||
| 1453) judgement; (isim) | |||||
| yargı, hüküm, kanı | |||||
| I don’t want to make a judgement about the situation. (Bu durum hakkında bir yargıda bulunmak istemiyorum.) | |||||
| 1454) juice; (isim) | |||||
| meyve suyu, sebze suyu, özsu | |||||
| Two apple juices please. (İki tane elmalı meyve suyu lütfen.) | |||||
| 1455) jump; (fiil, isim) | |||||
| i.; atlamak, zıplamak , sıçramak i.; atlama, zıplama, sıçrama | |||||
| The children were jumping on the sofa. (Çocuklar divanın üstünde zıplıyordu.) | |||||
| 1456) junior; (isim, sıfat) | |||||
| i.; çocuk, yaşça küçük kimse s.; küçük, kıdemce aşağı | |||||
| He is junior to me. (O benden yaşça küçük.) | |||||
| 1457) jury; (isim) | |||||
| jüri, hakem kurulu | |||||
| The jury found John guilty. ( Jüri, John’u suçlu buldu.) | |||||
| 1458) just; (isim, sıfat, zarf) | |||||
| i;doğruluk, adalet s.; adil, dürüst, sade zf.; sadece , ancak, az önce | |||||
| I have just heard the news. (Haberleri az önce duydum.) | |||||
| 1459) justice; (isim) | |||||
| adalet, dürüstlük, yargıç, hakim | |||||
| We are demanding justice. (Biz, adalet talep ediyoruz.) | |||||
| 1460) justify; (fiil) | |||||
| meşrulaştırmak, haklı çıkarmak, doğrulamak, savunmak | |||||
| You don’t need to justify yourself to anyone. (Kendini kimseye karşı savunmaya ihtiyacın yok.) | |||||
| K | |||||
| 1461) keep; (fiil) | |||||
| tutmak, saklamak, ilerlemek, sürdürmek,devam etmek, göz kulak olmak | |||||
| She always keeps her room clean. (Odasını her zaman temiz tutar.) | |||||
| 1462) key; (isim, fiil) | |||||
| i.; anahtar, kilit, tuş f .; kilitlemek | |||||
| Where did you put the car keys? (Araba anahtarlarını nereye koydun?) | |||||
| 1463) kick; (fiil, isim) | |||||
| f.; tekmelemek, ayak ile vurmak i.; tekme, çifte | |||||
| The baby kicked for the first time. (Bebek ilk kez tekme attı.) | |||||
| 1464) kid; (isim) | |||||
| çocuk, velet, oğlak | |||||
| How are the kids? (Çocuklar nasıl?) | |||||
| 1465) kill; (fiil, isim) | |||||
| f.; öldürmek, cinayet işlemek, canını almak i.; öldürme | |||||
| Five people were killed in the crash. (Çarpışmada beş kişi öldü.) | |||||
| 1466) killer; (isim) | |||||
| katil, öldüren | |||||
| Police has hunted his killer. (Polis, onun katilini yakaladı.) | |||||
| 1467) killing; (isim) | |||||
| öldürme, cinayet, katletme | |||||
| He is one of the perpetrators of the mass killing. (O, toplu öldürmenin faillerinden biri.) | |||||
| 1468) kind; (isim, sıfat) | |||||
| i.; çeşit, cins, tip s.; nazik, kibar, cömert | |||||
| He likes listening different kind of music. (Farklı müzik türlerini dinlemeyi sever.) | |||||
| 1469) king; (isim) | |||||
| kral | |||||
| Lion is known as the king of forest. (Aslan, ormanın kralı olarak bilinir.) | |||||
| 1470) kiss; (fiil, isim) | |||||
| f.; öpmek, öpüşmek i.; öpücük | |||||
| She kisses her mother everynight and wishes goodnight. (Her gece annesini öper ve iyi geceler diler.) | |||||
| 1471) kitchen; (isim) | |||||
| mutfak | |||||
| She is preparing meal in the kitchen. (O, mutfakta yemek hazırlıyor.) | |||||
| 1472) knee; (isim) | |||||
| diz, dirsek | |||||
| I injured my knee when I fell. (Düştüğümde dizimi yaraladım.) | |||||
| 1473) knife; (isim, fiil) | |||||
| i.; bıçak, çakı f.; bıçaklamak, arkadan vurmak | |||||
| Clean the knives and forkS, please. (Bıçakları ve çatalları temizle lütfen.) | |||||
| 1474) knock; (fiil, isim) | |||||
| kapı çalmak, vurmak i.; vuruş | |||||
| He knocked three times and came in. (Kapıyı üç kez çaldı ve içeri girdi.) | |||||
| 1475) know; (fiil) | |||||
| bilmek, tanımak | |||||
| Do you know the address where he lives? (Onun yaşadığı adresi biliyor musun?) | |||||
| 1476) knowledge; (isim) | |||||
| bilgi, ilim, bilim | |||||
| He has a wide knowledge of music. (Geniş bir müzik bilgisi var.) | |||||
| L | |||||
| 1477) lab; (isim) | |||||
| laboratuvar | |||||
| He works as a lab technician in a hospital. (O, bir hastanede labratuvar teknisyeni olarak çalışıyor.) | |||||
| 1478) label; (fiil, isim) | |||||
| f.; etiketlemek, etiket yapıştırmak, damgasını vurmak i.;marka, etiket | |||||
| The date of expiry is on the label. (Son kullanma tarihi etiketin üzerinde.) | |||||
| 1479) labor; (fiil, isim) | |||||
| f; çalışmak , emek harcamak i.; emek, iş gücü, çalışma, işçilik | |||||
| The company is trying to keep down labor cost. (Şirket, işçilik maliyetini düşürmeye çalışıyor.) | |||||
| 1480) laboratory; (isim) | |||||
| laboratuvar | |||||
| The laboratory is equipped with the latest devices. (Laboratuvar son model cihazlarla donatılmış durumda.) | |||||
| 1481) lack; (isim, fiil) | |||||
| i.; eksiklik, noksanlık, yokluk f.; yoksun kalmak, eksik olmak | |||||
| He lacks confidence. (Onun özgüven eksikliği var.) | |||||
| 1482) lady; (isim) | |||||
| leydi, hanımefendi, bayan, hanım | |||||
| There is a lady waiting to see you. (Sizi görmek için bekleyen bir hanımefendi var.) | |||||
| 1483) lake; (isim) | |||||
| göl , kırmızı boya maddesi | |||||
| We saw different kinds of fishes under the lake. (Gölün altında farklı türlerde balıklar gördük.) | |||||
| 1484) land; (fiil, isim) | |||||
| f.; karaya çıkmak, yere inmek, i.; toprak, kara parçası, ülke, diyar | |||||
| The elephant is the biggest living land animal. (Fil, yaşayan en büyük kara hayvanıdır.) | |||||
| 1485) landscape; (isim) | |||||
| manzara, manzara resmi, peyzaj | |||||
| She took a picture of the amazing landscape. (Büyüleyici manzaranın fotoğrafını çekti.) | |||||
| 1486) language; (isim) | |||||
| dil, lisan | |||||
| Everyone should learn a foreign language. (Herkes bir yabancı dil öğrenmelidir.) | |||||
| 1487) lap; (isim, fiil) | |||||
| i.; kucak, etek, halat, ip, tur, etap, kat f.; sarmak, dolamak, örtmek, üstüne koymak, yalayıp yutmak | |||||
| The boy sit on his father’s lap in the car. (Çocuk, arabada babasının kucağına oturdu.) | |||||
| 1488) large; (sıfat) | |||||
| geniş, büyük | |||||
| They built a hotel on a large area. (Büyük bir alan üzerine otel inşa ettiler.) | |||||
| 1489) largely; (zarf) | |||||
| bolca, fazlasıyla, büyük ölçüde | |||||
| It depends largely on luck. (Bu, büyük ölçüde şansa bağlı.) | |||||
| 1490) last; (sıfat, fiil, zarf) | |||||
| s.; son, sonuncu, nihai f.;sürmek, gitmek, dayanmak, zf.; sonuncu olarak, sonuç olarak | |||||
| I saw him last summer. (Onu geçen yaz gördüm.) | |||||
| 1491) late; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; gecikmiş, geç, eski, son zf.; son zamanlarda | |||||
| The church was built in the late 1890s. (Kilise 1890ların sonunda inşa edildi.) | |||||
| 1492) later; (zarf) | |||||
| sonradan, daha sonra | |||||
| See you later. (Daha sonra görüşürüz.) | |||||
| 1493) Latin; (isim) | |||||
| latin, latince | |||||
| There are so many Latin terms in the article. (Makalede çok sayıda latince terim var.) | |||||
| 1494) latter; (isim, sıfat) | |||||
| i.; ikincisi, sonuncusu s.; sonraki, sonra gelen, sonuncu | |||||
| The latter point is more important. (İkinci kısım daha önemli.) | |||||
| 1495) laugh; (fiil, isim) | |||||
| f.; gülmek, kahkaha atmak i.; gülüş, gülme, kahkaha | |||||
| He always makes me laugh with her jokes. (Şakalarıyla beni her zaman güldürür.) | |||||
| 1496) launch; (fiil) | |||||
| fırlatmak (roket, uzay mekiği), başlatmak, piyasaya sürmek, fırlatmak | |||||
| The new satellite will be launched in June. (Yeni uydu haziranda fırlatılacak.) | |||||
| 1497) law; (isim) | |||||
| hukuk, kanun, yasa | |||||
| You have to obey laws. (Yasalara uymak zorundasın.) | |||||
| 1498) lawn; (isim) | |||||
| çimen, çim, patiska | |||||
| We should mow the lawn before winter come. (Kış gelmeden çimleri biçmeliyiz.) | |||||
| 1499) lawsuit; (isim) | |||||
| dava | |||||
| She filed a lawsuit against the company she worked at before. (Önceden çalıştığı şirkete dava açtı.) | |||||
| 1500) lawyer; (isim) | |||||
| avukat | |||||
| Can you recommend me an experienced lawyer? (Bana deneyimli bir avukat tavsiye eder misin?) | |||||
| 1501) lay; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| yerleştirmek,koymak, sermek, sunmak, ileri sürmek, yatmak, sevişmek, yumurtlamak i.; yatma, durum, konum, sevişme s.; meslekten olmayan | |||||
| She laid the baby on its cradle. (Bebeği beşiğine yatırdı.) | |||||
| 1502) layer; (isim, fiil) | |||||
| i.; tabaka, katman f.; katmanlara ayırmak | |||||
| How many layers have the atmosphere? (Atmosferin kaç tabakası vardır?) | |||||
| 1503) lead; (fiil) | |||||
| rehberlik etmek, öncülük etmek, yol göstermek | |||||
| If he leads, I will follow. (Eğer o öncülük ederse takip ederim.) | |||||
| 1504) leader; (isim) | |||||
| lider, önder, rehber, öncü, kılavuz | |||||
| Atatürk was the leader of Turkish Republic. (Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin lideriydi.) | |||||
| 1505) leadership; (isim) | |||||
| liderlik, önderlik, öncülük | |||||
| we can manage this work with strong leadership. (Bu işi güçlü bir liderlikle başarabiliriz.) | |||||
| 1506) leading; (sıfat, isim) | |||||
| s.; öncü olan, önde gelen, ileri gelen i.; yol gösterme, rehberlik | |||||
| He played a leading role during the war. (Savaş sürecinde öncü rol oynadı.) | |||||
| 1507) leaf; (fiil,isim) | |||||
| f.; yapraklanmak i.; yaprak, sayfa | |||||
| The trees came into leaf. (Ağaçlar yapraklandı.) | |||||
| 1508) league; (isim) | |||||
| lig,küme, birleşme, ittifak | |||||
| Our team plays in the football league. (Takımımız futbol liginde oynuyor.) | |||||
| 1509) lean; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; eğilmek, yaslanmak, dayanmak, meyletmek s.; eğik, zayıf, yağsız et | |||||
| Do not lean on the door. (Kapıya yaslanmayınız.) | |||||
| 1510) learn; (fiil) | |||||
| öğrenmek | |||||
| If you want to learn a language, you should practice. (Eğer bir dili öğrenmek istiyorsan, pratik yapmalısın.) | |||||
| 1511) learning; (isim) | |||||
| öğrenme, tahsil, öğrenim | |||||
| There is no end to learning. (Öğrenmenin sonu yoktur.) | |||||
| 1512) least; (sıfat) | |||||
| en az, en düşük, asgari | |||||
| He is wprking well, even though he has the least experience. (En az onun tecrübesi olmasına rağmen iyi çalışıyor.) | |||||
| 1513) leather; (isim, fiil) | |||||
| i.; deri, meşin f.; deri ile kaplamak, kayışla dövmek | |||||
| Is your jacket real leather? (Ceketin hakiki deriden mi yapılmış?) | |||||
| 1514)leave; (fiil, isim) | |||||
| f.; terketmek, ayrılmak, bırakmak, gitmek i.;izin, veda, ayrılma | |||||
| She left home without saying a goodbye. (Hoşçakal demeden evi terketti.) | |||||
| 1515) left; (isim, sıfat) | |||||
| i.; sol taraf, artık s.; sol, soldaki | |||||
| I broke my left arm. (Sol kolum kırıldı.) | |||||
| 1516) leg; (isim) | |||||
| bacak, ayak, mobilya ayağı | |||||
| A dog bit his leg. (Bacağını bir köpek ısırdı.) | |||||
| 1517) legacy; (isim) | |||||
| miras | |||||
| He left his nephew a small legacy. (O, yeğenine küçük bir miras bıraktı.) | |||||
| 1518) legal; (sıfat) | |||||
| yasal, meşru, kanuni, tüzel | |||||
| Drug use is not legal in most of the countries. (Uyuşturucu kullanımı çoğu ülkede yasal değil.) | |||||
| 1519) legend; (isim) | |||||
| efsane, mit, masal | |||||
| Have you heard about the legend of King Arthur? (Kral Arthur efsanesini hiç duydun mu?) | |||||
| 1520) legislation; (isim) | |||||
| yasa, tüzük, kanunlar, mevzuat, yasama | |||||
| The legislation is still in draft form. (Yasa hala taslak halinde.) | |||||
| 1521) legitimate; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; meşrulaştırmak, yasallaştırmak s.; meşru, kanuni | |||||
| According to law, this is quite legitmate. (Yasalara göre bu gayet meşru.) | |||||
| 1522) lemon; (isim, sıfat) | |||||
| i.; limon s.; limonlu | |||||
| I like lemon in salad. (Salatada limonu severim.) | |||||
| 1523) length; (isim) | |||||
| uzunluk, boy, süre | |||||
| Meter is a measure of length. (Metre, bir uzunluk ölçüsüdür.) | |||||
| 1524) less; (sıfat, isim) | |||||
| s.; daha az, eksik i.; eksi, daha az şey | |||||
| She has less money than her sister. (Kardeşinden daha az parası var.) | |||||
| 1525) lesson; (isim) | |||||
| ders | |||||
| Our first lesson on Monday is English. (Pazartesi günü ilk dersimiz İngilizce.) | |||||
| 1526) let; (fiil) | |||||
| izin vermek, müsaade etmek, | |||||
| His parents won’t let him go abroad. (Anne babası yurtdışına gitmesine izin vermeyecek.) | |||||
| 1527) letter; (isim) | |||||
| mektup, harf | |||||
| They used write letter each other. (Eskiden birbirlerine mektup yazarlardı.) | |||||
| 1528) level; (isim, fiil) | |||||
| düzey, seviye f.; düzeltmek, dengelemek | |||||
| My speaking level is weak but I can write well. (Konuşma düzeyim zayıf ancak iyi yazabilirim) | |||||
| 1529) liberal; (isim, sıfat) | |||||
| i.; liberal görüşlü s.; özgür, liberal | |||||
| The Liberal Party has won the elections. (Liberal parti seçimleri kazandı.) | |||||
| 1530) library; (isim) | |||||
| kütüphane, kitaplık | |||||
| I borrowed a book from the school library. (Okul kütüphanesinden kitap ödünç aldım.) | |||||
| 1531) license; (fiil, isim) | |||||
| f.; ruhsat vermek, yetki vermek, izin vermek i.; lisans, ruhsat,ehliyet, evlenme cüzdanı | |||||
| This license is no longer valid. (Bu lisans artık geçerli değil) | |||||
| 1532) lie; (fiil, isim) | |||||
| yalan söylemek, uzanmak i.; yalan, yatış | |||||
| The cat is lying by the fire. (Kedi, ateşin yanında uzanıyor.) | |||||
| 1533) life; (isim) | |||||
| hayat, yaşam, ömür, can | |||||
| The time is short between life and death. ( Yaşamla ölüm arasında kısa bir zaman var.) | |||||
| 1534) lifestyle; (isim) | |||||
| yaşam biçimi | |||||
| Regular exericise is a part of healthy lifestyle. (Düzenli egzersiz, sağlıklı yaşam biçimin bir parçasıdır.) | |||||
| 1535) lifetime; (isim) | |||||
| i.; hayat, ömür, yaşam, ömür boyu | |||||
| During his lifetime, he had witnessed two world wars. (Ömründe, iki dünya savaşına tanıklık etmişti.) | |||||
| 1336) lift; (fiil, isim) | |||||
| f.; kaldırmak, yükseltmek, havalndırmak i.; asansör | |||||
| I can’t lift this box. Can you help me? (Bu kutuyu kaldıramıyorum. Bana yardım edebilir misin?) | |||||
| 1537) light; (isim, fiil, sıfat) | |||||
| i.; ışık, ışıltı, günışığı, aydınlık f.; parlamak, ışıldamak, yakmak, tutuşturmak s.; hafif, açık (renk) | |||||
| The light of the candle brightened the room. (Mumun ışığı odayı aydınlattı.) | |||||
| 1538) like; (fiil, edat) | |||||
| f.; hoşlanmak, beğenmek, sevmek ed. ; gibi | |||||
| Do you like skiing? (Kayak yapmayı sever misin?) | |||||
| 1539) likely; (zarf, sıfat) | |||||
| zf.; büyük ihtimalle, muhtemelen s.; olası, muhtemel | |||||
| Tickets are likely to be expensive. (Biletler muhtemelen pahalıdır.) | |||||
| 1540) limit; (fiil, isim) | |||||
| f.; sınırlandırmak, kısıtlamak, limitlerini belirlemek i.; limit, sınır | |||||
| Her dreams have no limit. (Onun hayallerinin sınır yok.) | |||||
| 1541) limitation; (isim) | |||||
| sınırlama, kısıtlama, limit | |||||
| No one would accept limitation on their freedom. (Kimse özgürlüğünün kısıtlanmasını kabul etmezdi.) | |||||
| 1542) limited; (sıfat) | |||||
| sınırlı, kısıtlı, parçalı | |||||
| We managed great things in limited time. (Sınırlı sürede büyük şeyler başardık.) | |||||
| 1543) line; (fiil, isim) | |||||
| f.; çizmek, sıralamak, dizmek i.;çizgi, dizi, sıra,hat | |||||
| Do not cross the yellow line. (Sarı çizgiyi geçmeyiniz.) | |||||
| 1544) link; (fiil, isim) | |||||
| f.; bağlamak , birleştirmek i.; bağlantı, bağ | |||||
| There is a direct link between smoking and heart diseases. (Sigara içmek ve kalp hastalıkları arasında doğrudan bir bağlantı vardır.) | |||||
| 1545) lip; (isim) | |||||
| dudak | |||||
| She kissed him on his lips. (Onu dudaklarından öptü.) | |||||
| 1546) list; (fiil,isim) | |||||
| f.; listelemek, kaydetmek i.; liste, dizelge | |||||
| Is your name on the list? (Adın listede var mı?) | |||||
| 1547) listen; (fiil) | |||||
| dinlemek | |||||
| The students listened their teacher carefully. (Öğrenciler, öğretmenlerini dikkatle dinlediler.) | |||||
| 1548) literally; (isim, zarf) | |||||
| i.; kelime kelime zf.; harfiyen, gerçekten | |||||
| This sentence can’t be literally translated. (Bu cümle harfiyen çevrilemez.) | |||||
| 1549) literary; (sıfat) | |||||
| edebi | |||||
| Geoffry Chaucer turned English into a literary language. (Geoffry Chaucer İngilizce’yi edebi bir dil haline getirmiştir.) | |||||
| 1550) literature; (isim) | |||||
| edebiyat, yazın | |||||
| I have read many major work of English literature. (İngiliz edebiyatının önemli edebiyat eserlerini okudum.) | |||||
| 1551) little; (sıfat) | |||||
| az, küçük, ufak | |||||
| His little brother is five years old. (Küçük oğlan kardeşi beş yaşında.) | |||||
| 1552) live; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; yaşamak, hayatta kalmak s.; canlı, yaşayan, hayat dolu | |||||
| They live in a big house. (Büyük bir evde yaşıyorlar.) | |||||
| 1553) living; (sıfat, isim) | |||||
| s.; canlı, sağ, diri i.; yaşam, hayat, yaşantı | |||||
| There is no living for people in poles. (Kutuplarda insanlar için hayat yoktur.) | |||||
| 1554) load; (fiil, isim) | |||||
| f.; yüklemek, doldurmak i.; yük, ağırlık, yükümlülük | |||||
| The truck waited at the warehouse to pick up its load. (Kamyon, deponun önünde yükünü almak için bekledi.) | |||||
| 1555) loan; (isim, fiil) | |||||
| i.; borç, kredi, ödünç f.; borç vermek, ödünç vermek | |||||
| It took five years to rapay my loan to him. (Ona borcumu ödemem beş yılımı aldı.) | |||||
| 1556) local; (sıfat) | |||||
| yerel, lokal, yöresel | |||||
| It is difficult to understand the local dialect. (yerel lehçeyi anlamak zor.) | |||||
| 1557) locate; (fiil) | |||||
| yerini bulmak, tespit etmek, yerleştirmek | |||||
| Police couldn’t locate the suspect. (Polis, şüphelinin yerini tespit edemedi.) | |||||
| 1558) location; (isim) | |||||
| yer, mevki, konum | |||||
| What is the exact location of the plain? (Uçağın kesin konumu nedir?) | |||||
| 1559) lock; (fiil, isim) | |||||
| f.; kilitlemek, birbirine geçirmek i.; kilit | |||||
| Did you lock the door? (Kapıyı kilitledin mi?) | |||||
| 1560) long; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; uzun, çok, yorucu f.; hasret olmak, arzulamak | |||||
| It’s the world’s longest tunnel. (O, dünyanın en uzun tüneli.) | |||||
| 1561) long-term; (sıfat) | |||||
| uzun vadeli, uzun süreli | |||||
| The public is complaning about long term unemployment. (Halk, uzun süreli işsizlikten yakınıyor.) | |||||
| 1562)look; (fiil, isim) | |||||
| f.; bakmak, görmek, aramak i.; bakış, görünüş | |||||
| Look at those horses! (Şu atlara bak!) | |||||
| 1563) loose; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; gevşek, bol, serbest f.; salmak, çözmek, gevşetmek | |||||
| She wears loose clothes to hide her belly. (Göbeğini saklamak için bol kıyafetler giyer.) | |||||
| 1564) lose; (fiil) | |||||
| kaybetmek, kazanamamak | |||||
| I’ve lost my phone. (Telefonumu kaybettim.) | |||||
| 1565) loss; (isim) | |||||
| kayıp, zarar, hasar | |||||
| Your husband’s death is a great loss. (Kocanızın ölümü büyük bir kayıp.) | |||||
| 1566) lost; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; kayıp, yitik f.; kaybetmek | |||||
| He lost money in gambling. (Kumarda para kaybetti.) | |||||
| 1567) lot; (isim, fiil) | |||||
| i.; pay , hisse, talih, yazgı f.; bölüştürmek | |||||
| I heard a lot about you. (Senin hakkında çok şey duydum.) | |||||
| 1568) lots of; (sıfat) | |||||
| bir sürü | |||||
| There is still lots of food in the fridge. (Buzdolabında hala bir sürü yiyecek var.) | |||||
| 1569) loud; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; yüksek (ses), sesli, gürültülü zf.; yüksek sesle | |||||
| The music was very loud, I couldn’t hear you. (Müzik çok gürültülüydü, seni duyamadım.) | |||||
| 1570) love; (fiil, isim) | |||||
| f.; sevmek, aşık olmak i.; aşk, sevda, sevgii sevgili | |||||
| Their love was love at the first sight. (Onların aşkı, ilk görüşte aşktı.) | |||||
| 1571) lovely; (sıfat) | |||||
| güzel, sevimli | |||||
| She is a lovely and nice young lady. (O, sevimli ve hoş bir genç bayan.) | |||||
| 1572) lover; (isim) | |||||
| sevgili, aşık, yar | |||||
| He admitted that he used to be her lover. (Eskiden onun sevgilisi olduğunu itiraf etti.) | |||||
| 1573) low; (isim, sıfat) | |||||
| i.; böğürme s.; düşük, az , alçak | |||||
| They were eating around a low table. (Alçak bir masanın etrafında yemek yiyorlardı.) | |||||
| 1574) lower; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; indirmek, düşürmek, azaltmak s.; aşağı, alt , daha alçak | |||||
| Her lower lip trembled in fear. (Alt dudağı korku içerisinde titredi.) | |||||
| 1575) luck; (isim) | |||||
| şans, baht, talih | |||||
| She wished me good luck for the job interview. (Bana iş görüşmem için iyi şanslar diledi.) | |||||
| 1576) lucky; (sıfat) | |||||
| şanslı, talihli, kısmetli | |||||
| This is your lucky day! Wish something. (Bugün senin şanslı günün! Bir şeyler dile.) | |||||
| 1577) lunch; (isim, fiil) | |||||
| i.; öğle yemeği f.; öğle yemeği yemek | |||||
| I usually take a nap after lunch. (Genellikle öğle yemeğinden sonra biraz kestiririm.) | |||||
| 1578) lung; (isim) | |||||
| akciğer | |||||
| Smoking is one of the main causes of lung cancer. (Sigara içmek, akciğer kanserinin başlıca nedenlerindendir.) | |||||
| M | |||||
| 1579) machine; (isim) | |||||
| makine, mekanizma | |||||
| Machines have replaced human labour in industry. (Sanayide, makineler insan gücünün yerine geçti.) | |||||
| 1580) mad; (sıfat) | |||||
| deli, çılgın, öfkeli, kızgın | |||||
| I’ll go mad if I have to wait my lunch much longer. (Eğer yemeğimi daha fazla beklemek zorunda kalırsam deliye döneceğim.) | |||||
| 1581) magazine; (isim) | |||||
| dergi, magazin | |||||
| She likes reading fashion magazines. (Moda dergileri okumayı sever.) | |||||
| 1582) mail; (fiil,isim) | |||||
| f.; posta ile göndermek i.; posta | |||||
| I will check if there is any letter for me. (Benim için mektup var mı diye postamı kontrol edeceğim.).) | |||||
| 1583) main; (isim, sıfat) | |||||
| i.; esas, temel s.; ana, baş, başlıca | |||||
| The manager’s office is in the main building. (Müdürün odası ana binada.) | |||||
| 1584) mainly; (zarf) | |||||
| başlıca, esasen, ağırlıklı olarak | |||||
| The people in the fair were mainly foreign guests. (Fuardaki insanlar genel olarak yabancı konuklardı.) | |||||
| 1585) maintain; (fiil) | |||||
| sürdürmek, devam ettirmek, bakmak, bakım yapmak | |||||
| Azerbaijan and Turkey have always maintained close relations. (Azerbaycan ve Türkiye daima yakın ilişkilerini sürdürmüşlerdir.) | |||||
| 1586) maintenance; (isim) | |||||
| bakım, tamir, sürdürme, devam | |||||
| He learnt car maintenance. (O, araba tamiri yapmayı öğrendi.) | |||||
| 1587) major; (sıfat) | |||||
| başlıca, büyük, önemli | |||||
| We have encountered major problems. (Büyük problemlerle karşı karşıya kaldık.) | |||||
| 1588) majority; (isim) | |||||
| çoğunluk, çokluk | |||||
| Majority of the people is happy with their lives. (İnsanların çoğu hayatlarından mutlular.) | |||||
| 1589) make; (fiil) | |||||
| yapmak, yaptırmak, yaratmak, hazırlamak | |||||
| You should make your plans before Christmas. (Noel’den önce planlarını yapmalısın.) | |||||
| 1590) maker; (isim) | |||||
| yapan, yapıcı, yapımcı | |||||
| He is an excellent instrument maker. (O, mükemmel bir entstrüman yapıcısıdır.) | |||||
| 1591) makeup; (isim) | |||||
| makyaj | |||||
| Use cream to clean your makeup. (Makyajını temizlemek için krem kullan.) | |||||
| 1592) male; (isim) | |||||
| erkek, bay | |||||
| All the participants were male. (Katılımcıların hepsi erkekti.) | |||||
| 1593) mall; (fiil, isim) | |||||
| f.; dövmek, vurmak i.; kapalı çarşı, alışveriş merkezi, ağaçlık yol | |||||
| Let’s go to the mall. (Alışveriş merkezine gidelim.) | |||||
| 1594) man; (isim) | |||||
| erkek, adam, insan, kişi | |||||
| Men and women have equal rights. (Erkekler ve kadınlar eşit haklara sahiptirler.) | |||||
| 1595) manage; (fiil) | |||||
| yönetmek, idare etmek, çekip çevirmek | |||||
| He managed this project successfully. (Bu projeyi başarı ile yönetti.) | |||||
| 1596) management; (isim) | |||||
| idare, yönetim | |||||
| The hotel management was so rude that they did not give my money back. (Otel yönetimi o kadar kabaydı ki paramı geri vermediler.) | |||||
| 1597) manager; (isim) | |||||
| yönetici, idareci, müdür | |||||
| Our manager set a meeting yesterday. (Müdürümüz dün toplantı düzenledi.) | |||||
| 1598) manner; (isim) | |||||
| tavır, davranış, tutum,yöntem | |||||
| His manner was agressive. (Agrasif bir tutumu vardı.) | |||||
| 1599) manufacturer; (isim) | |||||
| imalatçı, üretici, fabrikatör | |||||
| Japan is know as the major manufacturer of technology. (Japonya, önemli bir teknoloji üreticisi olarak bilinir.) | |||||
| 1600) manufacturing; (isim) | |||||
| imalat, üretim, yapım | |||||
| Manufacturing industry was affected by the economic crisis. (İmalat endüstrisi ekonomik krizden etkilendi.) | |||||
| 1601) many; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; birçok, bir yığın zf.; çok | |||||
| I’ve got too many works to do. (Yapacak bir yığın işim var.) | |||||
| 1602) map; (isim, fiil) | |||||
| i.; harita, plan f.; haritalamak, işaret etmek, saptamak | |||||
| The map helped us to find our way. (Harita yolumuzu bulmamıza yardımcı oldu.) | |||||
| 1603) margin; (isim) | |||||
| kenar boşluğu, mesafe, sınır | |||||
| Leave a margin on the left. (Solda boşluk bırak.) | |||||
| 1604) mark; (fiil, isim) | |||||
| f.; işaretlemek, damgalamak, notlandırmak i.; iz, işaret, damga, puan | |||||
| Mark the words that you don’t know the meaning. (Anlamını bilmediğin kelimeleri işaretle.) | |||||
| 1605) market; (isim) | |||||
| piyasa, Pazar, çarşı, borsa | |||||
| She bought some fruits and vegetables at the market. (Pazardan meyve ve sebze aldı.) | |||||
| 1606) marketing; (isim) | |||||
| pazarlama | |||||
| Marketing techniques play major role in this field. (Pazarlama teknikleri bu alanda öenmli rol oynar.) | |||||
| 1607) marriage; (isim) | |||||
| evlilik, nikah, evlenme | |||||
| Their marriage was celebrated with a magnificent ceremony. (Evlilikleri, görkemli bir törenle kutlandı.) | |||||
| 1608) married; (sıfat) | |||||
| evli, nikahlı | |||||
| How long have you been married? (Ne zamandır evlisiniz?) | |||||
| 1609) marry; (fiil) | |||||
| evlenmek, nikahlanmak | |||||
| Will you marry me? (Benimle evlenir misin?) | |||||
| 1610) mask; (fiil, isim) | |||||
| f.; maskelemek, gizlemek i.; maske, örtü | |||||
| The robbers were wearing masks. (Hırsızlar maske takıyordu.) | |||||
| 1611) mass; (fiil, isim) | |||||
| f.; kümelemek, toplamak, yığmak i.; kütle,yığın | |||||
| The sky was full of masses of clouds. (Gökyüzü bulut kütleleriyle kaplıydı.) | |||||
| 1612) massive; (sıfat) | |||||
| çok büyük, iri, ağır , heybetli | |||||
| The explosion made a massive hole in the ground. (Patlama, yerde çok büyük bir çukur açtı.) | |||||
| 1613) master; (isim, fiil) | |||||
| i.; üstad, usta f.; üstesinden gelmek, öğrenmek, uzmanlaşmak | |||||
| He called himself the master of math. (Kendine matematik ustası diyor.) | |||||
| 1614) match; (fiil, isim) | |||||
| f.; eşleştirmek, uydurmak i.; eş, denk, kibrit, maç | |||||
| They are playing an important match against Barcelona on Sunday. (Pazar günü Barselona’ya karşı önemli bir maç oynayacaklar.) | |||||
| 1615) material; (isim, sıfat) | |||||
| i.; materyal, madde, malzeme s.; maddi, maddesel | |||||
| We need more materials to make a soap. (Sabun yapmak için daha fazla malzemeye ihtiyacımız var.) | |||||
| 1616) math; (isim) | |||||
| matematik | |||||
| He is good at math but I don’t. (O, matematikte iyidir ama ben değilim.) | |||||
| 1617) matter; (fiil, isim) | |||||
| f.; önem taşımak, önemli olmak i.; madde, konu, mesele | |||||
| We have more important matters to discuss. (Tartışacak daha önemli meselelerimiz var.) | |||||
| 1618) may; (isim, fiil) | |||||
| i.; mayıs f.; -ebilmek, -ebilir, olası olmak | |||||
| This film will be released next May. (Bu film, önümüzdeki mayıs çıkacak.) | |||||
| 1619) maybe; (bağlaç, ünlem) | |||||
| bağ.; belki de ünl.; belki, olabilir | |||||
| Maybe you should tell him later. (Belki ona daha sonra söylemelisin.) | |||||
| 1620) mayor; (isim) | |||||
| belediye başkanı | |||||
| He was elected mayor. (O, belediye başkanı seçildi.) | |||||
| 1621) me; (zamir) | |||||
| ben, beni, bana | |||||
| He told me that he won’t be able to join us. (Bize katılamayacağını söyledi.) | |||||
| 1622) meal; (isim) | |||||
| öğün, yemek | |||||
| What would you like to eat on your evening meal? (Akşam yemeğinde ne yemek istersiniz?) | |||||
| 1623) mean; (fiil, sıfat, isim) | |||||
| f.; demek istemek, anlamına gelmek, s.; pinti, adi, kaba i.; orta, ortalama | |||||
| Jim is a mean man. He never buys presents to anyone. (Jim cimri bir adamdır. Hiç kimseye asla hediye almaz.) | |||||
| 1624) meaning; (isim, sıfat) | |||||
| i.; anlam, mana, kasıt, yorum s.; anlam, anlamlı, niyetli | |||||
| What is the meaning of this word? (Bu sözcüğün anlamı nedir?) | |||||
| 1625) meanwhile; (zarf) | |||||
| bu sırada, tam bu sırada, aynı anda | |||||
| I’ll be back in an hour. Meanwhile do your homework. (Bir saat içinde geleceğim. Bu sırada ödevini yap.) | |||||
| 1626) measure; | |||||
| f.; ölçmek i.; ölçü, önlem, tedbir | |||||
| A ship’s speed is measured in knots. (Bir geminin hızı nat olarak ölçülür.) | |||||
| 1627) measurement; (isim) | |||||
| ölçü, ölçme, ölçüm | |||||
| Do you know the exact measurements of the room? (Odanın tam ölçülerini biliyor musun?) | |||||
| 1628) meat; (isim) | |||||
| et | |||||
| She doesn’t eat meat because she is vegetarian. (O et yemez çünkü vejeteryan.) | |||||
| 1629) mechanism; (isim) | |||||
| yöntem, mekanizma, düzenek | |||||
| He captured the control mechanism.(Kontrol mekanizmasını ele geçirdi.) | |||||
| 1630) media; | |||||
| medya, basın | |||||
| The media doesn’t report news objectively. (Medya, haberleri objektif olarak vermiyor.) | |||||
| 1631) medical; | |||||
| i.; medikal, tıp s.; tıbbi | |||||
| Scientists have started a new medical research recently. (Bilimadamları son zamanlarda yeni bir tıbbi araştırma başlattı.) | |||||
| 1632) medication; (isim) | |||||
| ilaç, ilaç tedavisi | |||||
| Are you currently taking any medication? (Şu şıralar herhangi bir ilaç alıyor musunuz?) | |||||
| 1633) medicine; (isim, fiil) | |||||
| i.; ilaç, tıp, hekimlik f.; ilaç vermek | |||||
| Did you take your medicine? (İlacını aldın mı?) | |||||
| 1634) medium; (isim, sıfat) | |||||
| i.; orta, orta düzey, aracı, gereç d.; ortalama | |||||
| We have three sizes- small, medium and large. (Üç beden var- küçük, orta ve büyük.) | |||||
| 1635) meet; | |||||
| buluşmak, görüşmek, karşılaşmak, rastlamak | |||||
| I met him after many years. (Onunla yıllar sonra karşılaştım.) | |||||
| 1636) meeting; | |||||
| toplantı, buluşma , karşılaşma | |||||
| That was such a boring meeting that I didn’t listen to anyone. (O kadar sıkıcı bir toplantıydı ki kimseyi dinlemedim.) | |||||
| 1637) member; | |||||
| üye, mensup,eleman | |||||
| Some of the members were absent. (Üyelerin bazıları yoktu.) | |||||
| 1638) membership; (isim) | |||||
| üyelik | |||||
| I applied for a membership of a charity. (Bir yardım derneğinin üyeliğine başvurdum.) | |||||
| 1639) memory; | |||||
| hafıza, bellek, anı | |||||
| I have a bad memory for words. (Kelime hafızam kötüdür.) | |||||
| 1640) mental; (sıfat) | |||||
| akli,akılsal, mental, ruhsal | |||||
| Her problems are mental, not physical. (Onun sorunları akılsal, fiziksel değil.) | |||||
| 1641) mention; | |||||
| bahsetmek, söz etmek, dile getirmek | |||||
| You mentioned in your e-mail that you might come over here. (Yazdığın e postada buraya gelebileceğinden bahsetmiştin.) | |||||
| 1642) menu; (isim) | |||||
| menü,mönü, yemek listesi | |||||
| May I have the menu, please? (Menüyü alabilir miyim lütfen?) | |||||
| 1643) mere; (isim, sıfat) | |||||
| i.; bataklık s.; mutlak, salt, sade, sırf | |||||
| Even the mere thought of it makes me happy. (Onun yalnızca düşüncesi bile beni mutlu ediyor.) | |||||
| 1644) merely;(zarf) | |||||
| sadece, yalnızca, salt | |||||
| He said nothing, merely smiled. (Hiçbir şey söylemedi, yalnızca gülümsedi.) | |||||
| 1645) mess; (isim, fiil) | |||||
| i.; dağınıklık, karışıklık f.; karıştırmak, altüst etmek | |||||
| The room was in mess. (Oda dağınıklık içindeydi.) | |||||
| 1646) message; (isim) | |||||
| ileti, mesaj, bildiri | |||||
| I sent him a massage to inform him about time of the trip. (Ona, gezinin zamanını bildirmek için bir mesaj attım.) | |||||
| 1647) metal; (isim, sıfat) | |||||
| metal, madde s.; metalik, madeni | |||||
| The frame is made of mental. (Çerçeve metalden yapılmış.) | |||||
| 1648) meter; (isim) | |||||
| metre, ölçü, sayaç | |||||
| John ran a hundred meters in fifteen seconds. (John, yüz metreyi onbeş saniyede koştu.) | |||||
| 1649) method; | |||||
| yöntem, tarz, usul, metot | |||||
| He developed a new method to solve the problem. (Problemi çözmek için yeni bir metot geliştirdi.) | |||||
| 1650) Mexican; (isim, sıfat) | |||||
| i.; meksikalı s.; meksika, meksika’ya özgü | |||||
| A mexican reporter wanted to make an interview with me. (Meksikalı bir gazeteci benimle röportaj yapmak istedi.) | |||||
| 1651) middle; | |||||
| i.; orta s.; ortadaki, ara | |||||
| He called me in the middle of the night. (Beni gecenin ortasında aradı.) | |||||
| 1652) might; | |||||
| i.; kuvvet, güç f.; -ebilirdi, -e bilmek, olası olmak | |||||
| I thought we might go to funfair on Sunday. (Pazar günü lunaparaka gidebilceğimizi düşünmüştüm.) | |||||
| 1653) military; | |||||
| i.; ordu s.; askeri | |||||
| Military forces attacked the enemy at dawn. (Askeri kuvvetler, şafak vaktinde düşmana saldırdı.) | |||||
| 1654) milk; (isim) | |||||
| süt | |||||
| Can you buy a bottle of milk? (Bir şişe süt alabilir misin?) | |||||
| 1655) million; | |||||
| milyon | |||||
| Millions of people died of black death in Europe. (Milyonlarca insan Avrupa’da vebadan öldü.) | |||||
| 1656) mind; | |||||
| f.; önemsemek, ilgilenmek, kulak asmak i.;akıl, zihin | |||||
| Her face is still in my mind. (Yüzü hala aklımda.) | |||||
| 1657) mine; (isim, zamir, fiil) | |||||
| i.; mayın, maden zm.; benimki f.; mayın döşemek, maden işletmek | |||||
| It is smilar to mine. (Bu benimkinin benzeri) | |||||
| 1658) minister; (isim) | |||||
| bakan, papaz | |||||
| The meeting of EU Foreign Ministers is on Monday. (AB Dışişleri Bakanları toplantısı Pazartesi günü.) | |||||
| 1659) minor; (isim, sıfat) | |||||
| i.; reşit olmayan kimse s.; daha küçük, küçük, ufak tefek, reşit olmayan | |||||
| There may be some minor changes in the plan. (Planda ufak tefek değişiklikler olabilir.) | |||||
| 1660) minority; (isim) | |||||
| azınlık, reşit olmama | |||||
| There is a French- speaking minority in the west of the country. (Ülkenin batısında Fransızca konuşan bir azınlık var.) | |||||
| 1661) minute; | |||||
| dakika, an , tutanak s.; önemsiz, ufak tefek | |||||
| The exam will be finished in five minutes. (Sınav 5 dakika sonra bitecek.) | |||||
| 1662) miracle; (isim) | |||||
| mucize | |||||
| It is miracle that nobody was killed in the car crash. (Araba kazasında kimsenin ölmemesi bir mucize.) | |||||
| 1663) mirror; (isim, fiil) | |||||
| i.; ayna f.; aksettirmek, yasıtmak | |||||
| She looked at herself in the mirror. (Aynada kendine baktı.) | |||||
| 1664) miss; | |||||
| f.; özlemek, isabet etmemek, ıskalamak, kaçırmak i.; ıskalama, evlenmemiş bayan | |||||
| He misses his old days. (Eski günlerini özlüyor.) | |||||
| 1665) missile; (isim) | |||||
| merak, atılan şey, mermi, kurşun, füze | |||||
| Missile attack on the capital is resuming. (Başkente füze saldırısı devam ediyor.) | |||||
| 1666) mission; | |||||
| misyon, görev, amaç | |||||
| He accomplished his mission in the army. (Ordudaki görevini tamamladı.) | |||||
| 1667) mistake; (isim, fiil) | |||||
| i.; yanlış, hata, yanlışlık, yanılgı f.; yanlış anlamak, yanılmak | |||||
| Don’t worry, we all make mistakes. (Endişelenme, hepimiz hata yapabiliriz.) | |||||
| 1668) mix; (fiil, isim) | |||||
| f.; karıştırmak, katmak i.; karışım | |||||
| If you mix yellow and blue, you get green. (Sarı ve maviyi karıştırırsan yeşil elde edersin.) | |||||
| 1669) mixture; (isim) | |||||
| karışım, karıştırma | |||||
| Add the butter to the mixture and beat well. (Karışımın içine yağı ekle ve iyice karıştır.) | |||||
| 1670) mm ; (isim) | |||||
| milimetre | |||||
| Use wood of at least 20 mm thickness. (En az yirmi mm kalınlığında tahta kullan.) | |||||
| 1671) mode; (isim) | |||||
| kip, mod, moda,usul, biçim, üslup | |||||
| Change your mode of communication. (İletişim biçimini değiştir.) | |||||
| 1672) model; | |||||
| i.; model, manken, kalıp f.; mankenlik yapmak, biçimlendirmek, kalıbını çıkarmak | |||||
| She used to want to be a model. (Önceden manken olmak isterdi.) | |||||
| 1673) moderate; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; ılımlı, ölçülü, orta dereceli f.; ılımlaştırmak, hafifletmek | |||||
| Cook over a moderate heat. (Orta ateşte pişir.) | |||||
| 1674) modern; | |||||
| modern, çağdaş, muasır | |||||
| Stress is a major problem of our modern life. (Stres, modern hayatımızın önemli bir sorunudur.) | |||||
| 1675) modest; (sıfat) | |||||
| mütevazi, alçakgönüllü, sade, gösterişsiz | |||||
| She is very modest about her success. (Başarısı konusunda çok alçakgönüllüdür.) | |||||
| 1676) mom; (isim) | |||||
| anne | |||||
| Where is my mom? (Annem nerede?) | |||||
| 1677) moment; | |||||
| an, lahza, esna | |||||
| That moment was the happiest moment of my life. (O an, hayatımın en mutlu anıydı.) | |||||
| 1678) money; | |||||
| para, ücret | |||||
| I’ve got no money left. (Hiç param kalmadı.) | |||||
| 1679) monitor; (fiil, isim) | |||||
| f.; izlemek, gözlemek i.; gözlem, monitör | |||||
| Each patient’s progress is closely monitored. (Her hastanın gelişimi yakından gözleniyor.) | |||||
| 1680) month; (isim) | |||||
| ay | |||||
| She earns $2000 a month. (Ayda 2000 dolar kazanıyor.) | |||||
| 1681) mood; (isim) | |||||
| ruh hali, ruhsal durum | |||||
| He is in a bad mood today. (Onun bugün ruh hali kötü.) | |||||
| 1682) moon; (isim) | |||||
| ay, uydu | |||||
| How many moons does Jupiter have? (Jüpiter’in kaç tane uydusu var?) | |||||
| 1683) moral; (isim, sıfat) | |||||
| i.; değer, kıssadan hisse, alınacak ders s.; ahlaki, manevi, erdemli | |||||
| They live according to their traditional moral values. (Onlar, geleneksel ahlaki değerlerine göre yaşarlar.) | |||||
| 1684) more; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; daha fazla, daha çok zf.; daha | |||||
| More and more people are getting cancer in early ages. (Gitgide daha fazla insan erken yaşlarda kansere yakalanıyor.) | |||||
| 1685) moreover; (zarf) | |||||
| dahası, üstelik, ayrıca | |||||
| I lost a lot money, moreover it was a waste of time. (Bir sürü paramı kaybettim, dahası zaman kaybıydı.) | |||||
| 1686) morning; (isim) | |||||
| sabah | |||||
| Every morning I drink a cup of coffee. (Her sabah bir fincan kahve içerim.) | |||||
| 1687) mortgage; (isim) | |||||
| ipotek, rehin (gayrimenkul) | |||||
| Our monthly mortgage payment is 2.000 dollars. (Aylık ipotek ödememiz 2000 dolar.) | |||||
| 1688) most; (sıfat, isim) | |||||
| s.; en, en çok, en fazla i.; çoğu | |||||
| I spend most money on clothes. (En çok parayı kıyafetlere harcarım.) | |||||
| 1689) mostly; (zarf) | |||||
| çoğunlukla, çoğu zaman, daha çok | |||||
| This are of Africa is mostly desert. (Afrika’nın bu alanı çoğunlukla çöl.) | |||||
| 1690) mother; (isim) | |||||
| anne, ana | |||||
| His mother was a nurse but she is retired now. (Annesi hemşireyi ama şuan emekli oldu.) | |||||
| 1691) motion; (isim) | |||||
| hareket, devinim | |||||
| Rub the cream in with a circular motion. (Kremayı dairesel hareketlerle sür.) | |||||
| 1692) motivation; (isim) | |||||
| motivasyon, teşvik, güdülenme | |||||
| He is intelligent but he lack motivation. (O, zeki ancak motivasyon eksikliği var.) | |||||
| 1693) motor; (isim) | |||||
| motor, makine, araba | |||||
| Now you can start the motor. (Motoru şimdi çalıştırabilirsin.) | |||||
| 1694) mount; (fiil, isim) | |||||
| binmek, üzerine çıkmak, oturtmak i.; dağ, tepe | |||||
| He mounted the platform and started to dance. (Platformun üzerine çıktı ve dans etmeye başladı.) | |||||
| 1695) mountain; (isim) | |||||
| dağ | |||||
| Mount Ararat is the highest mountain in Turkey. (Ağrı Dağı, Türkiye’deki en yüksek dağdır.) | |||||
| 1696) mouse; (isim) | |||||
| fare,sıçan | |||||
| I saw a big mouse in the garden. (Bahçede büyük bir fare gördüm.) | |||||
| 1697)mouth; | |||||
| ağız, gaga | |||||
| A snake’s mouth is very flexible. (Bir yılanın ağzı oldukça esnektir.) | |||||
| 1698) move; | |||||
| i.; hamle, hareket, taşınma f.; hareket etmek, yer değiştirmek, taşınmak | |||||
| The bus was already moving when I got there. (Oraya vardığımda otobüs çoktan hareket etmişti.) | |||||
| 1699) movement; | |||||
| hareket, eylem, akım | |||||
| There are various movements in our literature history. (Edebiyat tarihimizde birçok akım vardır.) | |||||
| 1700)movie; | |||||
| film, sinema filmi | |||||
| The movie we wacthed last night was a waste of time. (Dün izlediğimiz film zaman kaybıydı.) | |||||
| 1701) Mr; | |||||
| i.; bay s.; bey | |||||
| Let me introduce you Mr. Brown. (Sizi Bay Brown ile tanıştırıyım.) | |||||
| 1702) Mrs; | |||||
| i.; bayan (evli) s.; hanım | |||||
| Mrs. Yıldız is waiting for you in her office. (Bayan Yıldız sizi ofisinde bekliyor.) | |||||
| 1703) Ms; (isim) | |||||
| evli olmayan bayan | |||||
| Ms. Green will be back shortly. (Bayan Green kısa sürede geri dönecek.) | |||||
| 1704) much; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; fazla, çok zf.; çok, fazlaca, hayli | |||||
| I paid much money for these shoes. (Bu ayakkabılar için çok para ödedim.) | |||||
| 1705) multiple; (sıfat) | |||||
| çoklu, birkaç, çeşitli | |||||
| We made multiple copies of the page. (Sayfanın çoklu fotokopisini çektik.) | |||||
| 1706) murder; (fiil, isim) | |||||
| f.; cinayet işlemek, öldürmek, katletmek i.; cinayet, öldürme | |||||
| What was the murder weapon? (Cinayet silahı neydi?) | |||||
| 1707) muscle; (isim) | |||||
| kas, adale | |||||
| These exercises build muscle. (Bu egzersizler kas yapar.) | |||||
| 1708) museum; (isim) | |||||
| müze | |||||
| We visited a science museum in London. (Londra’da bir bilim müzesini ziyaret ettik.) | |||||
| 1709) music;(isim) | |||||
| müzik, nağme | |||||
| His music style was very interesting. (Onun müzik tarzı çok ilginçti.) | |||||
| 1710) musical; (sıfat) | |||||
| müzikal, müzikle ilgili | |||||
| She improved her musical talent. (O, müzikal yeteneğini kanıtladı.) | |||||
| 1711) musician; (isim) | |||||
| müzisyen, çalgıcı | |||||
| He is an old jazz musician. (O, eski bir caz müsizyenidir.) | |||||
| 1712) Muslim; (isim) | |||||
| müslüman | |||||
| Friday is a holiday in many Muslim countries. (Cuma, birçok Müslüman ülkede tatil günüdür.) | |||||
| 1713) must; (fiil, isim) | |||||
| f.; gerekmek, -meli/-malı i.; zorunluluk, gereklilik | |||||
| Cars must not park in front of the entrance. (Arabalar girişin önüne park etmemeli.) | |||||
| 1714) mutual; (sıfat) | |||||
| ortak, karşılıklı | |||||
| We both have a mutual interest in art. (Sanata karşı ikimizin de ortak bir ilgisi var.) | |||||
| 1715) my; (zamir) | |||||
| benim | |||||
| You can’t wear my clothes without my permission. (Kıyafetlerimi benim iznim olmadan giyemezsin.) | |||||
| 1716) myself; (zarf, zamir) | |||||
| zf.; kendim zm.; bizzat, kendim, kendimi | |||||
| I can’t express myself in French very well. (Fransızca’da kendimi çok iyi ifade edemiyorum.) | |||||
| 1717) mystery; (isim) | |||||
| esrar, sır, gizem | |||||
| He often tells us stories full of mystery. (Bize sık sık sır dolu hikayeler anlatır.) | |||||
| 1718) myth; (isim) | |||||
| efsane, mit | |||||
| There are Gods and Goddess in Greek myths. (Yunan mitlerinde tanrılar ve tanrıçalar vardır.) | |||||
| N | |||||
| 1719) naked; (sıfat) | |||||
| çıplak | |||||
| The little children ran naked through the beach. (Küçük çocuklar plajda çıplak halde koştular.) | |||||
| 1720) name; (isim, fiil) | |||||
| i.; isim, ad f.; adını koymak, ad vermek, söylemek, ismiyle çağırmak | |||||
| We found the name ‘Max’ for our dog. (Köpeğimiz için Max ismini bulduk.) | |||||
| 1721)narrative; (isim, sıfat) | |||||
| i.; anlatı, hikaye, öykü s.; öyküsel, hikaye tarzında | |||||
| The story contains more narrative than dialogue. (Hikaye, diyalogdan çok anlatı içeriyor.) | |||||
| 1722) narrow; (sıfat) | |||||
| dar, sıkı | |||||
| The road is too narrow for two car go together. (Bu yol iki arabanın yanyana gitmesi için çok dar.) | |||||
| 1723) nation; (isim) | |||||
| millet, halk, ulus | |||||
| The African nations fought for their independence. (Afrika halkları özgürlükleri için savaştı.) | |||||
| 1724) national; (sıfat) | |||||
| milli, ulusal | |||||
| Our national anthem consists of ten verses. (Bizim ulusal marşımız on kıtadan oluşur.) | |||||
| 1725) native; (sıfat) | |||||
| yerli | |||||
| This island is mostly populated by native Americans. (Bu adada çoğunlukla yerli Amerikalılar yaşıyor.) | |||||
| 1726) natural; (sıfat) | |||||
| doğal, doğuştan, natürel ,olağan | |||||
| Wild animals should live in their natural habitats. (Vahşi hayvanlar, doğal habitatlarında yaşamalıdır.) | |||||
| 1727) naturally; (zarf) | |||||
| doğal olarak, haliyle, tabii | |||||
| Naturally, I get upset when things go wrong. (Doğal olarak bir şeyler kötü gidince üzülürüm.) | |||||
| 1728) nature; (isim) | |||||
| doğa, tabiat, mizaç, yaradılış | |||||
| We must preserve the nature. (Doğayı korumalıyız.) | |||||
| 1729) near; (zarf, sıfat) | |||||
| zf.; yakın, yakınında, civarında s.; sıkı, samimi | |||||
| As far as i know, he must be near here. (Bildiğim kadarıyla buraya yakın olmalı.) | |||||
| 1730) nearby; (zarf) | |||||
| yakında | |||||
| The car is parked nearby. (Araba yakında park edili.) | |||||
| 1731) nearly; (zarf) | |||||
| neredeyse, yaklaşık olarak, hemen hemen, takriben | |||||
| I was nearly falling into the well. (Neredeyse kuyuya düşüyordum.) | |||||
| 1732) necessarily; (zarf) | |||||
| ister istemez, muhakkak, ille de | |||||
| The weather forecast is not necessarily reliabe. (Hava durumu tahminleri ille de güvenilir değildir.) | |||||
| 1733) necessary; (sıfat) | |||||
| gerekli, gereken, lazım, zprunlu | |||||
| All the necessary precautions must be taken. (Bütün gerekli önlemler alınmalı.) | |||||
| 1734) neck; (isim) | |||||
| boyun, elbise yakası | |||||
| Giraffes have very long neck. (Zürafaların çok uzun boyunları vardır.) | |||||
| 1735) need; (fiil, isim) | |||||
| f.; ihtiyaç duymak, gerek duymak , gerekli olmak i.; ihtiyaç, gereksinim | |||||
| Do you need any help? (Yardıma ihtiyacın var mı?) | |||||
| 1736) negative; (sıfat) | |||||
| olumsuz, negatif | |||||
| The crisis had a negative effect on economy. (Krizin ekonomi üzerinde olumsuz etkisi oldu.) | |||||
| 1737) negotiate; (fiil) | |||||
| görüşmek, müzakere yapmak | |||||
| The government refused to negotiate with terrorists. (Hükümet, teroristlerle müzakere yapmayı reddetti.) | |||||
| 1738) negotiation; (isim) | |||||
| müzakere, uzlaşma | |||||
| The negotiations with the company are continuing. (Şirketle müzakareler devam ediyor.) | |||||
| 1739) neighbor; (isim) | |||||
| komşu | |||||
| Our neighbors are very noisy. (Komşularımız çok gürültücü.) | |||||
| 1740) neighborhood; (isim) | |||||
| mahalle, semt, komşuluk | |||||
| We grew up in the same neighborhood. (Biz aynı mahallede büyüdük.) | |||||
| 1741) neither; (sıfat, zamir, bağlaç) | |||||
| s.; hiçbir zm.; hiçbiri, ne bu ne öteki bağ.; gerekse | |||||
| Which do you like? Neither. (Hangisini beğendin? Hiçbiri.) | |||||
| 1742) nerve; (isim) | |||||
| sinir, asap | |||||
| I need something to calm my nerves. (Sinirlerimi yatıştıracak bir şey lazım.) | |||||
| 1743) nervous; (sıfat) | |||||
| sinirli, gergin, tedirgin | |||||
| I felt really nervous before the exam. (Sınavdan önce gerçekten çok gergindim.) | |||||
| 1744) net; (isim, sıfat) | |||||
| i.; ağ, şebeke s.; net, kesin | |||||
| The net profit of this year is around 2 millions. (Bu yıl net kar 2 milyon civarında.) | |||||
| 1745) network;(isim) | |||||
| ağ, şebeke | |||||
| The railway network in Turkey are being extended. (Türkiye’deki demiryolu ağları genişletiliyor.) | |||||
| 1746) never; (zarf) | |||||
| hiç, asla, hiçbir zaman | |||||
| She never eats meat, she is a vegetarian. (Asla et yemez, o vejeteryan.) | |||||
| 1747) nevertheless; (zarf, bağlaç) | |||||
| zf.; yine de, buna karşın bağ.;ancak | |||||
| I failed. Nevertheless, I tried. (Başarısız oldum. Yine denedim.) | |||||
| 1748) new; (sıfat) | |||||
| yeni, taze | |||||
| I bought a new computer last week. (Geçen hafta yeni bilgisayar aldım.) | |||||
| 1749) newly; (zarf) | |||||
| yeni, yakın zamanlarda,geçenlerde | |||||
| Newly married couple is waiting a baby. (Yeni evli çift bebek bekliyor.) | |||||
| 1750) news; (isim) | |||||
| haber, haberler | |||||
| Have you seen the news about upcoming elections? (Gelecek seçimler hakkındaki haberi izledin mi? | |||||
| 1751) newspaper; (isim) | |||||
| gazete | |||||
| She likes reading newspaper while she is having a breakfast. (Kahvaltı yaparken gazete okumayı sever.) | |||||
| 1752) next; (edat, sıfat, zarf) | |||||
| ed.; sonraki, yanında s.; bitişik,sonraki, en yakın, ertese, gelecek, önümüzdeki zf.; ondan sonra | |||||
| Your turn, answer the next question. (Sıra sende, sonraki soruyu sen cevapla.) | |||||
| 1753) nice; (sıfat) | |||||
| sevimli, hoş, iyi, güzel | |||||
| Her attitudes towards me were nice. (Bana karşı davranışları hoştu.) | |||||
| 1754) night; (sıfat, isim) | |||||
| s.; gece i.; gece | |||||
| I played video games all night long. (Tüm gece video oyunları oynadım. | |||||
| 1753) nine; (isim) | |||||
| dokuz | |||||
| Banks open at nine o’clock. (Bankalar saat dokuzda açılıyor.) | |||||
| 1754) no; (ünlem, isim, sıfat) | |||||
| ünl.; hayır i.; ret s.; yasak, hiçbir | |||||
| She said “No” to his propasal. (Evlilik teklifine “Hayır” dedi.) | |||||
| 1755) nobody; (zamir, isim) | |||||
| zm.; hiç kimse i.; hiç | |||||
| Nobody knew what to say. (Hiç kimse ne diyeceğini bilmiyordu.) | |||||
| 1756) nod; (fiil, isim) | |||||
| f.; kafa sallamak, başıyla selam vermek, başı ile onaylamak i.; kafa sallama | |||||
| I asked her if he would come to us and she nodded. (Ona bize gelecek misin diye sordum ve o da başıyla onayladı.) | |||||
| 1757) noise; (isim) | |||||
| gürültü, ses | |||||
| You are making too much noise. (Çok fazla gürültü yapıyorsunuz.) | |||||
| 1758) nomination; (isim) | |||||
| aday gösterme, atama | |||||
| He has had five Oscar nominations. (Onun beş Oscar adaylığı var.) | |||||
| 1759) none; (zamir, zarf) | |||||
| zm.; hiçbirisi, hiç kimse zf.; asla, hiçbir zaman | |||||
| None of you will leave this area. (Hiçbiriniz bu bölgeden ayrılmayacaksınız.) | |||||
| 1760) nonetheless; (zarf) | |||||
| bununla birlikte, her şeye rağmen, yine de | |||||
| The exam won’t be hard. Nonetheless, we need to study. (Sınav çok zor olmayacak. Yine de biz çalışmalıyız.) | |||||
| 1761) nor; (bağlaç) | |||||
| ne de, ne | |||||
| Not a building nor a tree was left standing. (Geride ne bir bina ne bir ağaç kaldı.) | |||||
| 1762) normal; (sıfat) | |||||
| normal, olağan, standart | |||||
| I hope things could get back normal. (Umarım her şey normale döner.) | |||||
| 1763) normally; (zarf) | |||||
| normalde, genelde | |||||
| She doesn’t normally eat meat. (O normalde et yemez.) | |||||
| 1764) north; (isim, sıfat, zarf) | |||||
| i.; kuzey s.; kuzeydeki, kuzeyden gelen zf.; kuzeye doğru, kuzeyd | |||||
| We changed our direction to the north. (Yönümüzü kuzeye çevirdik.) | |||||
| 1765) northern; (sıfat) | |||||
| kuzeyli, kuzey, kuzeye ait | |||||
| More people live in the northern part of the town. (Birçok insan kasabanın kuzeyinde yaşıyor.) | |||||
| 1766) nose; (isim) | |||||
| burun, koklama duyusu | |||||
| Your nose is running. (Burnun akıyor.) | |||||
| 1767) not; (zarf) | |||||
| değil, yok | |||||
| I am not an artist, don’t expect me to draw well. (Ben sanatçı değilim, benden iyi çizim yapmamı bekleme.) | |||||
| 1768) note; (fiil, isim) | |||||
| i.; not, nota, fatura, senet f.; not etmek, kaydetmek, işaretlemek , farkına varmak | |||||
| His notes weren’t enough to pass this lesson. (Notları bu dersi geçmek için yeterli değildi.) | |||||
| 1769) nothing; (isim) | |||||
| hiç, hiçbir şey, yok | |||||
| There is nothing to worry about. (Endişelenecek bir şey yok.) | |||||
| 1770) notice; (isim, fiil) | |||||
| i.; bildiri, ihbar, duyuru, ihtar, dikkat, farketme f.; farketmek, gözünden kaçmamak | |||||
| Did you notice how sad John was? (John’un ne kadar üzgün olduğunu farkettin mi?) | |||||
| 1771) notion; (isim) | |||||
| kavram, nosyon, düşünce, fikir | |||||
| Our political system is based on the notions of equality and liberty. (Siyasi sistemimiz eşitlik ve özgürlük kavramları üzerine kuruludur.) | |||||
| 1772) novel; (isim) | |||||
| roman | |||||
| I like reading historic novels. (Tarihi romanları okumayı severim.) | |||||
| 1773) now; (zarf) | |||||
| şimdi, hemen, şu anda | |||||
| What time is it in New York now? (Şu an New York’ta saat kaç?) | |||||
| 1774) nowhere; (isim, zarf) | |||||
| i.; hiçbir yer zf.; hiçbir yerde, hiçbir yere | |||||
| There was nowhere for me to sit. (Oturacak hiçbir yer yoktu.) | |||||
| 1775)n’t; | |||||
| değil (can’t, don’t, haven’t gibi) | |||||
| I don’t know what to say. (Ne diyeceğimi bilemiyorum) | |||||
| 1776) nuclear; (sıfat) | |||||
| nükleer | |||||
| The country has nuclear weapons. (Ülkenin nükleer silahları var.) | |||||
| 1777) number; (fiil, isim) | |||||
| f.; numaralamak, sayı saymak i.; numara, rakam, sayı, miktar, adet | |||||
| Dial this phone number to talk the manager. (Yöneticiyle konuşmak için bu telefon numarasını tuşlayınız.) | |||||
| 1778) numerous; (sıfat) | |||||
| sayısız, birçok, çok sayıda | |||||
| I have numerous book in my library. (Kütüphanemde çok sayıda kitap var.) | |||||
| 1779) nurse; (fiil, isim) | |||||
| f.; bakıcılık yapmak, hemşirelik yapmak, emzirmek i.; hemşire | |||||
| Her dream is to become a nurse. (Onun hayali hemşire olmak.) | |||||
| 1780) nut; (isim) | |||||
| fındık | |||||
| They are gathering nuts. (Onlar fındık topluyorlar.) | |||||
| 1781) object; (fiil, isim) | |||||
| f.; karşı çıkmak, itiraz etmek i.; amaç, obje, nesne, cisim | |||||
| I object to your opinion. (Senin fikrine itiraz ediyorum.) | |||||
| O | |||||
| 1782) objective; (isim, sıfat) | |||||
| i.; hedef, amaç s.; nesnel, objektif, tarafsız | |||||
| You should be more objective when criticising. (Eleştiri yaparken daha nesnel olmalısın.) | |||||
| 1783) obligation; (isim) | |||||
| zorunluluk, mecburiyet, mükellefiyet | |||||
| Paying taxes is our legal obligation. (Vergi vermek bizim yasal zorunluluğumuz.) | |||||
| 1784) observation; (isim) | |||||
| gözlem, gözetim, inceleme | |||||
| The suspect is being kept under observation. (Şüpheli gözlem altında tutuluyor.) | |||||
| 1785) observe; (fiil) | |||||
| gözlemlemek, incelemek | |||||
| Have you observed any changes lately? (Son zamanlarda bir değişim gözlemledin mi?) | |||||
| 1786) observer; (isim) | |||||
| gözlemci, gözetmen, gözcü | |||||
| According to the observers, the plane exploded shortly after take off. (Gözlemcilere göre uçak kalktıktan kısa bir süre sonra patlamış.) | |||||
| 1787) obtain; (fiil) | |||||
| elde etmek, edinmek, kazanmak, ele geçirmek | |||||
| I finally obtained information from the professor. (Sonunda profesörden bilgi edindim.) | |||||
| 1788) obvious; (sıfat) | |||||
| belli, apaçık, bariz | |||||
| It is obvious that you don’t want to come with us. (Belli ki bizimle gelmek istemiyorsun.) | |||||
| 1789) obviously; (zarf) | |||||
| apaçık, besbelli, açıkçası | |||||
| You are obviously sleepy. (Apaçık uykusulusun.) | |||||
| 1790) occasion; (isim) | |||||
| fırsat, olay, durum, ortam | |||||
| I can remember very few occasions from my childhood. (Çocukluğumdan çok az olayı hatırlayabiliyorum.) | |||||
| 1791) occasionally; (zarf) | |||||
| ara sıra, zaman zaman | |||||
| These symptoms can occasionally lead serious diseases. (Bu belirtiler zaman zaman ciddi hastalıklara yol açabilir.) | |||||
| 1792) occupation; (isim) | |||||
| iş, uğraş, meslek | |||||
| What is your mother’s occupation? (Annenin mesleği nedir?) | |||||
| 1793) occupy; (fiil) | |||||
| işgal etmek, meşgul etmek, oyalamak, zamanını almak, tutmak | |||||
| The capital has been occupied by the foreign military forces. (Başkent yabancı askeri güçler tarafından işgal edildi.) | |||||
| 1794) occur; (fiil) | |||||
| meydana gelmek, olmak, ortaya çıkmak | |||||
| When did the event occur? (Bu olay ne zaman meydana geldi?) | |||||
| 1795) ocean; (isim) | |||||
| okyanus | |||||
| Ocean levels are rising. (Okyanus seviyesi yükseliyor.) | |||||
| 1796) odd; (sıfat) | |||||
| garip, tuhaf, acayip, sıradışı | |||||
| There is something odd about that girl. (BU kızda tuhaf bir şeyler var.) | |||||
| 1797) odds; (isim) | |||||
| şans, olasılık, ihtimal | |||||
| The odds are very much in favour. (Olasılıklar bizim tarafımızda. ) | |||||
| 1798) of; edat, fiil) | |||||
| ed.; -nın, -nin, -den, -dan, hakkında f.; bir şeyden övünerek bahsetmek | |||||
| I showed him a photo of my dog. (Ona köpeğimin fotoğrafını gösterdim.) | |||||
| 1799) off; (sıfat, zarf, fiil) | |||||
| s.; kapalı, izinli, bozuk, uzak, kötü, yorgun zf.; dışında, haricinde, uzakta f.; öldürmek | |||||
| As I reached the station, I got off the bus. (İstasyona vardığımda otobüsten indim.) | |||||
| 1800) offense; (isim) | |||||
| suç, gücenme, dargınlık, kırgınlık | |||||
| I am sorry I meant no offense. (Afedersin, gücendirmek istememiştim.) | |||||
| 1801) offensive; (sıfat) | |||||
| saldıran, saldırgan, kırıcı | |||||
| Your comments are deeply offensive. (Yorumların oldukça kırıcı.) | |||||
| 1802) offer; (isim, fiil) | |||||
| i.; teklif, öneri, sunma, arz f.; teklif etmek, önermek, sunmak, arz etmek | |||||
| They decided to offer him a job. (Ona bir iş teklif etmeye karar verdiler.) | |||||
| 1803) office; (isim) | |||||
| ofis, büro, iş yeri, makam odası | |||||
| Are you going to office today? (Bugün ofise gidiyor musun?) | |||||
| 1804) officer; (isim) | |||||
| memur, görevli, polis memuru, subay | |||||
| The police officer arrested the thief. (Polis memuru hırsızı tutukladı.) | |||||
| 1804) official; (isim, sıfat) | |||||
| i.; memur, resmi yetkili, görevli s.; resmi | |||||
| The president made an official visit to Berlin in April. (Başkan, nisan ayında Berlin’e resmi bir gezi yaptı.) | |||||
| 1805) often; (zarf) | |||||
| sık sık, genellikle, çok kez | |||||
| How often do you go to the cinema? (Ne sıklıkla sinemaya gidersin?) | |||||
| 1806) oh; (ünlem) | |||||
| ha, ah | |||||
| Oh, how gorgeous! (Ah, ne kadar muhteşem!) | |||||
| 1807) oil; (isim, fiil) | |||||
| i.; yağ, sıvıyağ, petrol f.; yağlamak | |||||
| Put some oil in the salad. (Salataya biraz yağ koy.) | |||||
| 1808) ok; (isim, sıfat, fiil, ünlem) | |||||
| i.; izin, kabul, onay s.; iyi f.; onaylamak, kabul etmek ünl.; olur, tamam | |||||
| OK, let’s go. (Tamam, gidelim.) | |||||
| 1809) okay; (ünlem, isim, sıfat) | |||||
| ünl.; tamam i.; tasdik, onay s.; iyi, uygun | |||||
| Okay, I accept my mistake. (Tamam, hatamı kabul ediyorum.) | |||||
| 1810) old; (sıfat) | |||||
| eski, yaşlı, ihtiyar, modası geçmiş | |||||
| The baby is only a few months old. (Bebek yalnızca birkaç aylık.) | |||||
| 1811) Olympic; (sıfat) | |||||
| olimpik, olimpiyat | |||||
| He is an olympic champion. (O, bir olimpiyat şampiyonudur.) | |||||
| 1812) on; (edat, sıfat, zarf) | |||||
| ed.; üstünde, üzerinde, -de/-da s.; açık, devrede, hazır, devam etmekte olan zf.; konusunda, hakkında, aralıksız | |||||
| The car keys are on the table. (Araba anahtarları masanın üzerinde.) | |||||
| 1813) once; (zarf) | |||||
| bir kez, bir kere, bir keresinde, eskiden, bir zamanlar | |||||
| This song was famous once, but nobody listens it today. (Bu şarkı bir zamanlar meşhurdu ancak artık kimse dinlemiyor.) | |||||
| 1814) one; (isim, sıfat, zamir) | |||||
| i.; bir, birisi s.; tek, bir tane zm.; biri | |||||
| Do you want one or two? (Bir tane mi istersin iki tane mi?) | |||||
| 1815) ongoing; (sıfat) | |||||
| süregelen, devam eden | |||||
| There is an ongoing discussion between two countries. (İki ülke arasında devam eden bir müzakere var.) | |||||
| 1816) onion; (isim) | |||||
| soğan | |||||
| Chop the onions finely. (Soğanları ince ince doğra.) | |||||
| 1817) online; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; bağlantılı, online zf.; online olarak | |||||
| Online shopping has become a trend. (Online alışveriş bir trend haline geldi.) | |||||
| 1818) only; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; tek , bir, biricik, eşsiz, yalnız zf.; yalnızca, sadece | |||||
| Jane is their only daughter. (Jane onların tek kızı.) | |||||
| 1819) onto; (edat) | |||||
| üzerine, üstüne | |||||
| Move the books onto the third shelf. (Kitapları üçüncü rafın üzerine çıkar.) | |||||
| 1820) open; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; açmak, açılmak, başlamak, başlatmak s.; açık, geniş, serbest, dürüst, içten, ferah | |||||
| I can’t keep my eyes open, I am so sleepy. (Gözlerimi açık tutamıyorum, çok uykum var.) | |||||
| 1821) opening; (isim) | |||||
| açma, açılış, açıklık, ağız | |||||
| The president made an impressive speech at the opening ceramony. (Başkan, açılış töreninde etkileyici bir konuşma yaptı.) | |||||
| 1822) operate; (fiil) | |||||
| ameliyat etmek, işletmek, çalıştırmak, idare etmek | |||||
| Solar panels can only operate in the sunlight. (Güneş panelleri yalnızca güneş ışığında çalıştırılabilir.) | |||||
| 1823) operating; (isim, sıfat) | |||||
| i.; ameliyat, işletme, çalıştırma s.; faaliyet yürüten | |||||
| The patient is waiting in the operating room. (Hasta, ameliyat odasında bekliyor.) | |||||
| 1824) operation; (isim) | |||||
| operasyon,ameliyat, harekat, işlem, faaliyet | |||||
| The heart operation took two hours. (Ameliyat iki saat sürdü.) | |||||
| 1825) operator; (isim) | |||||
| operatör, çalıştıran kişi, işletmeci | |||||
| He works as machine operator. (O, makine operatörü olarak çalışıyor.) | |||||
| 1826) opinion; (isim) | |||||
| düşünce, fikir, görüş | |||||
| Everyone should tell his/her opinion in democratic societies. (Demokratik toplumlarda herkes fikrini söylemelidir.) | |||||
| 1827) opponent; (isim, sıfat) | |||||
| i.; rakip, düşman s.; karşıt, aleyhtar | |||||
| They managed to beat their opponents. (Rakiplerini yenmeyi başardılar.) | |||||
| 1828) opportunity; (isim) | |||||
| fırsat, imkan, olanak, şans | |||||
| At least I can give you the opportunity of explaining what happend. (Sana, en azından ne olduğunu anlatma fırsatı verebilirim.) | |||||
| 1829) oppose; (fiil) | |||||
| karşı çıkmak, başkaldırmak, muhalefet yapmak | |||||
| Her parents are oppesed to her marriage. (Anne babası onun evliliğine karşo çıktı.) | |||||
| 1830) opposite; (isim, sıfat, edat) | |||||
| i.;zıt s.; ters, zıt, aksi, karşıt, muhalif ed.; karşısında | |||||
| They went in opposite directions. (Zıt yönlerden gittiler.) | |||||
| 1831) opposition; (isim) | |||||
| muhalefet, karşı koyma, itiraz | |||||
| He spent three years in prison for his opposition to the regime. (Rejime karşı muhalefeti olduğu için hapiste üç yıl geçirdi.) | |||||
| 1832) option; (isim) | |||||
| seçenek, tercih, seçme, opsiyon | |||||
| I had no option but to leave. (Ayrılmaktan başka çarem yoktu.) | |||||
| 1833) or; (bağlaç) | |||||
| ya da, veya, yoksa, ya | |||||
| There are people who don’t have homes, jobs or family. (Evi, işi ya da ailesi olmayan insanlar var.) | |||||
| 1834) orange; (isim) | |||||
| portakal, turuncu | |||||
| Would you like some orange juice? (Biraz portakal suyu ister misiniz?) | |||||
| 1835) order; (isim, fiil) | |||||
| i.; düzen, emir, buyruk, sipariş, sıra f.; emir vermek, tertiplemek, düzen sağlamak, sipariş vermek | |||||
| The names are listed in alphabetical order. (İsimler alfabetik sıraya göre listeli.) | |||||
| 1836) ordinary; (sıfat) | |||||
| sıradan, olağan, basit, alışılmış | |||||
| How was your day? It was ordinary. (Günün nasıl geçti? Sıradandı.) | |||||
| 1837) organic; (sıfat) | |||||
| organik, canlı, bedensel | |||||
| You shoul prefer organic vegetables and fruits for your health. (Sağlığınız için organik sebze ve meyveleri tercih etmelisiniz.) | |||||
| 1838) organization; (isim) | |||||
| organizasyon, örgüt, kurum, kuruluş, dernek, teşkilatlanma | |||||
| She is the leader of a voluntary organization. (Gönüllü bir organizasyonun lideri.) | |||||
| 1839) organize; (fiil) | |||||
| organize etmek, düzenlemek, tertiplemek, hazırlamak | |||||
| They organized a great party for their daughter’s birthday. (Kızlarının doğum günü için büyük bir parti düzenlediler.) | |||||
| 1840) orientation; (isim) | |||||
| oryantasyon, çevreye uyum sağlama, bir yere alışma, yönelim | |||||
| This is orientation week for all our new workers. (Bu hafta tüm yeni çalışanlarımız için oryantasyon haftası.) | |||||
| 1841) origin; (isim) | |||||
| köken, kaynak, orijin | |||||
| The origin of the word is Arabic. (Kelimenin kökeni Arapçadır.) | |||||
| 1842) original; (sıfat) | |||||
| orijinal, özgün,asıl | |||||
| That is a very original idea. (Bu çok özgün bir fikir.) | |||||
| 1843) originally; (zarf) | |||||
| aslen, aslında, köken olarak | |||||
| Our family originally came from Iran. (Ailemiz köken olarak İran’dan geliyor.) | |||||
| 1844) other; (sıfat, zamir) | |||||
| s.; diğer, öbür, öteki, başka zm.; diğeri, öbürü | |||||
| Are there any other questions? (Başka soru var mı?) | |||||
| 1845) others; (zamir) | |||||
| diğerleri, başkaları | |||||
| Some pictures are better than others. (Bazı resimler diğerlerinden daha iyi.) | |||||
| 1846) otherwise; (zarf) | |||||
| aksi halde, başkaca | |||||
| I borrowed some money. Otherwise, I couldn’t have afforded the trip. (Biraz borç para aldım. Aksi halde bu geziye maddi gücüm yetmezdi.) | |||||
| 1847) ought; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; -meli/ -malı, gerekli i.; zorunluluk, yükümlülük | |||||
| You ought to apologize. (Özür dilemelisin.) | |||||
| 1848) our; (zamir) | |||||
| bizim | |||||
| I showed them some of our photos. (Onlara bazı fotoğraflarımızı gösterdim.) | |||||
| 1849) ourselves; (zamir) | |||||
| kendimiz, biz | |||||
| We shouldn’t blame ourselves for her actions. (Onun yaptıkları yüzünden kendimizi suçlamamalıyız.) | |||||
| 1850) out; (isim, zarf, fiil, sıfat) | |||||
| i.; çıkış, çıkar yol, çözüm, çizgi dışı zf.; dışarı, dışarıya,dışarıda f.; çıkarmak, meydana çıkmak, kovmak s.; dış, harici, bitmiş, uzak, eskimiş, modası geçmiş | |||||
| I called him but he was out. (Onu aradım ama dışarıdaydı.) | |||||
| 1851) outcome;(isim) | |||||
| sonuç, netice , çıktı, ürün | |||||
| What was the outcome of your research? (Araştırmanızın sonuçları nelerdi?) | |||||
| 1852) outside; (zarf, isim, sıfat, edat) | |||||
| zf.;dışarı, dıştan, dışarıya i.; dış, dış taraf s.; dış, dışarıdaki, harici ed.;dışında, dışına | |||||
| You can’t open the window from the outside. (Pencereyi dışarıdan açamazsın.) | |||||
| 1853) oven; (isim) | |||||
| fırın, ocak | |||||
| She bakes cakes in the oven. (Kekleri fırında pişirdi.) | |||||
| 1854) over; (sıfat, zarf, edat) | |||||
| s.; bitmiş, üstün, çok fazla, aşırı zf.; fazla, tekrar,yine, üzerine, aşırı, her yerinden, baştan sona ed.; üzerinde, üstünde, üstünden, hakkında, karşıya, öbür tarafa, boyunca | |||||
| By the time I arrived, the meeting was over. (ben vardığımda toplantı bitmişti.) | |||||
| 1855) overall; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; etraflı, geniş kapsamlı, genel zf.; tam, genel olarak | |||||
| They made an overall asessment after the meeting. (Toplantıdan sonra genel bir değerlendirme yaptılar.) | |||||
| 1856) overcome; (fiil) | |||||
| üstesinden gelmek, yenmek, alt etmek | |||||
| She overcame all difficulties on her own. (O, kendi başına tüm zorlukların üstesinden geldi.) | |||||
| 1857) overlook; (fiil) | |||||
| aldırmamak, hoşgörmek, gözünden kaçmak, dikkate almamak | |||||
| It seems that they have overlooked one important fact. (Önemli bir gerçeği gözden kaçırmı gibi görünüyorlar.) | |||||
| 1858) owe; (fiil) | |||||
| borçlu olmak, minnettar olmak | |||||
| He still owes five thousand dollars to his father. (Babasına hala beş bin dolar borcu var.) | |||||
| 1859) own; (zamir, fiil, sıfat) | |||||
| zm.; kendi, kendinin f.; sahip olmak s.; özel | |||||
| Is that your own car? (Bu senin kendi araban mı?) | |||||
| 1860) owner; (isim) | |||||
| sahip,mal sahibi | |||||
| He is the owner of a textile factory. (O, bir tekstil fabrikasının sahibi.) | |||||
| P | |||||
| 1861) pace; (fiil, isim) | |||||
| f.;adımlamak, gezinmek i.; tempo, adım, yürüyüş | |||||
| The runners have quickened their pace. (Yarışçılar tempolarını hızlandırdı.) | |||||
| 1862) pack; (fiil, isim) | |||||
| f.; paketlemek, ambalajlamak , eşyalarını toplamak i.; ambalaj, paket, sargı | |||||
| I have packed a few things into the suitcase. (Valizin içine birkaç şey topladım.) | |||||
| 1863) package; (fiil, isim) | |||||
| f.; paketlemek i.; paket, koli, ambalaj | |||||
| There is a large package for you. (Size büyük bir paket var.) | |||||
| 1864) page; (isim) | |||||
| i.; sayfa, uşak, otel garsonu, komi f.; sayfaları numaralandırmak | |||||
| Turn to page 50. (Sayfa 50’ye çevirin.) | |||||
| 1865) pain; (isim) | |||||
| ağrı, sancı, sızı, acı, ızdırap | |||||
| She is suffering from chest pain. (Göğüs ağrısı çekiyor.) | |||||
| 1866) painful; (sıfat) | |||||
| ağrılı, sancılı, eziyetli | |||||
| Her treatment process was painful. (Onun tedavi süreci çok sancılıydı.) | |||||
| 1867) paint; (fiil, isim) | |||||
| f.; boyamak, resmetmek i.; boya, makyaj malzemesi | |||||
| The walls were painted blue. (Duvarlar maviye boyandı.) | |||||
| 1868) painter; (isim) | |||||
| ressam, boyacı | |||||
| Picasso is a well known painter. (Picasso tanınmış bir ressamdır.) | |||||
| 1869) painting; (isim) | |||||
| resim, boyama, tablo, yağlı boya | |||||
| Painting and music are her biggest hobbies. (resim ve müzik onun en büyük hobileri.) | |||||
| 1870) pair; (isim, fiil) | |||||
| i.; çift, eş f.; çift olmak, eşleşmek, eşleştirmek | |||||
| She bought a pair of gloves. (Bana bir çift eldiven aldı.) | |||||
| 1871) pale; (sıfat) | |||||
| soluk, solgun, renksiz, cansız | |||||
| You look pale. Are you ill? (Solgun görünüyorsun. Hasta mısın?) | |||||
| 1872) Palestinian; (isim, sıfat) | |||||
| i.; filistinli s.; filistin | |||||
| The Pastinians had to leave their home after war. (Filistinliler savaştan sonra evlerini terk etmek zorunda kaldılar.) | |||||
| 1873) palm; (isim) | |||||
| palmiye, hurma ağacı, avuç, avuç içi | |||||
| John is planting a palm tree in his backyard. (John arka bahçesine palmiye ağacı dikiyor.) | |||||
| 1874) pan; (isim) | |||||
| tava, tepsi | |||||
| Melt the butter in a pan. (Yağı bir tavanın içinde erit.) | |||||
| 1875) panel; (isim) | |||||
| pano, tabla, panel | |||||
| The important politicians are going to meet in this panel. (Önemli siyasetçiler bu panelde buluşacak.) | |||||
| 1876) pant; (isim, fiil) | |||||
| i.; soluma f.; hızlı hızlı solumak, nefes nefese kalmak | |||||
| 1877) paper; (isim, fiil) | |||||
| i.; kağıt , duvar kağıdı, gazete, rapor , yazılı ödev f.;üzerine kağıt kaplamak, duvar kağıdıyla kaplamak | |||||
| He wrote his name on a piece of paper. (Bir parça kağıdın üzerine ismini yazdı.) | |||||
| 1878) parent; (isim, fiil,sıfat) | |||||
| i.; anne- baba, veli f.; ebeveynlik etmek s; temel, esas | |||||
| He is not living with his parents anymore. (Artık anne babasıyla yaşamıyor.) | |||||
| 1879) park; (isim, fiil) | |||||
| i.; park, mesire f.; park etmek | |||||
| You can’t park your car here. (Arabanızı buraya park edemezsiniz.) | |||||
| 1880) parking; (isim) | |||||
| park etme, park | |||||
| I finally found a parking space. (Sonunda bir park alanı buldum.) | |||||
| 1881) part; (isim, fiil) | |||||
| i.; kısım, parça, bölüm, taraf, görev f.; kısımlara ayırmak, parçalamak | |||||
| We have done the difficult part of the work. (işin zor kısmını bitirdik.) | |||||
| 1882) participant; (isim) | |||||
| katılımcı, iştirakçı | |||||
| All the participants gathered in the main hall. (Bütün katılımcılar ana salonda toplandı.) | |||||
| 1883) participate; (fiil) | |||||
| katılmak, ortak olmak, iştirak etmek | |||||
| We encourage students to participate in the social clubs. (Öğrencileri sosyal klüplere katılmaya teşvik ediyoruz.) | |||||
| 1884) participation; (isim) | |||||
| katılım, ortaklık, iştirak | |||||
| 1885) particular; (sıfat, isim) | |||||
| s., belirli, belli, özel, şahsi, özgü i.; özellik, madde | |||||
| Is there a particular type of book you enjoy? (Sevdiğin belirli bir kitap türü var mı?) | |||||
| 1886) particularly; (zarf) | |||||
| özellikle | |||||
| I enjoyed the movie, particularly the second half. (Filmi beğendim, özellikle de ikinci yarısını.) | |||||
| 1887) partly; (zarf) | |||||
| kısmen, yer yer, bir ölçüde | |||||
| She was only partly responsible for the accident. (O, kazadan kısmen soumluydu.) | |||||
| 1888) partner; (isim) | |||||
| ortak, partner, paydaş, eş, hayat arkadaşı | |||||
| How did you meet your partner? (Eşinle nasıl tanıştın?) | |||||
| 1889) partnership; (isim) | |||||
| ortaklık | |||||
| We are making new agreements to strengthen our partnership. (Ortaklığımızı güçlendirmek için yeni anlaşmalar yapıyoruz) | |||||
| 1890) party; (isim, fiil) | |||||
| i.; parti, alem, eğlence, taraf, şahıs, cemiyet, kurum f.; parti yaparak kutlamak | |||||
| Did you go to her birthday party? (Onun doğum günü partisine gittin mi?) | |||||
| 1891) pass; (fiil, isim) | |||||
| f.; geçmek, geçirmek, vermek, pas vermek (sporda) , geçip gitmek, devretmek i.; geçiş, geçit, paso, pasaport | |||||
| The road was so narrow that cars were unable to pass. (Yol öyle dardı ki arabalar geçemedi.) | |||||
| 1892) passage; (isim) | |||||
| pasaj, geçit, geçiş, kanal | |||||
| Our office is just along the passage. (Ofisimiz pasajın içinde.) | |||||
| 1893) passenger; (isim) | |||||
| yolcu, gezgin | |||||
| The train was full of passengers. (Tren yolcu doluydu.) | |||||
| 1894) passion; (isim) | |||||
| tutku, hırs, ihtiras | |||||
| He has a passion for painting. (Resim yapmaya tutkusu var.) | |||||
| 1895) past; (sıfat, isim) | |||||
| s.; geçmiş, geçen, geçenki, önceki i.; mazi, geçmiş zaman | |||||
| I haven’t seen him in the past few weeks. (Onu geçen birkaç haftadır görmedim.) | |||||
| 1896) patch; (isim, fiil) | |||||
| i.; yama, onarma, arsa, arazi parçası f.; yamamak | |||||
| They are growing vegetables in this patch. (Bu arsada sebze yetiştiriyorlar.) | |||||
| 1897) path; (isim) | |||||
| yol, keçiyolu, patika | |||||
| We walked along a narrow path. (Dar bir patika boyunca yürüdük.) | |||||
| 1898) patient; (sıfat, isim) | |||||
| s.; sabırlı, hoşgörülü i.; hasta | |||||
| The patient will soon recover from her illness. (Hasta, yakında sağlığına kavuşacak.) | |||||
| 1899) pattern; (isim, fiil) | |||||
| i.; model, kalıp, şablon, desen , numune, örnek f.; şekillerle süslemek, modellemek | |||||
| She showed me a tshirt with a floral pattern. (Bana çiçek desenli bir tişört gösterdi.) | |||||
| 1900) pause; (fiil, isim) | |||||
| f.; duraklamak, mola vermek, ara vermek i.; ara verme, ara, durma | |||||
| She paused at the door and took a deep breath. (Kapıda durakladı ve derin bir nefes aldı.) | |||||
| 1901) pay; (isim, fiil) | |||||
| i.; ücret, ödeme, maaş f.;ödemek, karşılığını vermek, cezasını çekmek | |||||
| Are you paying in cash or by credit card? (Nakit mi ödeyeceksin yoksa kredi kartıyla mı?) | |||||
| 1902) payment; (isim) | |||||
| ödeme, harcama, ücret, maaş | |||||
| Can I use credit card for payment? (Ödeme için kredi kartı kullanabilir miyim?) | |||||
| 1903) PC; (isim) | |||||
| kişisel bilgisayar | |||||
| They are watching a movie on PC. (Bilgisayarda film izliyorlar.) | |||||
| 1904)peace; (isim) | |||||
| barış,uzlaşma, huzur, selamet | |||||
| After years of war, people have begun to live in peace. (Uzun yıllar süren savaştan sonra insanlar barış içinde yaşamaya başladı.) | |||||
| 1905) peak; (isim, fiil) | |||||
| i.; doruk, zirve f.; zirveye çıkmak, doruğa ulaşmak | |||||
| I am at the peak of my career. (Kariyerimin zirvesindeyim.) | |||||
| 1906) peer; (isim, fiil) | |||||
| akran, eş, yaşıt f., çıkmak, dikkatle bakmak | |||||
| He went to the window and peered out. (Pencereye gitti ve dikkatle dışarı baktı.) | |||||
| 1907) penalty; (isim) | |||||
| ceza, penaltı | |||||
| They should abolish the death penatly. (Ölüm cezasını kaldırmaları gerek.) | |||||
| 1908) people; (isim) | |||||
| insanlar, millet, halk, ümmet, kalabalık | |||||
| Many young people are out of work. (Birçok genç insan işsiz.) | |||||
| 1909) pepper; (isim) | |||||
| biber | |||||
| Add some pepper into sauce. (Sosun içine biraz biber ekle.) | |||||
| 1910) per; (zarf, edat) | |||||
| zf.; her ed.; her biri için, başına | |||||
| How much is the average wage per hour? (Saat başı ortalama ücret ne kadar?) | |||||
| 1911) perceive; (fiil) | |||||
| algılamak, idrak etmek, farkına varmak, ayrımsamak | |||||
| I perceived a change in his talk. (Onun konuşmasında bir değişiklik fark ettim.) | |||||
| 1912) percentage; (isim) | |||||
| yüzde, hisse, yüzdelik | |||||
| What percentage of the population is under 18? (Nüfusun yüzde kaçı 18 yaşın altında?) | |||||
| 1913) perception; (isim) | |||||
| algı, algılama, idrak, kavrama | |||||
| Our perception of reality can be can be different. (Gerçek algımız farklı olabilir.) | |||||
| 1914) perfect; (sıfat) | |||||
| mükemmel, kusursuz,müthiş, harika | |||||
| You look perfect in this dress. (Bu elbisenin içinde mükemmel görünüyorsun.) | |||||
| 1915) perfectly; (zarf) | |||||
| mükemmel olarak, kusursuz bir şekilde | |||||
| Do you understand? Yes, perfectly. (Anladın mı? Evet, kusursuz şekilde.) | |||||
| 1916) perform; (fiil) | |||||
| icra etmek, yapmak, yerine getirmek, rol yapmak, oynamak (oyuncu), canlandırmak, müzik eserin çalmak, performans sergilemek | |||||
| The play was first performed in 1995. (Oyun, ilk kez 1995’te oynandı.) | |||||
| 1917) performance; (isim) | |||||
| performans, gösteri, sahneye koyma, icra etme, yapma, yerine getirme | |||||
| The performance starts at eight o’clock. (Gösteri, saat sekizde başlıyor.) | |||||
| 1918) perhaps; (zarf) | |||||
| belki, muhtemelen | |||||
| Perhaps it will be sunny tomorrow. (Yarın belki güneşli olacak.) | |||||
| 1919) period; (isim) | |||||
| dönem,süre, zaman, devir, çağ, aybaşı, regl | |||||
| He did his all works in a short period. (Kısa bir sürede bütün işlerini halletti.) | |||||
| 1920) permanent; (sıfat) | |||||
| daimi, kalıcı, temelli | |||||
| She is looking for a permanent job. (Daimi bir iş arıyor.) | |||||
| 1921) permission; (isim) | |||||
| izin, müsaade | |||||
| I don’t need your permission to go out. (Dışarı çıkmak için senin iznine ihtiyacım yok.) | |||||
| 1922) permit; (isim, fiil) | |||||
| i.; izin, ruhsat f.; izin vermek, müsaade etmek | |||||
| Permit me to offer you some advice. (Size birkaç tavsiye vermeme izin verin.) | |||||
| 1923) person; (isim) | |||||
| kişi, şahıs, zat, birey | |||||
| I am not a jealous person. (Ben kıskanç bir kişi değilim.) | |||||
| 1924) personal; (sıfat) | |||||
| kişisel, özel, şahsi, bireysel | |||||
| I want to state my own personal opinion. (Kendi şahsi görüşümü belirtmek istiyorum.) | |||||
| 1925) personality; (isim) | |||||
| kişilik, şahsiyet, benlik | |||||
| Your brother has strong personality in spite of his age. (Kardeşinin yaşına rağmen güçlü bir kişiliği var.) | |||||
| 1926) personally; (zarf) | |||||
| kişisel olarak, şahsen | |||||
| Personally, I prefer the first option. (Şahsen ben birinci seçeneği tercih ederim.) | |||||
| 1927) personnel; (isim) | |||||
| eleman, personel, çalışanlar | |||||
| We need more personnel for this job. (Bu iş için daha fazla elemana ihtiyacımız var.) | |||||
| 1928) perspective; (isim) | |||||
| bakış açısı, perspektif | |||||
| Try to look that issue from a different perspective. (Bu konuya farklı bir bakış açısından bakmayı dene.) | |||||
| 1929) persuade; (fiil) | |||||
| ikna etmek, inandırmak, aklını çelmek | |||||
| You can’t persuade him easily. (Onu kolayca ikna edemezsin.) | |||||
| 1930) pet; (isim, sıfat) | |||||
| i.; evcil hayvan s.; evcil, gözde , biricik | |||||
| Do you have any pets? (Hiç evcil hayvanın var mı?) | |||||
| 1931) phase; (isim) | |||||
| evre, aşama, safha, faz | |||||
| He is going through a difficult phase. (O, zor bir evreden geçiyor.) | |||||
| 1932) phenomenon; (isim) | |||||
| fenomen,algılanabilen şey, olağanüstülük, olağanüstü şey, olay | |||||
| Globalization is a phenomenon our age. (Küreselleşme, çağımızın fenomeni.) | |||||
| 1933) philosophy; (isim) | |||||
| felsefe, filozofi | |||||
| John studied philosophy at the university. (John üniversitede felsefe okudu.) | |||||
| 1934) phone; (fiil, isim) | |||||
| f.; telefon etmek i.; telefon | |||||
| He doesn’t answer the phone. (telefona cevap vermiyor.) | |||||
| 1935) photo; (isim) | |||||
| fotoğraf, foto | |||||
| I will take a photo of the landscape. (Manzaranın bir fotoğrafını çekeceğim.) | |||||
| 1936) photograph; (fiil, isim) | |||||
| f.; fotoğrafını çekmek i.; fotoğraf | |||||
| He has photographed some wild animals. (Bazı vahşi hayvanların fotoğraflarını çekti.) | |||||
| 1937) photographer; (isim) | |||||
| fotoğrafçı | |||||
| The photographer shot the unusual pictures. (Fotoğrafçı sıradışı fotoğraflar çekti.) | |||||
| 1938) phrase; (fiil, isim) | |||||
| f.; uygun sözcük ve cümlelerle ifade etmek i.; ifade, sözcük öbeği | |||||
| I don’t know what this French phrase means. (Bu Fransızca ifade ne anlama geliyor bilmiyorum.) | |||||
| 1939) physical; (sıfat) | |||||
| fiziksel, bedensel, somut, maddi | |||||
| He’s in good physical condition.(Bedensel durumu iyi.) | |||||
| 1940) physically; (zarf) | |||||
| fiziksel olarak, bedenen | |||||
| I am feeling physically ill. (Bedenen hasta hissediyorum.) | |||||
| 1941) physician; (isim) | |||||
| tıp adamı, doktor, hekim | |||||
| She is not a dentist, she is a physician. (O diş hekimi değil, o bir doktor.) | |||||
| 1942) piano; (isim) | |||||
| piyano | |||||
| I listened him playing the piano. (Onu piyano çalarken dinledim.) | |||||
| 1943) pick; (fiil, isim) | |||||
| f.; seçmek, toplamak (meyve, çiçek vb.), ayırmak, gagalamak i.; seçme, gitar penası | |||||
| Pick a number from one to ten. (Birden ona kadar bir sayı seç.) | |||||
| 1944) picture; (isim, fiil) | |||||
| i.; resim, tablo, betimleme f.; zihinde canlandırmak, düşlemek, resmetmek, betimlemek | |||||
| Have you got any pictures of your village? (Sende köyünüzün resmi var mı?) | |||||
| 1945) pie; (isim) | |||||
| turta,tart, pasta | |||||
| Do you want more apple pie? (Daha fazla elmalı turta ister misin?) | |||||
| 1946) piece; (isim) | |||||
| parça, adet, tane, kısım, piyes, eser | |||||
| There were tiny pieces of glass on the floor. (Yerde küçük cam parçaları vardı.) | |||||
| 1947) pile; (isim, fiil) | |||||
| i.; yığın, küme, öbek f.; kümelenmek, yığın yapmak | |||||
| He arranged the files in piles. (Dosyaları öbek halinde düzenledi.) | |||||
| 1948) pilot; (isim) | |||||
| pilot, rehber, deney | |||||
| Her husband is an airline pilot. (Onun kocası bir havayolu pilotu.) | |||||
| 1949) pine; (isim) | |||||
| çam, fıstık çamı | |||||
| There used be a pine in our backyard. (Önceden arka bahçemizde bir çam ağacı vardı.) | |||||
| 1950) pink; (isim) | |||||
| pembe | |||||
| I liked your pink bag. (Pembe çantanı beğendim.) | |||||
| 1951) pipe; (isim) | |||||
| boru, soluk borusu, pipo | |||||
| He smoked his pipe in joy. (Neşeyle piposunu içti.) | |||||
| 1952) pitch; (fiil, isim) | |||||
| yalpalamak, sendelemek, zift dökmek, yola taş döşemek i.; saha, alan, zift | |||||
| Football is played on the grass pitch. (Futbol çim sahada oynanır.) | |||||
| 1953) place; (fiil, isim) | |||||
| f.;yerleştirmek, koymak , yerini belirlemek i.; yer, alan, mekan, sıra | |||||
| The police searched the place. (polis, mekanı aradı.) | |||||
| 1954) plan; (fiil, isim) | |||||
| f.; planlamak, plan çizmek, tasarlamak i.; plan, yol, tasarı | |||||
| It is too late to change our plans. (Planlarımızı değiştirmek için çok geç.) | |||||
| 1955) plane; (isim, fiil) | |||||
| i.; uçak, düzlem, düz yüzey f.; düzlemek | |||||
| Our plane is going to take off at five p.m. (Uçağımız akşam saat beşte kalkacak.) | |||||
| 1956) planet; (isim) | |||||
| gezegen | |||||
| Our planet has only one satellite. (Gezegenimizin yalnızca bir uydusu var.) | |||||
| 1957) planning; (isim) | |||||
| planlama, tasarım | |||||
| Our planning team is working well. (Planlama takımımız iyi çalışıyor.) | |||||
| 1958) plant; (fiil, isim) | |||||
| f.; dikmek,ekmek, kök salmak, ağaçlandırmak i.; bitki, ot, santral, tesis | |||||
| All plants need light and water. (Tüm bitkilerin ışık ve suya ihtiyacı vardır.) | |||||
| 1959) plastic; (isim) | |||||
| plastik, naylon | |||||
| This bag is made of plastic. (Bu çanta plastikten yapılmış.) | |||||
| 1960) plate; (isim) | |||||
| tabak, levha, plaka | |||||
| Put my sandwich on a plate. (Benim sandviçimi bir tabağa koy.) | |||||
| 1961) platform; (isim) | |||||
| platform, düzlük, yüksekçe yer, peron | |||||
| Which platform does the train leave from? (Tren hangi perondan kalkıyor?) | |||||
| 1962) play; (fiil, isim) | |||||
| f.; oynamak, oynatmak, müzik aleti çalmak, tiyatro oynamak i.; oyun, gösteri, piyes | |||||
| Let’s play a different game. (Farklı bir oyun oynayalım.) | |||||
| 1963) player; (isim) | |||||
| oyuncu, sporcu, çalgıcı | |||||
| He is a famous tennis player. (O, ünlü bir tenis oyuncusu.) | |||||
| 1964) please; (fiil, ünlem) | |||||
| f.; memnun etmek, keyif vermek, hoşnut etmek ünl.; lütfen | |||||
| Be quiet please! (Sessiz olun lütfen) | |||||
| 1965) pleasure; (isim) | |||||
| keyif, zevk, memnuniyet | |||||
| It is pleasure to see you again. (Sizi yeniden görmek bir zevk.) | |||||
| 1966) plenty; (isim, sıfat, zarf) | |||||
| i.; bolluk, çokluk s.; pek çok zf.; bol bol | |||||
| We have got plenty of food. (Pek çok yiyeceğimiz var.) | |||||
| 1967) plot; (isim, fiil) | |||||
| i.; arsa, hikaye konusu, komplo f.; komplo kurmak , entrika çevirmek | |||||
| He accused me of being part of the plot. (Beni komplonun bir parçası olmakla suçladı.) | |||||
| 1968) plus; (sıfat, isim, edat) | |||||
| s.; artı i.; artı işareti ed.; ve ayrıca | |||||
| Three plus four is seven. (Üç artı dört yedi yapar.) | |||||
| 1969) PM; (isim) | |||||
| öğleden sonra (ös) | |||||
| The appointment is at 4 p.m. (Randevu öğleden sonra saat 4’te.) | |||||
| 1970) pocket; (isim) | |||||
| cep, oyuk, çukur | |||||
| She put a piece of paper in his packet. (Onun cebine bir kağıt parçası koydu.) | |||||
| 1971) poem; (isim) | |||||
| şiir | |||||
| Can you read us the poem out loud? (Şiiri bize dışından okur musun?) | |||||
| 1972) poet; (isim) | |||||
| şair, ozan | |||||
| In addition to being a poet, he was a politician. (Şair olmasının yanı sıra politikacıydı da.) | |||||
| 1973) poetry; (isim) | |||||
| şiir, şiir sanatı | |||||
| She especially likes poetry and music. (O, özellikle şiiri ve müziği sever.) | |||||
| 1974) point; (isim, fiil) | |||||
| i.; nokta, uç, puan, amaç, işaretleme f.; ucunu sivriltmek, noktalamak, işaret etmek | |||||
| Here are the main points of the article. (İşte makalenin temel noktaları.) | |||||
| 1975) pole; (isim) | |||||
| kutup, direk, bayrak direği | |||||
| Penguins live in the south pole. (Penguenler güney kutbunda yaşar.) | |||||
| 1976) police; (isim) | |||||
| polis, zabıta, kolluk | |||||
| The burgler was arrested by the police. (Hırsız, polis tarafından yakalandı.) | |||||
| 1977) policy; (isim) | |||||
| politika, siyaset, prensip | |||||
| The US government has had a significant change in foreign policy. (ABD hükümeti, dış politikasında önemli bir değişiklik yaptı.) | |||||
| 1978) political; (sıfat) | |||||
| siyasi, politik, siyasal | |||||
| They are trying to organize a new political party. (Yeni bir siyasi parti kurmaya çalışıyorlar.) | |||||
| 1979) politically; (zarf) | |||||
| siyasi olarak, politik açıdan | |||||
| We need to evaluate the events politically. (Olayları bir de politik açıdan değerlendirmeliyiz.) | |||||
| 1980) politician; (isim) | |||||
| politikacı, siyasetçi | |||||
| Winston Churchill was an English politician. (Winston Churchill bir İngiliz politikacıydı.) | |||||
| 1981) politics; (isim) | |||||
| siyaset, siyaset bilimi, politika | |||||
| Winston Churchill is an important person in British politics. (Winston Churchill, İngiltere siyasetinde önemli bir kişidir.) | |||||
| 1982) poll; (fiil, isim) | |||||
| f.; oy almak/ oy vermek, anket yapmak i.; oy verme, oylmama | |||||
| The result of the poll will be announced tomorrow. (Oylamanın sonucu yarın duyurulacak.) | |||||
| 1983) pollution; (isim) | |||||
| kirlilik, çevre kirliliği | |||||
| Water pollution is a major problem. (Su kirliliği büyük bit problem.) | |||||
| 1984) pool; (isim) | |||||
| havuz | |||||
| The children jumped into the pool. (Çocuklar | |||||
| 1985) poor; (sıfat) | |||||
| fakir, yoksul, kötü, zavallı, biçare, perişan, sefil | |||||
| The project aims to help the poorest families. (Proje, en fakir ailelere yardım etmeyi amaçlıyor.) | |||||
| 1986) pop; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| f.; patlatmak, ateş etmek, rehine koymak i.; pop müzik, baba, babalık, patlama sesi s.;pop, popüler | |||||
| Madonna is a famous pop star. (Madonna ünlü bir pop şarkıcıdır.) | |||||
| 1987) popular; (sıfat) | |||||
| popüler, tutulan, gözde, sevilen, halka hitap eden | |||||
| Skiing has become very popular recently. (Son zamanlarda kayak çok popüler hale geldi.) | |||||
| 1988) population; (isim) | |||||
| nüfus, halk | |||||
| Germany is a counrty with ageing population. (Almanya, yaşlanan nüfuslu bir ülkedir.) | |||||
| 1989) porch; (isim) | |||||
| veranda, sundurma , portik | |||||
| We had our breakfast on the porch. (Kahvaltımızı verandada ettik.) | |||||
| 1990) port; (isim) | |||||
| liman, iskele tarafı, geminin sol tarafı | |||||
| Their yacht is still in port. (Onların yatı hala limanda.) | |||||
| 1991) portion; (fiil, isim) | |||||
| f.; ayırmak, paylaştırmak, bölmek i.; parça, kısım, çeyiz | |||||
| She cut the cake into eight small portions. (Pastayı sekiz parçaya böldü.) | |||||
| 1992) portrait; (isim) | |||||
| portre, resim | |||||
| A portrait of her father was hung on the wall. (Duvarda babasının bir resmi asılıydı.) | |||||
| 1993) portray; (fiil) | |||||
| resmetmek, portresini yapmak, sergilemek | |||||
| He portrayed her girlfriend. (Kızarkadaşını resmetti.) | |||||
| 1994) pose; (isim, fiil) | |||||
| i.; poz, duruş f.; poz vermek, tavır takınmak | |||||
| They posed for a picture together. (Birlikte bir fotoğraf çekinmek için poz verdiler.) | |||||
| 1995) position; (isim, fiil) | |||||
| i.; pozisyon, mevki, konum, statü, durum, görev f.; konumlanmak | |||||
| He took up his position by the table. (Masanın yanında pozisyonunu aldı.) | |||||
| 1996) positive; (sıfat) | |||||
| pozitif, olumlu, artı, kesin, şüphesiz | |||||
| Can’t you try to be more positive about your job? (İşin konusunda daha pozitif olmayı deneyemez misin?) | |||||
| 1997) possess; (fiil) | |||||
| sahip olmak, elinde bulundurmak | |||||
| The only thing he possessed was his dog. (Sahip olduğu tek şey köpeğiydi.) | |||||
| 1998) possibility; (isim) | |||||
| imkan, olasılık, ihtimal | |||||
| We’ve already considered that possibility. (Bu ihtimali zaten düşünmüştük.) | |||||
| 1999) possible; (sıfat) | |||||
| mümkün, olası, muhtemel, makul | |||||
| Use public transport whenever possible. (Mümkün oldukça toplu taşımayı kullan.) | |||||
| 2000) possibly; (zarf) | |||||
| muhtemelen, olabilir, belki | |||||
| Will you go to the seminar this week? -Possibly. (Bu hafta seminere gidecek misin?. Muhtemelen.) | |||||
| 2001) post; (isim, fiil) | |||||
| i.; posta, direk, makam f.; postalamak, posta ile göndermek | |||||
| I will send the copies to you by post. (Kopyaları sana posta ile göndereceğim.) | |||||
| 2002) pot; (isim) | |||||
| demlik, çanak, pota | |||||
| She dropped the yoghurt pot. (Yoğurt çanağını yere düşürdü.) | |||||
| 2003) potato; (isim) | |||||
| patates | |||||
| I will bake these potatoes. (Bu patatesleri fırında pişireceğim.) | |||||
| 2004) potential; (sıfat) | |||||
| potansiyel, olası, muhtemel | |||||
| First we need to identify potential problems. (Öncelikle olası sorunları belirlemeliyiz.) | |||||
| 2005) potentially; (zarf) | |||||
| potansiyel olarak, olanak dahilind | |||||
| It is a potentially dangerous situaton not real. (Bu, potansiyel olarak tehlikeli bir durum, gerçek değil.) | |||||
| 2006) pound; (fiil, isim) | |||||
| f.; yumruklamak, vurmak, havanda dövmek i.; vurma, darbe, paund, sterlin(ingiliz parası) | |||||
| I have spent 50 pounds today. (Bugün 50 pound harcadım.) | |||||
| 2007) pour; (fiil) | |||||
| dökmek, yağmak, akmak | |||||
| Pour the sauce over the salad. (Sosu salatanın üstüne dök.) | |||||
| 2008) poverty; (isim) | |||||
| yoksulluk, fakirlik, sefalet | |||||
| There is an extreme poverty in this region. (Bu bölgede aşırı bir yoksulluk mevcut.) | |||||
| 2009) powder; (isim) | |||||
| toz, pudra | |||||
| Mix the chili powder with a cup of water. (Çili tozunu bir pardak su ile karıştırın.) | |||||
| 2010) power; (isim) | |||||
| güç, kuvvet, enerji , etki, yetki, otorite | |||||
| Nuclear power is used to generate electricity. (Nükleer enerji, elektrik üretmek için kullanılır.) | |||||
| 2011) powerful; (sıfat) | |||||
| güçlü, kuvvetli | |||||
| Mr. Green is a rich and powerful man. (Bay Green zengin ve güçlü bir adamdır.) | |||||
| 2012) practical; (sıfat) | |||||
| pratik, kullanışlı | |||||
| You can gain practical experience in thias work. (Bu işte pratik tecrübe edinebilirsin.) | |||||
| 2013) practice; (isim, fiil) | |||||
| i.; uygulama, pratik, idman, alıştırma, egzersiz f.; antrenman yapmak, egzersiz yapmak, alıştırma yapmak | |||||
| Playing the piano requires much practice. (Piyano çalmak çok pratik ister.) | |||||
| 2014) pray; (fiil) | |||||
| dua etmek, yalvarmak | |||||
| She knelt down and prayed. (O, diz çöktü ve dua etti.) | |||||
| 2015) prayer; (isim) | |||||
| dua, yalvarma, ibadet | |||||
| He learned this prayer when he was a child. (Bu duayı çocukken öğrenmişti.) | |||||
| 2016) precisely; (zarf) | |||||
| kesinlikle, aynen öyle,tam olarak | |||||
| It is not clear precisely when the accident happened. (Kazanın ne zaman olduğu tam olarak belli değil.) | |||||
| 2017) predict; (fiil) | |||||
| öngörmek, tahmin etmek | |||||
| Nobody can predict what will happen in the future. (Gelecekte ne olacağını kimse öngöremez.) | |||||
| 2018) prefer; (fiil) | |||||
| tercih etmek, yeğlemek | |||||
| I prefer my coffee with milk. (Kahvemi sütlü tercih ederim.) | |||||
| 2019) preference; (isim) | |||||
| tercih, yeğleme | |||||
| It’s a personal preference. (Bu kişisel bir tetrcih.) | |||||
| 2020) pregnancy; (isim) | |||||
| hamilelik, gebelik | |||||
| Many women experience sickness during pregnancy. (Birçok kadın hamileliği süresince hasta olur.) | |||||
| 2021) pregnant; (sıfat) | |||||
| hamile, gebe | |||||
| His wife is pregnant. (Onun karısı hamile.) | |||||
| 2022) preparation; (isim) | |||||
| hazırlık, hazırlama, hazırlanma | |||||
| We have finished food preparation. (Yiyecek hazırlığını tamamladık.) | |||||
| 2023) prepare; (fiil) | |||||
| hazırlamak, düzenlemek, yapmak | |||||
| The whole class is preparing for the exams. (Tüm sınıf sınavlar için hazırlanıyor.) | |||||
| 2024) prescription; (isim) | |||||
| reçete, talimat | |||||
| The doctor gave me a prescription for painkiller. (Doktor bana ağrı kesici için reçete yazdı.) | |||||
| 2025) presence; (isim) | |||||
| mevcudiyet, bulunma, bulunuş, varlık | |||||
| He didn’t even notice my presence. (Benim varlığımı fark etmedi bile.) | |||||
| 2026) present; (isim, sıfat, fiil) | |||||
| i.; hediye, armağan , şimdiki zaman s.; mevcut, şimdiki, hazır f.; sunmak, hediye etmek, sahnelemek | |||||
| We can’t do anything in the present situation. (Şuanki durumda bir şey yapamayız.) | |||||
| 2027) presentation; (isim) | |||||
| sunum | |||||
| I admired his presentation. (Onun sunumuna bayıldım.) | |||||
| 2028) preserve; (fiil) | |||||
| korumak, muhafaza etmek, saklamak | |||||
| Traditions shoul be preserved. (Gelenekler muhafaza edilmelidir.) | |||||
| 2029) president; (isim) | |||||
| başkan, cumhurbaşkanı | |||||
| Do you have any comment, Mr President? (Bir yorumunuz var mı sayın Başkan?) | |||||
| 2030) presidential; (sıfat) | |||||
| başkanlık | |||||
| The presidential election’s date is still unclear. (Başkanlık seçiminin tarihi henüz net değil.) | |||||
| 2031) press; (fiil, isim) | |||||
| f.; baskı yapmak, basmak, hızlandırmak i.; baskı, pres, basın | |||||
| The story was reported in the local press. (Bu hikaye yerel basında yayınlandı.) | |||||
| 2032) pressure; (isim, fiil) | |||||
| i.; baskı, basınç, zorlama, pres f.; baskılamak, basınç uygulamak | |||||
| I can’t work under pressure. (Baskı altında çalışamam.) | |||||
| 2033) pretend; (fiil) | |||||
| numara yapmak, yapar gibi görünmek | |||||
| You don’t need to pretend like you don’t know him. (Onu tanımıyormuş gibi numara yapmana gerek yok.) | |||||
| 2034) pretty; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; şirin, sevimli, tatlı, hoş zf.; oldukça, epey, çok | |||||
| The performance was pretty good. (Gösteri oldukça güzeldi.) | |||||
| 2035) prevent; (fiil) | |||||
| engel olmak, önlemek, engellemek, önüne geçmek | |||||
| The accident could have been prevented. (Kaza önlenebilirdi.) | |||||
| 2036) previous; (sıfat) | |||||
| önceki, önceden olan, eski | |||||
| She has a son from a previous marriage. (Önceki evliliğinden bir oğlu var.) | |||||
| 2037) previously; (zarf) | |||||
| önceden, daha önce | |||||
| The building had previously been used as a hospital. (Bu bina önceden hastane olarak kullanılıyordu.) | |||||
| 2038) price; (isim) | |||||
| ücret, fiyat, paha, bedel | |||||
| Children over 12 must pay full price for the ticket. (12 yaşın üzerindeki çocuklar bilet için tam ücret ödemek zorundalar.) | |||||
| 2039) pride; (isim) | |||||
| gurur, onur, övünç | |||||
| He watched his son with pride during the match. (Maç boyunca oğlunu gururla izledi.) | |||||
| 2040) priest; (isim) | |||||
| rahip, papaz, keşiş | |||||
| My brother has become a priest. (Kardeşim rahip oldu.) | |||||
| 2041) primarily; (zarf) | |||||
| öncelikle, başlıca, ilk olarak | |||||
| This book is primarily written for children. (Bu kitap öncelikle çocuklar için yazılmıştır.) | |||||
| 2042) primary; (sıfat) | |||||
| başlıca, birincil, temel, ana | |||||
| Our primary aim is to educate our children well. (Bizim başlıca amacımız çocuklarımızı iyi eğitmektir.) | |||||
| 2043) prime; (fiil, isim ,sıfat) | |||||
| f.; suyla doldurarak kullanıma hazırlamak, astar vurmak i.; bir kimsenin verimli dönemi, gençlik, en güzel zaman s.; baş, başlıca, en önemli, birinci | |||||
| Winning shouldn’t be your prime objective in this game. (Bu oyunca kazanmak birinci amacınız olmamalıdır.) | |||||
| 2044) principal; (isim, sıfat) | |||||
| i.; okul müdürü, yönetici s.; başlıca, esas, asıl | |||||
| John Brown is the principle of St Peter’s college. (John Brown, St Peter kolejinin müdürüdür.) | |||||
| 2045) principle; (isim) | |||||
| ilke, prensip | |||||
| There are six fundamental principles of our company. (Şirketimizin altı temel prensipi vardır.) | |||||
| 2046) print; (isim, fiil) | |||||
| i.; baskı f.; basmak, yazdırmak | |||||
| Can you print these texts? (Bu metinleri yazdırabilir misin?) | |||||
| 2047) prior; (isim, sıfat, zarf) | |||||
| i.; kıdemli, manastır başkatibi s.; öncelikli, ön, önceki, eski zf.; önce | |||||
| Please give us prior notification. (Lütfen bize ön bildirim verin.) | |||||
| 2048) priority; (isim) | |||||
| öncelik, kıdemlilik | |||||
| Club members will be given priority. (Kulüp üyelerine öncelik verilecektir.) | |||||
| 2049) prison; (isim) | |||||
| hapishane, hapis, cezaevi,zindan | |||||
| He is in prison for five years. (O beş yıldır hapiste.) | |||||
| 2050) prisoner; (isim) | |||||
| tutuklu, esir, tutsak, mahpus | |||||
| He was taken prisoner by the enemy soldiers in the war. (O, savaşta düşman askerleri tarafından esir alındı.) | |||||
| 2051) privacy; (isim) | |||||
| gizlilik, mahremiyet, özel yaşam | |||||
| You should respect my privacy. (Özel yaşamıma saygı göstermelisin.) | |||||
| 2052) private; (isim, sıfat) | |||||
| i.; er, erbaş s.; özel, kişiye özel, kişisel | |||||
| May I talk to you about a private matter? (Sizinle özel bir konu hakkında konuşabilir miyim?) | |||||
| 2053) probably; (zarf) | |||||
| muhtemelen, büyük ihtimalle,galiba | |||||
| You are probably right. (Muhtemelen haklısın.) | |||||
| 2054) problem; (isim) | |||||
| problem, sorun, mesele | |||||
| Let me know if you have any problems. (Bir problemin olursa bileyim.) | |||||
| 2055) procedure; (isim) | |||||
| prosedür, yöntem,usul | |||||
| These are standard procedures. (Bunlar standart prosedürler.) | |||||
| 2056) proceed; (fiil) | |||||
| ilerlemek, devam etmek, dava açmak | |||||
| Work is proceeding quickly. (İş hızlı bir şekilde ilerliyor.) | |||||
| 2057) process; (fiil, isim) | |||||
| f.; işlemek, dava açmak i.; işlem, süreç, dava | |||||
| The new hospital building is in process of construction. (Yeni hastane binası inşa sürecinde.) | |||||
| 2058) produce; (fiil) | |||||
| üretmek, yapmak, imal etmek , meydana getirmek | |||||
| The region produces over half of the country’s wheat. (Bu bölge, ülkenin buğday üretiminin yarısından fazlasını karşılıyor.) | |||||
| 2059) producer; (isim) | |||||
| üretici, yapımcı | |||||
| Italy is a famous cheese producer. (İtalya meşhur bir penir üreticisidir.) | |||||
| 2060) product; (isim) | |||||
| ürün, verim, mahsul | |||||
| We need new range of products to sell. ( Satışa koymak için yeni ürün çeşitlerine ihtiyacımız var.) | |||||
| 2061) production; (isim) | |||||
| üretim, imal, yapım, ürün | |||||
| Production of the new car will start next December. (Önümüzdeki Aralık ayında yeni arabanın üretimi başlayacak.) | |||||
| 2062) profession; (isim) | |||||
| meslek, uzmanlık alanı, uğraş | |||||
| She is at the top of her profession. (O, mesleğinin zirvesinde.) | |||||
| 2063) professional; (sıfat) | |||||
| profesyonel, uzman, mesleki | |||||
| Most of the people on the course were professional men. (Kurstaki kişilerin çoğu profesyonel adamlardı.) | |||||
| 2064) professor; (isim) | |||||
| profesör | |||||
| The professor gave us a lecture on European economy. (Profesör, bize Avrupa ekonomisi hakkında ders verdi) | |||||
| 2065) profile; (isim) | |||||
| profil | |||||
| Her phone number is included her profile. (Telefon numarası profilinde mevcut.) | |||||
| 2066) profit; (isim) | |||||
| kar, fayda, çıkar, yarar | |||||
| The company’s profit was very high. (Şirketin karı çok yüksekti.) | |||||
| 2067)program; (isim, fiil) | |||||
| i.; program, gösteri f.; programlamak | |||||
| In this class, students will learn how to program. (Bu derste öğrenciler programlama yapmayı öğrenecekler.) | |||||
| 2068) progress; (isim, fiil) | |||||
| i.; gelişim, ilerleme, kalkınma f.; gelişmek, ilerlemek | |||||
| She made a rapid progress. (O, hızlı bir gelişim gösterdi.) | |||||
| 2069) project; (isim, fiil) | |||||
| i.; proje, plan f.; proje çizmek, planını çizmek | |||||
| The firm is designing a new building project. (Firma, yeni bir bina projesi tasarlıyor.) | |||||
| 2070) prominent; (sıfat) | |||||
| öne çıkan, belirgin, önde gelen(kimse) | |||||
| She played a prominant role in the projede. (Projede belirgin bir rol oynadı.) | |||||
| 2071) promise; (isim, fiil) | |||||
| i.; söz, vaat f.; söz vermek, vaat etmek | |||||
| Promise not to tell anyone. (Kimseye söylemeyeceğine söz ver.) | |||||
| 2072) promote; (fiil) | |||||
| teşvik etmek, desteklemek, terfi ettirmek, yüceltmek | |||||
| They developed new policies to promote economic growth. (Ekonomik büyümeyi teşvik etmek için yeni politikalar geliştirdiler.) | |||||
| 2073) prompt; (sıfat) | |||||
| çabuk, hızlı (cevap), seri | |||||
| She wrote a prompt answer to my letter. (Mektubuma hızlı cevap yazdı.) | |||||
| 2074) proof; (isim) | |||||
| kanıt, ispat, delil | |||||
| There is no proof that he stole the car. (Arabayı onun çaldığına dair hiçbir kanıt yok.) | |||||
| 2075) proper; (sıfat) | |||||
| uygun, münasip, yakışır, düzgün | |||||
| I think he is the proper person for this job. (Bence o, bu iş için uygun kişi.) | |||||
| 2076) properly; (zarf) | |||||
| düzgün bir şekilde, doğru dürüst, uygun bir şekilde | |||||
| The radio isn’t working properly. (Radyo düzgün bir şekilde çalışmıyor.) | |||||
| 2077) property; (isim) | |||||
| mülkiyet, mal-mülk, servet, sahiplik | |||||
| This area is government property. (Bu alan kamu malıdır.) | |||||
| 2078) proportion; (iism) | |||||
| oran, orantı, kısım, bölüm | |||||
| The proportion of regular smokers increases with age. (Düzenli olarak sigara içenlerin oranı yaşla birlikte artıyor.) | |||||
| 2079) proposal; (isim) | |||||
| teklif, öneri, evlenme teklifi | |||||
| His proposal was rejected. (Onun teklifi reddedildi.) | |||||
| 2080) propose; (fiil) | |||||
| teklif etmek, önermek, ileri sürmek | |||||
| What would you propose? (Sen ne önerirdin?) | |||||
| 2081) proposed; (sıfat) | |||||
| önerilen | |||||
| The proposed plan was accepted. (Önerilen plan kabul edildi.) | |||||
| 2082) prosecutor; (isim) | |||||
| savcı | |||||
| Each court has a prosecuter. (Her mahkemenin bir savcısı vardır.) | |||||
| 2083) prospect; (fiil, isim) | |||||
| f.; maden vb. aramak i.; görünüş, beklenti, olasılık | |||||
| Is there any prospect of this recovery? (Onun iyileşmesinin bir olanağı var mı?) | |||||
| 2084) protect; (fiil) | |||||
| korumak, kollamak, himaye etmek , muhafaza etmek | |||||
| Wear sunglasses to protect your eyes from the sun. (Gözlerini güneşten korumak için güneş gözlüğü tak.) | |||||
| 2085) protection; (isim) | |||||
| koruma, himaye, korunma | |||||
| The animals threatened with extension are under protection. (Nesli tükenme tahlikesinde olan hayvanlar koruma altında.) | |||||
| 2086) protein; (isim) | |||||
| protein | |||||
| Meat is good source of protein. (Et iyi bir protein kaynağıdır.) | |||||
| 2087) protest; (isim, fiil) | |||||
| i.; protesto f.; protesto etmek, karşı çıkmak | |||||
| They accepted the conditions without protest. (Şartları karşı çıkmadan kabul ettiler.) | |||||
| 2088) proud; (sıfat) | |||||
| gururlu, şerefli, onurlu | |||||
| I feel proud to be part of this project. (Bu projenin bir parçası olmaktan dolayı çok gururluyum.) | |||||
| 2089) prove; (fiil) | |||||
| kanıtlamak, ispat etmek, ortaya koymak, tecrübe etmek, denemek | |||||
| They hope this new evidence will prove his innocence. (Bu yeni delilin onun masumiyetini kanıtlayacağını umuyorlar.) | |||||
| 2090) provide; (fiil) | |||||
| sağlamak, temin etmek, ihtiyacını karşılamak | |||||
| The hospital provides the best possible medical care. (Hastane, mümkün olan en iyi tıbbi bakımı temin ediyor.) | |||||
| 2091) provider; (isim) | |||||
| tedarik eden kimse, sağlayıcı, aile geçindiren kimse | |||||
| He is the family’s sole provider. | |||||
| 2092) province; (isim) | |||||
| il, vilayet | |||||
| İzmir is a province of Turkey. (İzmir, Türkiye’nin bir ilidir.) | |||||
| 2093) provision; (isim) | |||||
| hüküm, koşul, şart, yiyecek veya gerekli şeyleri sağlamak | |||||
| The government is responsible for the provision of health care. (Hükümet, sağlık hizmetinin sağlanmasından sorumludur.) | |||||
| 2094) psychological; (sıfat) | |||||
| psikolojik, ruhsal | |||||
| He wrote a new psychological novel. (O, yeni bir psikolojik roman yazdı.) | |||||
| 2095) psychologist; (isim) | |||||
| psikolog | |||||
| She wants to be a pyschologist. (O, psikolog olmak istiyor.) | |||||
| 2096) psychology; (isim) | |||||
| psikoloji, ruh bilimi | |||||
| His psychology is in bad condition. (Onun psikolojisi kötü durumda.) | |||||
| 2097) public; (isim, sıfat) | |||||
| i.; halk, umum s.; kamu, kamusal, umumi, halka açık | |||||
| We are here to provide a service for the public. (Halka hizmet sağlamak için buradayız.) | |||||
| 2098) publication; (isim) | |||||
| yayım, yayımlama, yayınlama, basılma | |||||
| She celebrated her first novel’s publication. (İlk kitabının yayımlanmasını kutladı.) | |||||
| 2099) publicly; (zarf) | |||||
| açıkça, halka açık olarak, resmen | |||||
| These informations are not publicly available. (Bu bilgiler halka açık değil.) | |||||
| 2100) publish; (fiil) | |||||
| yayınlamak, yayımlamak, kamuoyuna açıklamak | |||||
| The first edition was publised in 2005. (İlk basımı 2005’te yayımlanmıştı.) | |||||
| 2101) publisher; (isim) | |||||
| yayınevi, yayımcı, yayıncı editör | |||||
| She ordered a book from a publisher in Germany. (Almanya’daki bir yayın evinden kitap sipariş ettiler.) | |||||
| 2102) pull; (fiil) | |||||
| çekmek, asılmak, yolmak, kürek çekmek, kenara parketmek | |||||
| Pull your chair nearer the table. (Sandalyeni masanınn daha yakınına çek.) | |||||
| 2103) punishment; (isim) | |||||
| ceza, cezalandırma | |||||
| What is the punishment for robbery? (Hırsızlığın cezası nedir?) | |||||
| 2104) purchase; (fiil, isim) | |||||
| f.; satın almak i.; satın alma, alım | |||||
| He purchased a new car. (O yeni bir araba aldı.) | |||||
| 2105) pure; (sıfat) | |||||
| saf, salt, kusursuz | |||||
| These shirts are pure silk. (Bu gömleklar salt ipek kumaştan.) | |||||
| 2106) purpose; (isim) | |||||
| amaç, niyet, maksat | |||||
| The main purpose of the book is to provide a guide to students. (Kitabın temel amacı öğrencilere rehberlik sağlamaktır.) | |||||
| 2107) pursue; (fiil) | |||||
| takip etmek, izlemek, peşinde koşmak | |||||
| She wishes to pursue a good career. (Oi iyi bir kariyer izlemek istiyor.) | |||||
| 2108) push; (fiil) | |||||
| itmek, kakmak, zorlamak, baskı yapmak | |||||
| You push and I’ll pull. (Sen it, ben çekeceğim.) | |||||
| 2109) put; (fiil) | |||||
| koymak, ifade etmek, kurmak, söndürmek | |||||
| Do you put sugar in your tea? (Çayına şeker koyuyor musun?) | |||||
| Q | |||||
| 2110) qualify; (fiil) | |||||
| nitelendirmek, kalifiye etmek | |||||
| This training course will qualify you for a better job. (Bu eğitim kursu sizi daha iyi bir iş için kalifiye edecek.) | |||||
| 2111) qualilty; (isim) | |||||
| i.; kalite, nitelik, üstünlük, çeşit, cins s.; nitelikli, kaliteli | |||||
| The quality of their life improved when they moved to London. (Londra’ya taşındıklarında yaşam kaliteleri yükseldi.) | |||||
| 2112) quarter; (isim) | |||||
| çeyrek, saatin dörtte biri (15 dk), çevre, bölge | |||||
| I will meet you at quater past. (seninle on beş dakika sonra buluşalım.) | |||||
| 2113) quarterback; (fiil, isim) | |||||
| sevk etmek, idare etmek i.; oyunu yöneten oyuncu | |||||
| He is quarterback in team. (O, takımda yönetici oyuncu.) | |||||
| 2114) question; (isim, fiil) | |||||
| i.; soru , soruşturma, dava, şüphe f.; sorgulamak, soru sormak, kuşkulanmak | |||||
| I hope you don’t ask me awkward questions. (Umarım bana garip sorular sormazsın.) | |||||
| 2115) quick; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; hızlı, süratli zf.;çabuk | |||||
| It is quicker by bus. (Otobüsle daha hızlı.) | |||||
| 2116) quickly; (zarf) | |||||
| hızlıca, çabucak, acele | |||||
| The last week has gone quickly. (Geçen hafta hızlıca geçiverdi.) | |||||
| 2117) quiet; (isim, sıfat, fiil) | |||||
| i.; sessizlik, sükunet, sakinlik s.; sessiz, sakin,huzurlu f.; sakinleştirmek, susmak | |||||
| Please be quiet. (Lütfen sessiz olun.) | |||||
| 2118) quote; (fiil) | |||||
| alıntılamak, alıntı yapmak | |||||
| She quoted from Goethe in his speech. (Konuşmasında Goethe’den alıntı yaptı.) | |||||
| R | |||||
| 2119) race; (fiil, isim) | |||||
| f.; yarışmak, koşmak i.; yarış, koşu, ırk, soy | |||||
| Who won the race? (Yarışı kim kazandı?) | |||||
| 2120) racial; (sıfat) | |||||
| ırksal, ırkla ilgili | |||||
| He was condemed for his racial expressions. (Irkasal ifadeler kullanması nedeniyle kınandı.9 | |||||
| 2121) radical; (isim, sıfat) | |||||
| i.; radikal, köken s.; köklü, kökten, köksel | |||||
| The institution made radical changes. (Kurum, köklü değişiklikler yaptı.) | |||||
| 2122) radio; (isim, fiil) | |||||
| i.; radyo, telsiz f.; telsizle haberleşmek, radyodan yayınlamak | |||||
| The interview was broadcast on radio. (Röportaj radyoda yayınlandı.) | |||||
| 2123) rail; (fiil, isim) | |||||
| f.; ray döşemeki parmaklıkla çevirmek i.; ray, demiryolu, tırabzan, parmaklık | |||||
| She prefers travelling by rail. (O, demiryolu ile seyahat etmeyi tercih eder.) | |||||
| 2124) rain; (isim, fiil) | |||||
| i.; yağmur, yağış f.; yapmur yağmak | |||||
| It is heavily raining outside. (Dışarıda çok yağmur yağıyor.) | |||||
| 2125) raise; (fiil, isim) | |||||
| f.;kaldırmak, artırmak, yetiştirmek, çocuk büyütmek, konusunu açmak, öne sürmek i.; artış, zam | |||||
| Most employees expect a pay raise this year. (çoğu çalışan bu yıl zam istiyor.) | |||||
| 2126) range; (fiil, isim) | |||||
| f.; sıralanmak, sıra halinde olmak, yayılmak, boyunca gitmek i.; sıra(dağ), seri (ürün), çeşitlilik, silsile, menzil | |||||
| The hotel offers a wide range of facilities. (Otel, çok çeşitli etkinlikler sunuyor.) | |||||
| 2127) rank; (isim, fiil) | |||||
| i.; derece,kademe, rütbe, sıra f.; derecelendirmek, sıra olmak | |||||
| She was elected to ministerial rank. (O, bakanlık kademesine seçildi.) | |||||
| 2128) rapid; (sıfat) | |||||
| hızlı, süratli, seri, ani | |||||
| The patient made a rapid recovery. (Hasta, hızlı iyilişti.) | |||||
| 2129) rapidly; (zarf) | |||||
| hızla, süratle | |||||
| Our economy is growing rapidly. (Ekonomimiz süratle büyüyor.) | |||||
| 2130) rare; (sıfat) | |||||
| nadir, ender, seyrek | |||||
| This species is quite rare. (Bu, oldukça nadir bir tür.) | |||||
| 2131) rarely; (zarf) | |||||
| nadiren, ender olarak | |||||
| She goes to opera rarely. (O, operaya nadiren gider.) | |||||
| 2132) rate; (isim, fiil) | |||||
| i.; oran, kur , tarife, derece f.; azarlamak, vergi koymak, fiyat belirlemek | |||||
| It is well known that the city has a high crime rate. (Bu şehrin yüksek bir suç oranının olduğu iyi bilinir.) | |||||
| 2133) rather; (zarf) | |||||
| oldukça, bir hayli, epey, -den ziyade | |||||
| It was a rather difficult question. (Oldukça zor bir soruydu.) | |||||
| 2134) rating; (isim) | |||||
| derecelendirme, sınıflandırma, derece | |||||
| The movie had a bad rating. (Film kötü bir derecelendirme aldı.) | |||||
| 2135) ratio; (isim) | |||||
| oran, orantı | |||||
| What is the ratio of men to women in the region. (Bölgede erkeklerin kadınlara oranı nedir? | |||||
| 2136) rational; (sıfat) | |||||
| rasyonel, mantıklı, makul, akla yatkın | |||||
| There is no rational explanation for his actions. (Onun davranışlarının mantıklı bir açıklaması yok.) | |||||
| 2137) raw; (sıfat) | |||||
| çiğ, ham, toy | |||||
| The meat is still row, roast it more. (Et hala çiğ, daha fazla pişir.) | |||||
| 2138) reach; (fiil) | |||||
| ulaşmak, uzanmak, yetmek, varmak, erişmek | |||||
| I hope this letter reaches you as quick as possible. (Umarım bu mektup sana mümkün olduğu kadar hızlı sürede ulaşır.) | |||||
| 2139) react; (fiil) | |||||
| tepki göstermek, reaksiyon göstermek , tepkimek | |||||
| Don’t react quickly, first listen. (Hemen tepki gösterme, öncelikle dinle.) | |||||
| 2140) reaction; (isim) | |||||
| tepki, reaksiyon, tepkime | |||||
| What was your father’s reaction to the news? (Babanın haberlere tepkisi ne oldu?) | |||||
| 2141) read; (fiil) | |||||
| okumak | |||||
| I am tryin to read the map. (Haritayı okumaya çalışıyorum.) | |||||
| 2142) reader; (isim) | |||||
| okuyucu, okur | |||||
| Are you a good reader? (Sen iyi bir okuyucu musundur?) | |||||
| 2143) reading; (isim) | |||||
| okuma | |||||
| My hobbies include reading and painting. (Okuma ve resim yapma hobilerim arasında.) | |||||
| 2144) ready; (sıfat) | |||||
| hazır,müsait | |||||
| Come on, dinner’s ready. (Haydi, yemek hazır.) | |||||
| 2145) real; (sıfat) | |||||
| gerçek, reel, hakiki, asıl | |||||
| Are those real flowers? (Bunlar gerçek çiçekler mi?) | |||||
| 2146) reality; (isim) | |||||
| gerçeklik, hakikat | |||||
| She refuses to face reality. (Gerçekle yüzleşmeyi reddediyor.) | |||||
| 2147) realize; (fiil) | |||||
| farketmek, anlamak, gerçekleştirmek | |||||
| I didn’t realize you were so upset. (Bu kadar üzgün olduğunu fark etmedim.) | |||||
| 2148) really; (zarf) | |||||
| gerçekten, sahiden, hakikaten, aslında | |||||
| I really don’t mind. (Gerçekten umrumda değil.) | |||||
| 2149) reason; (isim) | |||||
| sebep, neden, gerekçe, akıl, mantık, sağduyu | |||||
| I want to know the reason why you are so late. (Bu kadar geç kalmanın sebebi nedir bilmek istiyorum.) | |||||
| 2150) reasonable; (sıfat) | |||||
| makul, uygun, mantıklı | |||||
| They sold their house at a reasonable price. (Evlerini makul bir fiyata sattılar.) | |||||
| 2151) recall; (fiil) | |||||
| hatırlamak, anımsamak, hatırlatmak, anımsatmak | |||||
| He couldn’t recall my name. (Benim ismimi hatırlayamadı.) | |||||
| 2152) receive; (fiil) | |||||
| almak, teslim almak, eline ulaşmak | |||||
| He received a present from his uncle. (Amcasından bir hediye aldı.) | |||||
| 2153) recent; (sıfat) | |||||
| son, yeni, yakında olmuş, en son | |||||
| There have been not so many changes in recent years. (Son yıllarda çok fazla değişiklik olmadı.) | |||||
| 2154) recently; (zarf) | |||||
| son zamanlarda, son günlerde, yakın geçmişte, kısa süre önce , şu sıralar | |||||
| I haven’t seen them recently. (Onları son zamanlarda görmüyorum.) | |||||
| 2155) recipe; (isim) | |||||
| yemek tarifi | |||||
| What is the recipe of this soup? (Bu çorbanın tarifi nedir?) | |||||
| 2156) recognition; (isim) | |||||
| tanıma, tanınma, tanınırlık | |||||
| She glanced at me but there was no recognition. (Bana bakış attı ancak tanıdığında dair bir işaret yoktu.) | |||||
| 2157) recognize; (fiil) | |||||
| tanımak, bilmek, varlığını kabul etmek | |||||
| I recognize him by his curly long hair. (Onu uzun kıvırcık saçından tanıdım.) | |||||
| 2158) recommend; (fiil) | |||||
| tavsiye etmek, önermek | |||||
| Can you recommend a good restaurant? (İyi bir restoran tavsiye edebilir misin?) | |||||
| 2159) recommendation; (isim) | |||||
| tavsiye, öneri | |||||
| We chose the hotel on their recommendation. (Onların tavsiyesi üzerine oteli seçtik.) | |||||
| 2160) record; (isim, fiil) | |||||
| i;kayıt, plak, sicil, tutanak, rekor f.;kayda almak, kaydetmek, tutanak tutmak | |||||
| I kept a record of my expenses. (Harcamalarımın kaydını tuttum.) | |||||
| 2161) recording; (isim) | |||||
| kayıt, bant, kaydetme | |||||
| We watched the video recording of the wedding. (Düğünün video kaydını izledik.) | |||||
| 2162) recover; (fiil) | |||||
| iyileşmek, kurtarmak, kendine gelmek | |||||
| It can take months to recover . (İyileşmesi aylar sürebilir.) | |||||
| 2163) recovery; (isim) | |||||
| iyileşme, kurtulma, toparlanma | |||||
| My father made a quick recovery from the operation. (Babam ameliyattan sonra çabuk iyileşme gösterdi.) | |||||
| 2164) recruit; (fiil, isim) | |||||
| f.;üye yapmak, iyileştirmek, asker toplamak i.; acemi er, yeni üye | |||||
| They recruited many new members to the club. (Kulübe birçok yeni üye aldılar.) | |||||
| 2165) red; (sıfat) | |||||
| kırmızı, al, kızıl | |||||
| She dyed her hair red. (Saçını kızıla boyamış.) | |||||
| 2166) reduce; (fiil) | |||||
| azaltmak, eksiltmek, indirgemek, sadeleştirmek | |||||
| Giving up smoking reduces the risk of heart diseases. (Sigarayı bırakmak kalp hastalıkları riskini azaltır.) | |||||
| 2167) reduction; (isim) | |||||
| indirme, azaltma, düşürme, eksiltme | |||||
| There has been some reduction in unemployment. (İşsizlikte azalma oldu.) | |||||
| 2168) refer; (fiil) | |||||
| işaret etmek, bahsetmek, anmak, havale etmek, sevk etmek | |||||
| You know who I am referring to. (Kimden bahsettiğimi biliyorsun.) | |||||
| 2169) reference; (isim) | |||||
| referans,söz etme, başvuru, havale, danışma | |||||
| He made reference to his homeland. (Anavatanından söz etti.) | |||||
| 2170) reflect; (fiil) | |||||
| yansıtmak, ifade etmek, belirtmek | |||||
| His face was reflected in the mirror. (Yüzü aynaya yansımıştı.) | |||||
| 2171) reflection; (isim) | |||||
| yansıma, akis, etki, düşünce | |||||
| Your clothes are often a reflection of your personality. (Kıyafetleriniz çoğunlukla kişiliğinizi yansıtır.) | |||||
| 2172) reform; (fiil) | |||||
| reform yapmak, ıslah etmek, yeniden düzenlemek, düzeltmek, iyileştirmek | |||||
| The law needs to be reformed. (Yasanın yeniden düzenlenmesi lazım.) | |||||
| 2173) refugee; (isim) | |||||
| mülteci, sığınmacı | |||||
| They are staying in a refugee camp for a while. (Onlar bir süreliğine mülteci kampında kalıyorlar.) | |||||
| 2174) refuse; (fiil) | |||||
| reddetmek, geri çevirmek, karşı koymak | |||||
| She refused his proposal. (Onun evlenme teklifini reddetti.) | |||||
| 2175) regard; (fiil, isim) | |||||
| f.; saymak, hesaba katmak, gözetmek i.; saygınlık, itibar | |||||
| His works are very regarded. (Onun eserleri çok sayılıyor.) | |||||
| 2176) regarding; (edat) | |||||
| ilişkin, -e gelince, konusunda | |||||
| He said nothing regarding your request. (Senin ricana ilişkin bir şey söylemedi.) | |||||
| 2177) regardless; (zarf) | |||||
| aldırmadan, umursamayarak, ne olursa olsun | |||||
| She did what she wanted, regardless of the consequences. (Sonuçlarına aldırmadan istediği şeyi yaptı.) | |||||
| 2178) regime; (isim) | |||||
| rejim, yönetim biçimi, diyet, perhiz | |||||
| The military regime has fallen. (Askeri rejim düştü.) | |||||
| 2179) region; (isim) | |||||
| bölge, yöre, diyar, çevre, mıntıka | |||||
| Marmara is the most densely populated region of Turkey. (Marmara, Türkiye’nin en yoğun nüfuslu bölgesidir.) | |||||
| 2180) regional; (sıfat) | |||||
| bölgesel, yerel | |||||
| This tv channel is regional. (Bu televizyon kanalı bölgesel.) | |||||
| 2181) register; (fiil, isim) | |||||
| f.; kaydetmek, sicile geçirmek i.; kayıt, sicil | |||||
| the ship was registered in America. (Gemi Amerika’ya kayıtlıydı.) | |||||
| 2182) regular; (sıfat) | |||||
| düzenli, müdavim | |||||
| There is a regular bus service to the center. (Merkeze düzenli otobüs hizmeti var.) | |||||
| 2183) regularly; (zarf) | |||||
| düzenli olarak, belli aralıklarla | |||||
| I do my exercises regularly. (Egzersizlerimi düzenli olarak yaparım.) | |||||
| 2184) regulate; (fiil) | |||||
| düzenlemek, düzene sokmak, ayarlamak | |||||
| Meat prices were regulated by the government. (Et fiyatları hükümet tarafından düzenlendi.) | |||||
| 2185) regulation; (isim) | |||||
| düzenleme, ayarlama | |||||
| We should adapt to new regulations. (Yeni düzenlemelere uyum sağlamalıyız.) | |||||
| 2186) reinforce; (fiil) | |||||
| sağlamlaştırmak, pekiştirmek, güçlendirmek, takviye etmek | |||||
| All buildings in this area were reinforced to withstand earthquakes. (Bu bölgedeki tüm binalar depreme dayanaklı olması için sağlamlaştırıldı.) | |||||
| 2187) reject; (fiil) | |||||
| reddetmek, geri çevirmek, istememek | |||||
| The proposal was rejected. (Öneri reddedildi.) | |||||
| 2188) relate; (fiil) | |||||
| ilişkisi olmak, ilgili olmak, nakletmek, bağlantı kurmak | |||||
| It is difficult to relate these two topics. (Bu iki konu arasında bağlantı kurmak çok zor.) | |||||
| 2189) relation; (isim) | |||||
| ilişki, bağlantı, oran | |||||
| We have a strong relation in our family. (Ailemizde güçlü bir ilişki var.) | |||||
| 2190) relationship; (isim) | |||||
| ilişki, alaka, bağlantı, akrabalık, yakınlık | |||||
| She has a very close relationship with her cousin. (Kuzeniyle çok yakın bir ilişkisi var.) | |||||
| 2191) relative; (isim, sıfat) | |||||
| i.; akraba, hısım s.; göreceli, nispi, ilişkin | |||||
| I don’t know many of my distant relatives. (Uzak akrabalarımın çoğunu tanımıyorum.) | |||||
| 2192) relatively; (zarf) | |||||
| nispeten, görece, oranla | |||||
| I think this exam is relatively easy. (Bence bu sınav nispeten daha kolay.) | |||||
| 2193) relax; (fiil) | |||||
| rahatlamak, gevşemek, hafiflemek, dinlenmek | |||||
| Just relax and enjoy your holiday. (Gevşe ve tatilinin tadını çıkar.) | |||||
| 2194) release; (fiil, isim) | |||||
| f.; salmak, serbest bırakmak, piyasaya sürmek i.; serbest bırakma, tahliye | |||||
| They released the prisioner after five years. (Mahkumu beş yıl sonra serbest bıraktılar.) | |||||
| 2195) relevant; (sıfat) | |||||
| konu ile ilgili, alakası olan | |||||
| Do you have the relevant experience. (Konu ile alakalı tecrüben var mı?) | |||||
| 2196) relief; (isim) | |||||
| rahatlama, hafifletme, iç rahatlaması | |||||
| She sighed with relief. (Rahatlayarak oh çekti.) | |||||
| 2197) religion; (isim) | |||||
| din, kült | |||||
| You shoul respect other religions. (Diğer dinlere saygı göstermelisin.) | |||||
| 2198) religious; (sıfat) | |||||
| dini, dindar, dinsel | |||||
| His wife is very religious. (Onun karısı çok dindardır.) | |||||
| 2199) rely; (fiil) | |||||
| güvenmek, itimat etmek, itibar etmek | |||||
| You can rely on me, I can keep your secret. (Bana güvenebilirsin, sırrını tutarım.) | |||||
| 2200) remain; (fiil) | |||||
| geriye kalmak, artakalmak, artmak, olduğu gibi kalmak | |||||
| Only a small part of the house remained after the fire. (Yangından sonra evin çok küçük bir kısmı geriye kaldı.) | |||||
| 2201) remaining; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kalma, bakiye s.; arda kalan, baki, kalık | |||||
| She gave the remaining foods to her neighbour. (Kalan yemekleri komşusuna verdi.) | |||||
| 2202) remarkable; (sıfat) | |||||
| dikkat çekici, göze çarpan, dikkate değer | |||||
| She is truly a remarkable woman. (O gerçekten dikkat çekici bir kadın.) | |||||
| 2203) remember; | |||||
| hatırlamak, anımsamak, anmak | |||||
| Do you remember your first day at school? (Okuldaki ilk gününü hatırlıyor musun?) | |||||
| 2204) remind; (fiil) | |||||
| hatırlatmak, anımsatmak, andırmak | |||||
| Can someone remind me the exam’s date. (Birisi bana sınavın tarihini hatırlatabilir mi?) | |||||
| 2205) remote; (isim, sıfat) | |||||
| i.; uzak s.; mesafeli, dolaylı | |||||
| The beach is remote from here. (Sahil buradan uzakta.) | |||||
| 2206) remove; (fiil) | |||||
| çıkarmak, gidermek, ortadan kaldırmak, uzaklaştırmak, taşımak | |||||
| Use soap to remove the stain. (Lekeyi çıkarmak için sabun kullan.) | |||||
| 2207) repeat; (fiil) | |||||
| tekrarlamak, yinelemek, tekrar etmek | |||||
| Can you repeat it again? (Birkez daha tekrar edebilir misin?) | |||||
| 2208) repeatedly; (zarf) | |||||
| tekrar tekrar, durmadan, defalarca | |||||
| He said the song repeatedly. (Şarkıyı tekrar tekrar söyledi.) | |||||
| 2209) replace; (fiil) | |||||
| yer değiştirmek, yerine geçmek, yenisiyle değiştirmek | |||||
| They say computers will replace human’s workforce. (Bilgisayarların insan çalışma gücünün yerine geçeceğini söylüyorlar.) | |||||
| 2210) reply; (fiil, isim) | |||||
| f.; cevaplamak, yanıt vermek i.; cevap, yanıt | |||||
| He replied my letters. (Benim mektuplarımı cevapladı.) | |||||
| 2211) report; (fiil, isim) | |||||
| f.; rapor etmek, bildirmek, haber vermek, ihbar etmek i.; rapor, bildiri, tutanak | |||||
| The committee will report on its research tomorrow. (Komite, yarın araştırmalarını rapor edecek.) | |||||
| 2212) reporter; (isim) | |||||
| muhabir, haberci, muhbir | |||||
| A reporter from New York Times made an interview with the doctor. (New York Times’dan bir muhabir benimle röportaj yaptı.) | |||||
| 2213) represent; (fiil) | |||||
| temsil etmek, simgelemek, anlatmak | |||||
| The European Union represents 28 countries. (Avrupa Birliği 28 ülkeyi temsil ediyor.) | |||||
| 2214) representation; (isim) | |||||
| temsil, temsilcilik | |||||
| We made a representation to the public. (Halka bir temsil sergiledik.) | |||||
| 2215) representative; (sıfat) | |||||
| temsilci, temsili | |||||
| The committee includes representatives from industry. (komitede sanayiden de temsilciler var.) | |||||
| 2216) Republican; (sıfat, isim) | |||||
| s.; cumhuriyetçi i.; (abd’de)cumhuriyetçi parti taraftarı | |||||
| The Republicans won the election in America. (Amerika’da seçimi Cumhuriyetçiler kazandı.) | |||||
| 2217) reputation; (isim) | |||||
| ün, şöhret, itibar | |||||
| She soon acquired a reputation as a singer. (Kısa sürede şarkıcı olarak ün elde etti.) | |||||
| 2218) request; (fiil, isim) | |||||
| f.; talep etmek, istemek, rica etmek i.; talep, rica, istek | |||||
| They made a request for further aid. (Daha fazla yardım talep ettiler.) | |||||
| 2219) require; (fiil) | |||||
| gerekmek, ihtiyacı olmak, gereksinim içinde olmak | |||||
| The little dog requires a lot of care. (Küçük köpeğin çok ilgiye ihtiyacı var.) | |||||
| 2220) requirement; (isim) | |||||
| ihtiyaç, gereksinim | |||||
| Our immediate requirement is more staff. (Bizim acil ihtiyacımız daha fazla eleman.) | |||||
| 2221) research; (isim, fiil) | |||||
| i.; araştırma, inceleme, bilimsel araştırma f.; araştırmak, incelemek | |||||
| What are the results of the research? (Araştımanın sonuçları neler?) | |||||
| 2222) researcher; (isim) | |||||
| araştırmacı | |||||
| He was a former researcher of our university. (O, üniversitemizin araştırmacısıydı.) | |||||
| 2223) resemble; (fiil) | |||||
| benzemek, andırmak, birisine çekmek | |||||
| He closely resembles his father. (O, babasına çok benziyor.) | |||||
| 2224)reservation; (isim) | |||||
| rezervasyon, yer ayırtma | |||||
| I will call the hotel and make a reservation. (Oteli arayacağım ve rezervasyon yaptıracağım.) | |||||
| 2225) resident; (isim) | |||||
| sakin, bir yerde oturan | |||||
| The pool is only for residents. (Havuz yalnızca burada oturanlar için.) | |||||
| 2226) resist; (fiil) | |||||
| direnmek, karşı koymak, dayanmak, göğüs germek | |||||
| We are determined to resist the pressure. (Baskıya direnmekte kararlıyız.) | |||||
| 2227) resistance; (iism) | |||||
| direnç, direniş, direnme, rezistans, dayanma gücü | |||||
| There has been a strong resistance to this new law. (Yeni yasaya karşı güçlü bir direniş var.) | |||||
| 2228) resolution; (isim) | |||||
| kararlılık, azim, önerme, çözme | |||||
| I am against this resolution. (Bu önermeye karşıyım.) | |||||
| 2229) resolve; (fiil) | |||||
| azmetmek, kesin karar vermek, çözümlemek, gidermek | |||||
| We met to resolve the conflict. (Tartışmayı gidermek üzere buluştuk.) | |||||
| 2230) resort; (isim) | |||||
| tatil yeri, dinlence yeri, tatil merkezi | |||||
| The ski resorts prices are very high. (Kayak merkezi fiyatları çok yüksek.) | |||||
| 2231) resource; (isim) | |||||
| kaynak | |||||
| We must use our natural resources efficiently. (Doğal kaynaklarımızı verimli bir şekilde kullanmalıyız.) | |||||
| 2232) respect; (isim, fiil) | |||||
| i.; saygı, itibar, hürmet f.; saygı göstermek, itibar göstermek, hürmet etmek | |||||
| She has no respect to her parents. (Ebeveynlerine karşı hiç saygısı yok.) | |||||
| 2233) respond; (fiil) | |||||
| karşılık vermek, yanıtlamak, tepki göstermek | |||||
| How did he respond the news? (Haberlere nasıl karşılık verdi?) | |||||
| 2234) respondent; (isim, sıfat) | |||||
| i.; davalı, sanık s.; savunma yapan, karşılık veren | |||||
| The respondents refused the blames. (Sanıklar suçlamaları reddetti.) | |||||
| 2235) response; (isim) | |||||
| cevap, yanıtlama, karşılık | |||||
| I called twice but there was no response. (İki kez aradım ancak yanıt yoktu.) | |||||
| 2236) responsibility; (isim) | |||||
| sorumluluk, yükümlülük, mesuliyet | |||||
| Jane took the full responsibility. (Jane, tüm sorumluluğu üstüne aldı.) | |||||
| 2237) responsible; (sıfat) | |||||
| sorumlu, yükümlü, mesul | |||||
| John is responsible for financing the project. (John, projeyi finanse etmekten sorumlu.) | |||||
| 2238) rest; (fiil, isim) | |||||
| f.; dinlenmek, dayanmak, güvenmek i.; geri kalan, artan, dinginlik, dayanak | |||||
| You need to rest if you are sick. (Hastaysan dinlenmen gerek.) | |||||
| 2239) restaurant; (isim) | |||||
| restoran, lokanta | |||||
| We had a meal in a restaurant. (Restronda yemek yedik.) | |||||
| 2240) restore; (fiil) | |||||
| yenileştirmek, iyileştirmek, restore etmek | |||||
| They restored the old church. (Eski kiliseyi restore ettiler.) | |||||
| 2241)restriction; (isim) | |||||
| sınırlama, kısıtlama, daraltma | |||||
| The government put restrictions on foreign trade. (Hükümet dış ticarete kısıtlama getirdi.) | |||||
| 2242) result; (isim, fiil) | |||||
| i.; sonuç, netice f.; sonuçlanmak, neticelenmek | |||||
| Success is the result of hard work. (Başarı, sıkı çalışmanın bir sonucudur.) | |||||
| 2243) retain; (fiil) | |||||
| alıkoymak, elde tutmak, sürdürmek | |||||
| He struggled to retain the control. (Kontrolü elinde tutmak için mücadele verdi.) | |||||
| 2244) retire; (fiil) | |||||
| emekli olmak, inzivaya çekilmek | |||||
| He retired early because of his sickness. (Hastalığı nedeniyle erken emekli oldu.) | |||||
| 2245) retirement; (isim) | |||||
| emeklilik, geri çekilme | |||||
| The retirement age for men is 65. (Erkekler için emeklilik yaşı 65’tir.) | |||||
| 2246) return; (isim, fiil) | |||||
| i.; geri dönüş, iade f.; geri dönmek, geri çevirmek, iade etmek | |||||
| When will you return from holiday? (Tatilden ne zaman döneceksiniz?) | |||||
| 2247) reveal; (fiil) | |||||
| ortaya çıkarmak, meydana koymak, açığa vurmak, afişe etmek | |||||
| She didn’t reveal her friend’s secrets. (Arkadaşının sırlarını açığa çıkarmadı.) | |||||
| 2248) revenue; (isim) | |||||
| gelir, hasılat | |||||
| The company’s annual revenue is about three million dollars. (Şirketin yıllık hasılatı ortalama üç milyon dolar.) | |||||
| 2249) review; (fiil) | |||||
| gözden geçirmek, yeniden gözatmak, incelemek | |||||
| We need to review the case. (Durumu gözden geçirmeliyiz.) | |||||
| 2250) revolution; (isim) | |||||
| devrim, ihtilal | |||||
| French revolution break out in 1789. (Fransız Devrimi 1789’da ortaya çıktı.) | |||||
| 2251) rhythm; (isim) | |||||
| ritim, nabız atışı | |||||
| He can’t seem to play in rhythm. (Ritme uygun çalmıyor gibi görünüyor.) | |||||
| 2252) rice; (isim) | |||||
| pirinç, pilav | |||||
| We ate rice and meatball at dinner. (Akşam yemeğinde pilav ve köfte yedik.) | |||||
| 2253) rich; (sıfat) | |||||
| zengin, verimli, besleyici | |||||
| They are one of the richest families in the world. (Onlar, dünyanın en zengin ailelerinden biri.) | |||||
| 2254) rid; (fiil) | |||||
| temizlemek, defetmek, başından atmak, kurtulmak | |||||
| He wants to rid of his old car. (Eski arabasından kurtulmak istiyor.) | |||||
| 2255) ride; (fiil, isim) | |||||
| f.; binmek (at, bisiklete, motosiklet vb) i.; gezinti, yolculuk (at, bisiklet, araba ile) | |||||
| I learnt to ride as a child. (Bisiklet sürmeyi çocukken öğrendim.) | |||||
| 2256) rifle; (isim, fiil) | |||||
| i.; tüfek f., soymak, yağma etmek | |||||
| Their home had been rifled. (Onların evi soyuldu.) | |||||
| 2257) right; (isim, sıfat, zarf) | |||||
| i.; sağ taraf, hak, dürüstlük s.; haklı, doğru,dürüst zf.; doğruca | |||||
| You are right to criticize him. (Onu eleştirmekte haklısın.) | |||||
| 2258) ring; (fiil, isim) | |||||
| f.; çalmak (telefon, zil) i.; yüzük, halka | |||||
| The door is ringing. (Kapı çalıyor.) | |||||
| 2259) rise; (isim, fiil) | |||||
| i.; artış, zam, yükselme, güneşin doğuşu f.; yükselmek, gün doğmak, ayağa kalmak | |||||
| I am going to ask for a rise. (Zam isteyeceğim.) | |||||
| 2260) risk; (isim, fiil) | |||||
| i.; risk, tehlike f.; riske etmek, tehlikeye atmak | |||||
| Why you take such a risk? (Neden böyle bir risk alıyorsun?) | |||||
| 2261) river; (isim) | |||||
| nehir, akarsu | |||||
| Kızılırmak is longest river of Turkey. (Kızılırmak Türkiye’nin en uzun nehridir.) | |||||
| 2262) road; (isim) | |||||
| yol, cadde | |||||
| The house is on a very busy road. (Ev, çok işlek bir yol üzerinde.) | |||||
| 2263) rock; (isim, fiil) | |||||
| i.; kaya, taş, rock müziği, sallama f.; sallamak, sarsmak | |||||
| It is possible to find volcanic rocks in this area. (Bu bölgede volkanik kayalara rastlamak mümkün.) | |||||
| 2264) role; (isim, fiil) | |||||
| i.; rol, görev f.; rol yapmak | |||||
| It is one of the greatest roles I have played. (Oynadığım en harika rollerden bir tanesi.) | |||||
| 2265) roll; (fiil, isim) | |||||
| f.; yuvarlamak, yuvarlanmak, rulo yapmak i.; rulo, yuvarlanma | |||||
| Wallpaper is sold in rolls. (Duvarkağıdı rulo şeklinde satılıyor.) | |||||
| 2266) romantic; (sıfat) | |||||
| romantik, duygusal | |||||
| He buys me roses every week, he is so romantic. (Bana her hafta gül alır, çok romantik biridir.) | |||||
| 2267) roof; (isim) | |||||
| çatı, dam | |||||
| The cat climbed the roof. (Kedi çatıya tırmandı.) | |||||
| 2268) room; (isim) | |||||
| oda, salon,mekan, yer | |||||
| You should sit in the waiting room for a few minutes. (Birkaç dakikalığına bekleme odasında oturmalısınız.) | |||||
| 2269) root; (isim) | |||||
| kök, köken, kaynak, töz | |||||
| Pull the plant up by the roots. (Bitkiyi köklerinden kopar.) | |||||
| 2270) rope; (isim) | |||||
| halat, ip, urgan | |||||
| They tied his hands with rope. (Ellerini iple bağladılar.) | |||||
| 2271) rose; (isim) | |||||
| gül, rozet | |||||
| I like the smell of rose. (Gül kokusunu severim.) | |||||
| 2272) rough; (sıfat) | |||||
| kaba, sert, kötü, pürüzlü, pütür pütür, tırtıklı | |||||
| I am having a rough day. (Kötü bir gün geçiriyorum.) | |||||
| 2273) roughly; (zarf) | |||||
| yaklaşık olarak, kabaca, aşağı yukarı | |||||
| Sales are up by roughly 20%. (Satışlar yaklaşık olarak %20 oranında arttı.) | |||||
| 2274) round; (sıfat, isim,fiil) | |||||
| s.; yuvarlak i.; sefer, tur f.; köşeyi, virajı dönmek, etrafında dönmek | |||||
| Rugby isn’t played with a round ball. (Rugby yuvarlak topla oynanmaz.) | |||||
| 2275) route; (isim) | |||||
| rota, güzergah, hat | |||||
| Which is the shortest route to take? (Hangi güzergah daha kısa?) | |||||
| 2276) routine; (sıfat, isim) | |||||
| s.; rutin, alışılagelen, sıradan i.; alışkanlık haline gelmiş şey, hergünkü işler, rutin | |||||
| Doing exercise is a part of my daily routine. (Egzersiz yapmak benim günlük rutinim.) | |||||
| 2277) row; (isim) | |||||
| sıra, dizi, kargaşa, kavga | |||||
| Let’s sit in the back row. (Arka sırada oturalım.) | |||||
| 2278) rub; (fiil) | |||||
| ovmak, sürtmek, zımparalamak | |||||
| She rubbed her chin thoughtfully. (Düşünceli bir şekilde çenesini ovdu.) | |||||
| 2279) rule; (isim, fiil) | |||||
| i.; kural, kanun, yasa, adet f.; yönetmek, hükmetmek, egemen olmak | |||||
| The primitive tribes are living according to the unwritten rules. (ilkel kabileler, yazılı olmayan kurallara göre yaşıyorlar.) | |||||
| 2280) run; (isim, fiil) | |||||
| i.; koşu, akış f.; koşmak, seyirtmek, işletmek, çalıştırmak | |||||
| Can you run as fast as John? (John kadar hızlı koşabilir misin?) | |||||
| 2281) running; (isim) | |||||
| koşu, koşma, işletme, çalışma, idare etme | |||||
| I’ve bought a new running shoes. (Yeni koşu ayakkabıları aldım.) | |||||
| 2282) rural;(sıfat) | |||||
| kırsal, taşra | |||||
| They used to live in rural area. (Kırsal alanda yaşamaya alıştılar.) | |||||
| 2283) rush; (fiil, isim) | |||||
| f.; acele etmek, telaş etmek, koşturmak i.; acele, telaş , koşuşturmaca, rağbet | |||||
| There is no need to rush, we have plenty of time. (Acele etmeye gerek yok, çok zamanımız var.) | |||||
| 2284) Russian; (isim) | |||||
| rus, rusça | |||||
| She decided to learn Russian. (Rusça öğrenmeye karar verdi.) | |||||
| 2285) sacred; (sıfat) | |||||
| kutsal, aziz, mukaddes | |||||
| Cows are sacred to Hindus. (İnekler Hindular için kutsaldır.) | |||||
| 2286) sad; (sıfat) | |||||
| üzgün, üzüntülü, hüzünlü, üzücü | |||||
| Don’t be sad, everything will be okay. (Üzülme, her şey iyi olacak.) | |||||
| 2287) safe; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kasa s.; güvende, emniyetli, tehlikesiz | |||||
| I don’t feel safe in this hotel. (Bu otelde güvende hissetmiyorum.) | |||||
| 2288) safety; (isim) | |||||
| güvenlik, emniyet, güven | |||||
| They took all necessary safety precautions. (Tüm gerekli güvenlik önlemlerini aldılar.) | |||||
| 2289) sake; (isim) | |||||
| hatır | |||||
| Oh, for goodness’ sake! (Ah, Tanrı aşkına!)-kalıp bir kullanımdır | |||||
| 2290) salad; (isim) | |||||
| salata | |||||
| Can I have a chicken salad? (Tavuklu salata alabilir miyim?) | |||||
| 2291) salary; (isim) | |||||
| aylık, maaş | |||||
| They complains about the low salary. (Düşük maaştan şikayetçiler.) | |||||
| 2292) sale; (isim) | |||||
| satış, ucuzluk | |||||
| She gets 5% commission on each sale. (Her bir satıştan %5 komisyon alıyor.) | |||||
| 2293) sales; (isim) | |||||
| satış, indirimli satış | |||||
| I bought shoes in the sales. (İndirimden ayakkabı aldım.) | |||||
| 2294) salt; (isim) | |||||
| tuz | |||||
| Pass the salt please. (Tuzu uzatır mısın lütfen.) | |||||
| 2295) same; | |||||
| s.; aynı, benzer zm.; aynısı, aynı şey zf.; aynı şekilde | |||||
| We have lived in the same neighborhood for ten years. (On yıldır aynı semtte yaşıyoruz.) | |||||
| 2296) sample; (isim) | |||||
| numune, örnek, örneklem | |||||
| The doctor wanted a blood sample for the test. (Doktor test için kan örneği istedi.) | |||||
| 2297) sanction; (isim) | |||||
| yaptırım, onaylama, müsaade, teyit | |||||
| The economic sanctions have been lifted. (Ekonomik yaptırımlar kaldırıldı.) | |||||
| 2298) sand; (isim) | |||||
| kum, kumsal | |||||
| We went for a walk along the sand. (Kumsalda yürüyüşe çıktık.) | |||||
| 2299) satellite; (isim) | |||||
| uydu | |||||
| The moon is a satellite of earth. (Ay, dünyanın uydusudur.) | |||||
| 2300) satisfaction; (isim) | |||||
| tatmin, memnuniyet, doygunluk | |||||
| She had the satisfcation of seeing her book is loved. (Kitabının sevilmiş olmasından memnuniyet duydu.) | |||||
| 2301) satisfy; (fiil) | |||||
| tatmin etmek, memnun etmek, doyurmak | |||||
| Her success didn’t satisfy everyone. (Onun başarısı herkesi memnun etmedi.) | |||||
| 2302) sauce; (isim) | |||||
| sos | |||||
| I want some tomato sauce on pasta. (Makarnanın üzerine biraz domates sosu istiyorum.) | |||||
| 2303) save; (isim, fiil) | |||||
| i.; kurtarma f.;kurtarmak, para biriktirmek, tasarruf etmek | |||||
| She saved a little girl from falling into the sea. (Küçük bir kızı denize düşmekten kurtardı.) | |||||
| 2304) saving; (isim, sıfat) | |||||
| i.; tasarruf, birikim, biriktirme, kurtarma s.; kurtaran | |||||
| You saved my life. Thank you for everything. (Hayatımı kurtardın. Her şey için teşekkür ederim.) | |||||
| 2305) say;) | |||||
| söylemek, demek | |||||
| I didn’t believe even a single word he said. (Söylediği tek bir söze bile inanmadım.) | |||||
| 2306) scale; (fiil, isim) | |||||
| f.; ölçeklendirmek, hesaplamak, tartmak i.; ölçek, tartar, pul | |||||
| On a global scale, %25 of energy is created from natural sources. (Küresel ölçekte, enerji üretiminin %25’i doğal kaynaklardan üretiliyor.) | |||||
| 2307)scandal; (isim) | |||||
| skandal, rezalet, rezillik | |||||
| His words caused scandals. (Sözleri skandallara neden oldu.) | |||||
| 2308) scared; (sıfat) | |||||
| korkmuş | |||||
| He is scared of darkness. (O, karanlıktan korkar.) | |||||
| 2309) scenario; (isim) | |||||
| senaryo | |||||
| The scenario of the film was really interesting. (Filmin senaryosu gerçekten ilginçti.) | |||||
| 2310) scene; (isim) | |||||
| olay yeri, sahne, perde, manzara | |||||
| He described the scene in detail. (Olay yerini detaylıca tarif etti.) | |||||
| 2311) schedule; (isim, fiil) | |||||
| i.; program plan, çizelge f.; çizelgelemek, planlamak | |||||
| We are studying to a tight schedule. (Sıkı bir programa bağlı ders çalışıyoruz.) | |||||
| 2312) scheme; (fiil, isim) | |||||
| f.; dolap çevirmek,düzenlemek, tasarlamak i.; entrika, dolap, şema | |||||
| The poem’s rhyme scheme is complicated. (Şiirin uyak şeması karmaşık.) | |||||
| 2313) scholar; (isim) | |||||
| bilgin, bilimadamı, bursiyer | |||||
| He is the most distinguished scholar in his field. (Alanındaki en seçkin bilimadamıdır.) | |||||
| 2314) scholarship; (isim) | |||||
| burs, bilim, alimlik | |||||
| He went to music school on a scholarship. (Müzik okuluna burslu gitti.) | |||||
| 2315) school; (isim) | |||||
| okul, fakülte, mektep | |||||
| We need more money for hospitals and schools. (Hastaneler ve okullar için daha fazla paraya ihtiyacımız var.) | |||||
| 2316) science; (isim) | |||||
| bilim, ilim, bilim dalı | |||||
| There have been a great progress in science and technology. (Bilim ve teknolojide büyük bir ilerleme var.) | |||||
| 2317) scientific; (sıfat) | |||||
| bilimsel, ilmi | |||||
| He is interested in scientific discoveries. (O, bilimsel keşiflerle çok ilgili.) | |||||
| 2318) scientist; (isim) | |||||
| bilim adamı, bilim insanı, fenci, alim, bilgin | |||||
| Many scientists are working in this field. (Birçok bilim adamı bu alanda çalışıyor.) | |||||
| 2319) scope; (isim,fiil) | |||||
| i.; kapsam, faaliyet alanı, niyet f.; araştırmak, incelemek | |||||
| There is still plenty of scope for improvement. (Gelişim için hala birçok faaliyet alanı var.) | |||||
| 2320) score; (isim, fiil) | |||||
| i.; skor, sayı (oyunda), puan f.; puan almak, sayı kazanmak | |||||
| The final score is 5-2. (Son skor 5-2.) | |||||
| 2321) scream; (fiil, isim) | |||||
| f.; çığlık atmak, bağırmak, haykırmak i.; çığlık, bağırma, haykırış | |||||
| She screamed like she had seen a monstar. (Canavar görmüşçesine çığlık attı.) | |||||
| 2322) screen; (isim) | |||||
| ekran, beyazperde, sinema | |||||
| We were staring at the computer screen. (Bilgisayar ekranına bakıyorduk.) | |||||
| 2323) script; (isim) | |||||
| senaryo, el yazısı | |||||
| I admired her neat script. (Onun muntazam el yazısına hayran kaldım.) | |||||
| 2324) sea; (isim) | |||||
| deniz, derya | |||||
| We stayed in a hotel with sea view? (Deniz manzaralı bir otelde kaldık.) | |||||
| 2325) search; (isim, fiil) | |||||
| i.; arama, araştırma f.; araştırmak, aramak | |||||
| The search for a cure goes on. (Tedavi için araştırma devam ediyor.) | |||||
| 2326) season; (isim, fiil) | |||||
| i.; mevsim, sezon, baharat f.; baharat katmak | |||||
| The hotels are always full during the summer season. (Yaz sezonu boyunca oteller her zaman dolu olur.) | |||||
| 2327) seat; (isim, fiil) | |||||
| i.; koltuk, oturacak yer, iskemle f.; oturtmak | |||||
| Ladies and gentlemen, please take your seats. (Bayanlar ve baylar lütffen yerlerinizi alın.) | |||||
| 2328) second; (isim, sıfat) | |||||
| i.; saniye, an, düello şahidi s.; ikinci | |||||
| Ankara is the second most crowded city of Turkey. (Ankara, Türkiye’nin ikinci en kalabalık şehridir.) | |||||
| 2329) secret; (isim, sıfat) | |||||
| i.; sır, gizem s.; gizli, gizemli, esrarlı | |||||
| Don’t tell your secret to anyone. (Sırrını hiç kimseye söyleme.) | |||||
| 2330) secretary; (isim) | |||||
| sekreter | |||||
| Please call my secretary to make an appoinment. (Lütfen randevu almak için sekreterimi arayın.) | |||||
| 2331) section; (isim) | |||||
| kısım, bölüm, kesit, parça, bölük | |||||
| We will discuss these issues in the next section. (Bu konuları önümüzdeki bölümde tartışacağız.) | |||||
| 2332) sector; (isim) | |||||
| sektör, işkolu | |||||
| The private sector is tiring. (Özel sektör yorucudur.) | |||||
| 2333) secure; (fiil) | |||||
| güvenceye almak, korumak, sağlamlaştırmak | |||||
| I feel secure when you are with me. (Sen benimleyken güvende hissediyorum.) | |||||
| 2334) security; (isim) | |||||
| güvenlik, emniyet, koruma | |||||
| John is a security guard at the airport. (John havaalanında güvenlik görevlisi.) | |||||
| 2335) see; (fiil) | |||||
| görmek, bakmak,seyretmek, anlamak, farketmek | |||||
| Did you see what happened last night? (Dün gece ne olduğunu gördün mü?) | |||||
| 2336) seed; (isim, fiil) | |||||
| tohum, döl f.; tohumlamak, çekirdeğini çıkarmak | |||||
| These fruits can be grown from seed. (Bu meyveler tohumdan yetişebilirler.) | |||||
| 2337) seek; (fiil) | |||||
| aramak, uğraşmak, peşinde koşmak | |||||
| We are seeking new ways of expanding our membership. (Üyeliklerimizi genişletmenin yeni yollarını arıyoruz.) | |||||
| 2338) seem; (fiil) | |||||
| görünmek, gözükmek, benzemek, gibi gelmek | |||||
| It seems that he knows what he is doing. (Ne yaptığını biliyor gibi görünüyor.) | |||||
| 2339) segment; (isim, fiil) | |||||
| i.; bölüm, parça, altkesit f.; bölmek, parçalara ayırmak | |||||
| She delated a small segment of the painting. (Resmin küçük bir parçasını sildi.) | |||||
| 2340) seize; (fiil) | |||||
| kapmak, el koymak, gasp etmek, zorla almak | |||||
| He tried to seize the gun from her. (Tabancayı ondan zorla almaya çalıştı.) | |||||
| 2341) select; (fiil) | |||||
| seçmek, ayıklamak | |||||
| He was selected to the basketball team. (O, basketbol takımına seçildi.) | |||||
| 2342) selection; (isim) | |||||
| seçme, seçim, ayırma, seleksiyon | |||||
| The final team selection will be made tomorrow. (Son takım seçmeleri yarın yapılacak.) | |||||
| 2343) self; (isim, zamir) | |||||
| i.; öz, kişilik zm.; kendi | |||||
| She has no self confidence. (Onun hiç özgüveni yok.) | |||||
| 2344) sell; (fiil) | |||||
| satmak, vermek, satılmak | |||||
| We offered them a good price to sell their car. (Arabalarını satmaları için iyi bir fiyat teklif ettik.) | |||||
| 2345) senate; (isim) | |||||
| senato | |||||
| He is a member of Senate. (O bir Senato üyesi.) | |||||
| 2346) senator; (isim) | |||||
| senatör | |||||
| He has served as Senator for California since 2015. (2015’den bu yana Kaliforniya’ya senatör olarak hizmet ediyor.) | |||||
| 2347) send; (fiil) | |||||
| göndermek, sevk etmek, yollamak, dağıtmak | |||||
| I’ll send you a postcard. (Sana bir kartpostal göndereceğim.) | |||||
| 2348) senior; (isim) | |||||
| kıdemli, üst düzey, son sınıf öğrencisi, yaşça büyük, | |||||
| Junior nurses usually work alongside more senior nurses. (Kıdemce aşağı olan hemşireler genellikle daha kıdemli hemşirelerin yanında çalışırlar.) | |||||
| 2349) sense; (isim, fiil) | |||||
| i.; duyu, his, algı, anlam, düşünce f.; hissetmek, sezmek, içine doğmak, anlamak | |||||
| Dogs have a strong sense of smell. (Köpeklerin güçlü bir koku alma duyusu vardır.) | |||||
| 2350) sensitive; (sıfat) | |||||
| duyarlı, hassas, içli | |||||
| She is very sensitive to other people’s problems. (Başka insanların sorunlarına karşı çok duyarlıdır.) | |||||
| 2351) sentence; (isim, fiil) | |||||
| i.; cümle , hüküm f.; hüküm vermek, cezaya çarptırmak, mahkum etmek | |||||
| Use the word ‘book’ in a sentence. (Kitap kelimesini bir cümle içinde kullan.) | |||||
| 2352) separate; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; ayırmak, ayrıştırmak s.; ayrı, ayrık | |||||
| They use seperate bathrooms. (Onlar ayrı banyoları kullanıyolar.) | |||||
| 2353) sequence; (isim) | |||||
| dizi, sıra, silsile, birbiri ardından gelme, ardışık | |||||
| Number the pages in sequence. (Sayfaları ardışık numaralandır.) | |||||
| 2354) series; (isim) | |||||
| seri, silsile, dizi | |||||
| They gave a series of concerts. (Onlar, bir dizi konser verdiler.) | |||||
| 2355) serious; (sıfat) | |||||
| ciddi, ağırbaşlı, gerçek, tehlikeli | |||||
| I am not a very serious person. (çok ciddi bir insan değilim.) | |||||
| 2356) seriously; (zarf) | |||||
| cidden, ciddi olarak, ağır şekilde | |||||
| Seriously, what is the matter with you? (Cidden, senin sorunun ne?) | |||||
| 2357) serve; (fiil) | |||||
| hizmet etmek, servis yapmak, servis atmak | |||||
| They served a wonderful meal to their guests. (Misafirlerine harika yemekler servis ettiler.) | |||||
| 2358) service; (isim) | |||||
| hizmet, servis, görev, idare | |||||
| The government aims to improve public services. (Hükümet, kamu hizmetlerini geliştirmeyi hedefliyor.) | |||||
| 2359) session; (isim) | |||||
| seans, celse, oturum | |||||
| The court session lasted an hour. (Mahkeme oturumu bir saat sürdü.) | |||||
| 2360) set; (isim, sıfat, fiil) | |||||
| i.; set, takım,dizi,seri s.; belirli, kurulmuş, sabit f.; batmak(güneş), bir ödev vermek, başlamak, girişmek,yerleştirmek, yerleşmek, belirlemek, oturtmak, kararlaştırmak | |||||
| Who wants to set the table? (Masayı hazırlamayı kim ister?) | |||||
| 2361) setting; (isim) | |||||
| ortam, ayar, düzenleme | |||||
| It was the perfect setting for a wonderful wedding. (Muhteşem bir düğün için harika bir ortamdı.) | |||||
| 2362) settle; (fiil) | |||||
| yerleşmek, oturmak, konmak, çökeltmek (sıvının içindeki katı maddeleri) | |||||
| The cat settled itself on the couch. (Kedi kanepeye oturdu.) | |||||
| 2363) settlement; (isim) | |||||
| yerleşim, mesken, yerleştirme, tasfiye, anlaşma | |||||
| She signed the divorce settlement. (Boşanma anlaşmasını imzaladı.) | |||||
| 2364) seven; (isim) | |||||
| yedi rakamı | |||||
| There are seven days in a week. (Bir haftada yedi gün var.) | |||||
| 2365) several; (sıfat) | |||||
| birçok, çeşitli, değişik | |||||
| She’s written several books about nature. (Doğa üzerine birçok kitap yazdı.) | |||||
| 2366) severe; (sıfat) | |||||
| şiddetli, sert, haşin, acı | |||||
| We had a severe winter last year. (Geçen yıl sert bir kış geçirdik.) | |||||
| 2367) sex; (isim) | |||||
| seks, cinsel ilişki, sevişme, cinsellik, cinsiyet | |||||
| How can you tell what sex a fish is? (Bir balığın hangi cinsiyetten olduğunu nasıl anlarsın?) | |||||
| 2368) sexual; (sıfat) | |||||
| cinsel, cinsi, seksüel | |||||
| Legislations preventing sexual abuse must be enacted. (Cinsel istismarı önleyici yasalar çıkarılmalı.) | |||||
| 2369) shade; (isim, fiil) | |||||
| i.; gölge, gölgelik f.; gölge yapmak | |||||
| The temperature reaches 30 C in the shade. (Sıcaklık, gölgede otuz dereceye ulaşıyor.) | |||||
| 2370) shadow; (isim) | |||||
| gölge, karartı | |||||
| The dog is chasing its shadow. (Köpek, kendi gögesini kovalıyor.) | |||||
| 2371) shake; (fiil, isim) | |||||
| f.; sallamak, titremek, silkelemek, çalkalamak, sarmak i.; titreme, sarsma, sarsıntı, sallanış | |||||
| Shake the bottle well before use. (Kullanmadan önce şişeyi iyice çalkalayın) | |||||
| 2372) shall; (fiil) | |||||
| kararlılık, niyet, plan bildiren gelecek zaman yardımcı fiili, söz verme durumunda kullanılır | |||||
| This time next week I shall be in London. (Gelecek hafta bu zamanlarda Londra’da olacağım.) | |||||
| 2373) shape; (fiil, isim) | |||||
| f.; şekillendirmek, şekil vermek, biçimlendirmek i.; şekil, biçim, form | |||||
| The cake was in shape of a heart. (Pasta kalp şeklindeydi.) | |||||
| 2374) share; (fiil, isim) | |||||
| f.; paylaşmak, bölüştürmek, hisse almak, ortak olmak i.; pay, hisse, paylaşma | |||||
| We shared the pizza between us. (Pizzayı aramızda paylaştık.) | |||||
| 2375) she; (isim, zamir) | |||||
| i.; dişi, kadın zm.; o (dişil), kendisi | |||||
| She is the strongest woman I have ever seen. (şimdiye dek gördüğüm en güçlü kadın.) | |||||
| 2376) sheet; (isim) | |||||
| çarşaf, levha, tabaka | |||||
| I have changed the sheets. (Çarşafları değiştirdim.) | |||||
| 2377) shelf; (isim) | |||||
| raf, denizde sığlık | |||||
| The jar is on the top shelf. (Kavanoz en üst rafta.) | |||||
| 2378) shell; (isim, fiil) | |||||
| i.; kabuk, deniz kabuğu f.; kabuğunu çıkartmak, bombardıman yapmak | |||||
| We collected shells on the beach. (Sahilde deniz kabuğu topladık.) | |||||
| 2379) shelter; (isim) | |||||
| barınak, sığınak, siperlik | |||||
| The homeless people are desperately seeking shelter. (Evsiz insanlar çaresiz halde sığınacak bir yer arıyorlar.) | |||||
| 2380) shift; (isim, fiil) | |||||
| i.; vardiya, mesai, değişim f.; değiştirmek, yönü değişmek (rüzgar) | |||||
| Could you help me shift this furniture. (Şu mobilyanın yerini değiştirmeme yardım eder misin?) | |||||
| 2381) shine; (fiil, isim) | |||||
| f.; parlamak, parlatmak, parıldamak, ışımak i.; parlaklık | |||||
| The sun is shining brightly. (Güneş ışıl ışıl parlıyor.) | |||||
| 2382) ship; (isim, fiil) | |||||
| i.; gemi f.; gemiye mal yüklemek | |||||
| The shiip has two restaurants. (Gemide iki adet restoran var.) | |||||
| 2383) shirt; (isim) | |||||
| gömlek | |||||
| This shirt is made of 100% cotton. (Bu gömlek %100 pamuktur.) | |||||
| 2384) shit; (fiil) | |||||
| sıçmak, kaka yapmak , bok, saçmalık (argoda) | |||||
| You are talking shit! (Saçmalıyorsun.) | |||||
| 2385) shock; (fiil, isim) | |||||
| f.; şok etmek, sarsılmak i.; şok | |||||
| I got a terrible shock yesterday. (Dün çok kötü bir şok yaşadım.) | |||||
| 2386) shoe; (isim) | |||||
| ayakkabı | |||||
| What’s your shoe size? (Ayakkabı numaranız nedir?) | |||||
| 2387) shoot; (fiil, isim) | |||||
| f.; ateş etmek,öldürmek , vurmak, silahla yaralamak, çekim yapmak, film çekmek i.; vuruş, ateş, fotoğraf çekme, çekim | |||||
| Don’t shoot. I surrender. (Ateş etme. Teslim oluyorum.) | |||||
| 2388) shooting; (isim) | |||||
| ateş etme, ateş, avcılık | |||||
| He suddenly started shooting. (Aniden ateş etmeye başladı.) | |||||
| 2389) shore; (isim) | |||||
| kıyı, sahil, yaka | |||||
| They have a beautiful house on the shores of the lake. (Gölün kıyısında çok güzel bir evleri var.) | |||||
| 2390) short; (sıfat) | |||||
| kısa, alçak, bodur, dar (zaman) | |||||
| The girl had a short curly hair. (Kızın kısa kıvırcık saçları vardı.) | |||||
| 2391) shortly; (zarf) | |||||
| kısaca, birazdan, yakında | |||||
| I will be ready shortly. (Birazdan hazır olacağım.) | |||||
| 2392) shot; (isim, fiil) | |||||
| i.; atış, şut, silah sesi, fotoğraf karesi f.; vurmak | |||||
| I heard some shots in the distance. (Uzaktan birkaç silah sesi duydum.) | |||||
| 2393) should; (fiil) | |||||
| gerekmek, -meli/-malı | |||||
| You should have been more careful. (Daha dikkatli olmalıydın.) | |||||
| 2394) shoulder; (isim, fiil) | |||||
| i.; omuz, dağ (sırt) f.; omuz vurmak, omuzlamak | |||||
| He looked back over his shoulder. (Omzunun üzerinden arkasına baktı.) | |||||
| 2395) shout; (fiil, isim) | |||||
| f.; haykırmak, bağırmak i.; haykırış, bağırış | |||||
| Stop shouting and listen! (Bağırmayı kes ve dinle.) | |||||
| 2396) show; ( isim, fiil) | |||||
| f.; göstermek, kanıtlamak, sergilemek, sahnelemek, oynatmak i.; gösteri, tv programı, sergi | |||||
| The research has shown that people are influenced by TV advertisements. (Araştırma, insanların televizyon reklamlarından etkilendiğini gösteriyor.) | |||||
| 2397) shower; (isim) | |||||
| duş, sağanak, bebek hediye partisi | |||||
| She is in shower now. (Şuanda duşta.) | |||||
| 2398) shrug; (isim, fiil) | |||||
| i.; omuz silkme f.; omuz silkmek | |||||
| Jane shrugged her shoulder and said nothing. (Jane omzunu silkti ve hiçbir şey söylemedi.) | |||||
| 2399) shut; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; kapatmak, kapamak s.; kapalı, kapanık | |||||
| Shut the door, please. (Kapıyı kapat lütfen.) | |||||
| 2400) sick; (sıfat) | |||||
| hasta, dengesiz (kimse), hastalıklı | |||||
| Her father is very sick. (Onun babası çok hasta.) | |||||
| 2401) side; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kenar, taraf, cephe, yön,yaka s.; yan, yandaki | |||||
| The car is standing on the right side of the road. (Araba, yolun sağ tarafında duruyor.) | |||||
| 2402) sigh; (isim, fiil) | |||||
| i.; iç çekme, ah etme f.; iç çekmek, iç geçirmek, ah etmek | |||||
| She sighed deeply. (Derin derin iç çekti.) | |||||
| 2403) sight; (isim) | |||||
| görme, görme yetisi, görüş alanı, bakış | |||||
| The disease has affected her sight. (Hastalık onun görme yetisini etkiledi.) | |||||
| 2404) sign; (fiil, isim) | |||||
| f.; imzalamak, belirtmek, işaret etmek i.; işaret, simge, belirti,imza | |||||
| Headaches may be a sign of stress. (Başağrıları stresin işareti olabilir.) | |||||
| 2405) signal; (fiil, isim) | |||||
| f.; sinyal vermek, işaret etmek i.; sinyal, işaret, uyarı | |||||
| There is no warning signal on the road. (Yolda hiç uyarı işareti yok.) | |||||
| 2406) significance; (isim) | |||||
| önem, değer | |||||
| Does the symbol has any particular significance? (Bu sembolün özel bir önemi var mı?) | |||||
| 2407) significant; (sıfat) | |||||
| önemli, belirgin, dikkate değer, kaydadeğer | |||||
| The project has shown a significant improvement. (Proje, önemli bir gelişme gösterdi.) | |||||
| 2408) significantly; (zarf) | |||||
| önemli ölçüde | |||||
| Profits of our company have increased significantly. (Şirketimizin karı önemli ölçüde arttı.) | |||||
| 2409) silence; (isim, fiil) | |||||
| i.; sessizlik, suskunluk f.; susturmak | |||||
| There was an absolute silence in the classroom. (Sınıfta tam bir sessizlik vardı.) | |||||
| 2410) silent; (sıfat) | |||||
| sessiz, suskun | |||||
| Eveybody be silent! (Herkes sessiz olsun!) | |||||
| 2411) silver; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; gümüş, gümüş rengi f.; gümüşle kaplamak | |||||
| She was wearing a silver necklace. (Gümüş bir gerdanlık takıyordu.) | |||||
| 2412) similar; (sıfat) | |||||
| benzer, eş | |||||
| We have very similar hobbies. (Çok benzer hobilerimiz var.) | |||||
| 2413) similarly; (zarf) | |||||
| benzer şekilde, benzer biçimde | |||||
| The srudents dressed similary for the graduation ceremony. (Öğrenciler, mezuniyet törenleri için benzer şekilde giyindiler.) | |||||
| 2414) simple; (sıfat) | |||||
| basit, sade, kolay, yalın, gösterişsiz | |||||
| This machine is very simple to use. (Bu makineyi kullanmak çok kolay.) | |||||
| 2415) simply; (zarf) | |||||
| basit bir şekilde, sadece, basbayağı, gösterişsiz bir şekilde | |||||
| you must simply tell the truth. (Basitçe gerçeği söylemek zorundasın.) | |||||
| 2416) sin; (isim, fiil) | |||||
| i.; günah, suç f.; günah işlemek | |||||
| God, please forgive my sins. (Tanrım, lütfen günahlarımı affet.) | |||||
| 2417) since; (zarf, edat) | |||||
| zf.;ondan sonra, o zamandan beri ed.;-den beri, -den dolayı, için | |||||
| I haven’t eaten anything since breakfast. (Kahvaltıdan beri bir şey yemedim.) | |||||
| 2418) sing; (fiil) | |||||
| şarkı söylemek, ötmek, şakımak, vızıldamak | |||||
| Will you sing us a song? (Bize bir şarkı söyler misin?) | |||||
| 2419) singer; (isim) | |||||
| şarkıcı | |||||
| He is a wonderful opera singer. (O, muhteşem bir opera şarkıcısıdır.) | |||||
| 2420) single; (sıfat) | |||||
| bekar, yalnız, tek, tekil, ayrı | |||||
| There wasn’t a single vacant room in the hotel. (Otelde bir tek boş oda yoktu.) | |||||
| 2421) sink; (fiil, isim) | |||||
| f.; batmak, suya batmak i.; lavabo | |||||
| The boat sank to the bottom of the sea. (Tekne denizin altına battı.) | |||||
| 2422) sir; (isim) | |||||
| bir asalet unvanı, sör, bay, efendim | |||||
| Good morning, sir. (Günaydın efendim.) | |||||
| 2423) sister; (isim) | |||||
| kız kardeş, abla, hemşire, hastabakıcı, rahibe | |||||
| Do you have any brothers or sisters? (Erkek ya da kız kardeşin var mı?) | |||||
| 2424) sit; (fiil) | |||||
| oturmak, bulunmak, durmak, konmak, kuluçkaya yatmak (tavuk), toplantı halinde olmak | |||||
| May I sit here? (Buraya oturabilir miyim?) | |||||
| 2425) site; (fiil, isim) | |||||
| f.; oturtmak, yerleştirmek i.; yerleşim yeri, mekan, site, yer, konum | |||||
| This site is ideal for building the a house. (Bu yer, ev inşa etmek için uygun.) | |||||
| 2426) situation; (isim) | |||||
| durum, konum, mevki, vazife, hal, | |||||
| The situation is worse than we think. (Durum düşündüğümüzden daha kötü.) | |||||
| 2427) six; (isim) | |||||
| altı rakamı | |||||
| Cut the cake into six equal slices. (Pastayı altı eşit dilime böl.) | |||||
| 2428) size; (isim, fiil) | |||||
| i.; boyut, büyüklük, ölçü, uzam f.; boyutlandırmak | |||||
| We were shocked at the size of their house. (Evlerinin büyüklüğünü gördüğümüzde şok olduk.) | |||||
| 2429) ski; (isim, fiil) | |||||
| i.; kayak f.; kaymak | |||||
| We went skiing in Uludağ last winter. (Geçen kış Uludağ’da kayak yapmaya gittik.) | |||||
| 2430) skill; (isim) | |||||
| beceri, marifet, yetenek, ustalık, hüner | |||||
| This job requires management skill. (Bu iş yönetim becerisi gerektiriyor.) | |||||
| 2431) skin; (isim, fiil) | |||||
| i.; ten, cilt, deri, zar f.; soymak, derisini yüzmek | |||||
| He is receiving skin cancer treatment. (Cilt kanseri tedavisi görüyor.) | |||||
| 2432) sky; (isim) | |||||
| gökyüzü | |||||
| You can see a lot of stars in the sky. (Gökyüzünde bir sürü yıldız görebilirsin.) | |||||
| 2433) slave; (isim, fiil) | |||||
| i.; köle, kul f.; köle gibi çalışmak | |||||
| He treated his wife like a slave. (Karısına bir köleymiş gibi davranıyordu.) | |||||
| 2434) sleep; (isim, fiil) | |||||
| i.; uyku, uyuma f.; uyumak, uyuklamak | |||||
| The baby is sleeping. Be quiet. (Bebek uyuyor. Sessiz ol.) | |||||
| 2435) slice; (fiil, isim) | |||||
| f.; dilimlemek, kesmek i.; dilim, pay | |||||
| She sliced the meat carefully. (Eti özenle dilimledi.) | |||||
| 2436) slide; (isim, fiil) | |||||
| i.; slayt, sürgü, kaydırak f.; kaydırmak, kaymak | |||||
| The children were sliding on the snow. (Çocuklar karın üstünde kayıyorlardı.) | |||||
| 2437) slight; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; hafif, az, cüzi, belli belirsiz f.; önemsememek, hafife almak | |||||
| Fortunately, the damage was slight. (Neyse ki hasar azdı.) | |||||
| 2438) slightly; (zarf) | |||||
| hafifçe, az oranda , biraz | |||||
| Are you afraid of high? -Ony slightly. (Yüksekten korkuyor musun? -Yalnızca biraz.) | |||||
| 2439) slip; (fiil) | |||||
| kaymak, sürçmek, sıyırmak, kaçmak | |||||
| He slipped over on the ice and broke his arm. (Buzun üzerine kayıp düştü ve kolunu kırdı.) | |||||
| 2440) slow; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; yavaşlatmak, ağırlaşmak s.; yavaş, ağır, aheste | |||||
| Progress was slower than we expected. (Gelişim beklediğimizden daha yavaştı.) | |||||
| 2441) slowly; (zarf) | |||||
| yavaşça, yavaş yavaş | |||||
| Could you speak more slowly please. (Lütfen daha yavaş konuşur musun?) | |||||
| 2442) small; (sıfat) | |||||
| küçük, ufak, ufacık, minik, alçak, az, önemsiz | |||||
| That dress is too small for you. (O elbise senin için çok küçük.) | |||||
| 2443) smart; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; zeki, akıllı, gösterişli, hoş f.; sızlamak, acımak, ağrımak | |||||
| You look very smart in that dress. (bu elbisenin içinde çok hoş görünüyorsun.) | |||||
| 2444) smell; (fiil, isim) | |||||
| f.; kokmak, koklamak i.; koku | |||||
| This perfume is smelling like a rose. (Bu parfüm gül gibi kokuyor.) | |||||
| 2445) smile; (fiil, isim) | |||||
| f.; gülmek, gülümsemek, tebessüm etmek i.; gülücük, tebessüm | |||||
| She smiled at me with joy. (Bana neşeyle gülümsedi.) | |||||
| 2446) smoke; (isim, fiil) | |||||
| i.; duman, sigara içme f.; sigara içmek, duman tütmek | |||||
| You should quit smoking for your health. (Sağlığın için sigarayı bırakmalısın.) | |||||
| 2447) smooth; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; düzlemek, yumuşatmak s.; düz, pürüzsüz | |||||
| Her skin was perfectly smooth. (Onun cildi mükemmel derecede pürüzsüzdü.) | |||||
| 2448) snap; (fiil, isim, sıfat) | |||||
| f.; patlamak, koparmak,çat diye kapanmak, şipşak fotoğraf çekmek,şaklamak, ısırmaya çalışmak i.; çıtırtı, şak sesi, ısırma, şipşak fotoğraf s.; anlık, beklenmedik | |||||
| The rope suddenly snapped. (İp birdenbire koptu.) | |||||
| 2449) snow; (isim, fiil) | |||||
| i.; kar f.; kar yağmak | |||||
| Children are playing in the snow. (Çocuklar karda oynuyorlar.) | |||||
| 2450) so; | |||||
| zf.; böyle,öyle, bu kadar, demek ki, dolayısıyla, bu yüzden, bundan dolayı bağ.; ve , için, öyleki | |||||
| We have so much to do. (Yapacak çok şeyimiz var.) | |||||
| 2451) so-called; (sıfat) | |||||
| sözde, adlı | |||||
| How these so called improvements helped the local community? (Bu sözde gelişmeler yerel halka nasıl yardımcı oldu?) | |||||
| 2452) soccer; (isim) | |||||
| futbol | |||||
| We watched the soccer match in the stadium. (Futbol maçını stadyumda izledik.) | |||||
| 2453) social; (sıfat) | |||||
| sosyal, toplumsal, arkadaş canlısı, girgin | |||||
| It is important to provide social order. (Sosyal düzeni sağlamak önemlidir.) | |||||
| 2454) society; (isim) | |||||
| toplum, topluluk, dernek, cemiyet, | |||||
| Racism exists at all levels of society. (Irkçılık, toplumun her düzeyinde mevcut.) | |||||
| 2455) soft; (sıfat) | |||||
| yumuşak, cıvık, hassas | |||||
| The grass was soft and springy. (Çimler yumuşak ve canlıydı.) | |||||
| 2456) software; (isim) | |||||
| yazılım | |||||
| Will this software run on my machine? (Bu yazılım benim makinemde çalışacak mı?) | |||||
| 2457) soil; (isim,fiil) | |||||
| i.; toprak f.; pislemek, lekemelek, kirletmek | |||||
| This land has fertile soil. (Bu ülkenin verimli toprakları var.) | |||||
| 2458) solar; (sıfat) | |||||
| güneş, güneşle ilgili | |||||
| Solar power is used all around the world. (Güneş enerjisi dünyanın her yerinde kullanılıyor.) | |||||
| 2459) soldier; (isim) | |||||
| asker, er, nefer, | |||||
| The soldier was wounded in the leg. (Asker, bacağından vuruldu.) | |||||
| 2460) solid; (sıfat) | |||||
| katı, katı cisim, sağlam, sert | |||||
| She can’t eat solid food because of her illness. (Hastalığından dolayı katı yiyecek yiyemiyor.) | |||||
| 2461) solution; (isim) | |||||
| çözüm, çözelti | |||||
| We need to find an immediate solution for this problem. (Bu problem için acil bir çözüm bulmamız gerek.) | |||||
| 2462) solve; (fiil) | |||||
| çözmek, halletmek, çözümlemek, aydınlatmak | |||||
| The detective solved the mystery of the crime. (Dedektif suçun gizemini aydınlattı.) | |||||
| 2463) some; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; bazı, birkaç, biraz zf.; epey, aşağı yukarı, yaklaşık | |||||
| There is still some juice in the bottle. (Şişede hala biraz meyve suyu var.) | |||||
| 2464) somebody; (zamir) | |||||
| biri,birisi, bir kimse | |||||
| I need somebody to help me. (Bana yardım edecek biri lazım.) | |||||
| 2465) somehow; (zarf) | |||||
| bir şekilde, iyi kötü, nasıl olsa | |||||
| Somehow, I trust him. (Bir şekilde ona güveniyorum.) | |||||
| 2466) someone; (zarf) | |||||
| birisi, biri, bir kimse | |||||
| There is someone in the garden. (Bahçede birisi var.) | |||||
| 2467) something; (isim) | |||||
| bir şey | |||||
| Would you like something to drink? (İçecek bir şey ister misiniz?) | |||||
| 2468) sometimes; (zarf) | |||||
| bazen, arada, ara sıra, kimi zaman | |||||
| Sometimes I visit my grandparents. (Ara sıra büyük annemi ve büyük babamı ziyaret ediyorum.) | |||||
| 2469) somewhat; (zarf) | |||||
| bir nebze, birazcık, kısmen, aşağı yukarı | |||||
| I was somewhat surprised to see him. (Onu gördüğüme biraz şaşırdım.) | |||||
| 2470) somewhere; (zarf, zamir) | |||||
| zf.; bir yere, bir yerde zm.; bir yer | |||||
| Let’s go somewhere silent. (Sessiz bir yere gidelim.) | |||||
| 2471) son; (isim) | |||||
| oğul, erkek evlat, evlat | |||||
| They have two sons and a daughter. (İki oğulları ve bir kızları var.) | |||||
| 2472) song; (isim) | |||||
| şarkı, türkü, ötme, şakıma, destan | |||||
| We sang a song together. (Birlikte şarkı söyledik.) | |||||
| 2473) soon; (zarf) | |||||
| kısa süre içinde, az sonra, birazdan, pek yakında | |||||
| I hope you will be better soon. (Umarım kısa süre içinde daha iyi olursun.) | |||||
| 2474) sophisticated; (sıfat) | |||||
| sofistike, çok yönlü, karmaşık, tecrübeli, entelektüel | |||||
| John is a sophisticated young man. (John entelektüel bir genç adam.) | |||||
| 2475) sorry; (sıfat) | |||||
| üzgün, hüzünlü, üzüntülü | |||||
| Sorry, I am late. (Üzgünüm, geç kaldım.) | |||||
| 2476) sort; (fiil, isim) | |||||
| f.; sıralamak, sınıflandırmak i.; tür, cins, çeşit | |||||
| These sort of problems are quite common. (Bu tür problemler oldukça yaygın.) | |||||
| 2477) soul; (isim) | |||||
| ruh, maneviyat, tin | |||||
| He belives that soul is immortal. (O, ruhun ölümsüz olduğuna iananır.) | |||||
| 2478) sound; (isim, fiil) | |||||
| i.; ses f.; ses vermek, gibi gelmek | |||||
| It sounds ridiculous. (Kulağa gülünç geliyor.) | |||||
| 2479) soup; (isim) | |||||
| çorba, | |||||
| The soup is not warm enough. (Bu çorba yeterince sıcak değil.) | |||||
| 2480) source; (isim) | |||||
| kaynak, köken, menşe | |||||
| We should use renewable energy sources. (Yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmalıyız.) | |||||
| 2481) south; (isim) | |||||
| güney | |||||
| Which way is south? (Güney hangi taraf?9 | |||||
| 2482) southern; (sıfat) | |||||
| güney, güneyli, güneye ait | |||||
| It is obvious from his accent that he comes from southern. (Güneyden geldiği aksanından apaçık belli.) | |||||
| 2483) Soviet; (isim) | |||||
| sovyet rusya idare meclisi | |||||
| The Soviet Union collapsed in 1991. (Soveyt Birliği 1991 yılında dağıldı.) | |||||
| 2484) space; (isim) | |||||
| uzay, aralık, boşluk, açıklık, mekan | |||||
| She was the first woman in space. (O, uzaydaki ilk kadındı.) | |||||
| 2485) Spanish; (isim, sıfat) | |||||
| i.; ispanyolca s.; ispanyol | |||||
| Spanish was easy to learn for me. (İspanyolca’yı öğrenmek benim için kolay oldu.) | |||||
| 2486) speak; (fiil) | |||||
| konuşmak, ses çıkarmak | |||||
| She speaks five languages. (O, beş dil konuşuyor.) | |||||
| 2487) speaker; (isim) | |||||
| konuşmacı, spiker, meclis başkanı, hoparlör | |||||
| He was a guest speaker at the seminar. (O, seminerde konuk konuşmacıydı.) | |||||
| 2488) special; (sıfat) | |||||
| özel, hususi | |||||
| What are your special interests? (Özel uğraşlarınız nelerdir?) | |||||
| 2489) specialist; (isim) | |||||
| uzman, uzman doktor | |||||
| You need some specialist advice. (Senin biraz uzman tavsiyesine ihtiyacın var.) | |||||
| 2490) species; (isim) | |||||
| tür, cins | |||||
| There are many species of birds. (Birçok kuş türü vardır.) | |||||
| 2491) specific; (sıfat) | |||||
| özel, özgü, belirlli | |||||
| I gave you specific instructions. (Sana belirli yönergeleri verdim.) | |||||
| 2492) specifically; (zarf) | |||||
| belirli bir biçimde, özellike | |||||
| I specifically told you not to eat junk food. (Sana ıvır zıvır yememeni özellikle söyledim.) | |||||
| 2493) speech; (isim) | |||||
| konuşma, söylev, hitabe | |||||
| Their friends made speeches at their wedding. (Arkadaşları düğünlerinde konuşma yaptılar.) | |||||
| 2494) speed; (isim, fiil) | |||||
| i.; hız, sürat f.; hızla gitmek, süratli gitmek | |||||
| Don’t exceed the speed limit. .(Hız sınırını aşma.) | |||||
| 2495) spend; (fiil) | |||||
| harcamak, geçirmek (vakit, geceyi vb.), sarf etmek | |||||
| I have spent all my money. (Bütün paramı harcadım.) | |||||
| 2496) spending; (isim) | |||||
| harcama | |||||
| They made a survey on spending habits. (Harcama alışkanlıkları üzerine bir anket yaptılar.) | |||||
| 2497) spin; (fiil, isim) | |||||
| f.; döndürmek, bükmek, eğirmek i.; dönme, devir | |||||
| My head is spinning. (Başım dönüyor.) | |||||
| 2498) spirit; (isim) | |||||
| ruh,ruh hali, can, ispirto | |||||
| I am in good spirits today. (Bugün iyi ruh halimdeyim.) | |||||
| 2499) spiritual; (sıfat) | |||||
| ruhsal, manevi, dini | |||||
| We are concerned about his spiritual welfare. (Onun ruhsal sağlığı hakkında endişeliyiz.) | |||||
| 2500) split; (fiil) | |||||
| bölmek, yarmak, ayırmak, parçalanmak | |||||
| The debate has split the country down the middle. (Tartışma, ülkeyi ikiye böldü.) | |||||
| 2501) spokesman; (isim) | |||||
| sözcü, konuşmacı | |||||
| A spokesman for the government answered the questions. (Hükümet sözcüsü soruları yanıtladı.) | |||||
| 2502) sport; (isim) | |||||
| spor | |||||
| I am not interested in sport. (Sporla ilgilenmiyorum.) | |||||
| 2503) spot; (isim, fiil) | |||||
| nokta, benek, leke f.; beneklemek, fark etmek, ayırt etmek | |||||
| Leopard has spots. (Leoparın benekleri vardır.) | |||||
| 2504) spread; (fiil) | |||||
| yaymak, yayılmak, bulaşmak | |||||
| The disease spreads easily. (Hastalık hızlı bir şekilde yayılıyor.) | |||||
| 2505) spring; (isim, sıfat, fiil) | |||||
| i.; yay, ilkbahar, bahar, kaynak, memba s.; yaylı f.; burkmak, atlamak | |||||
| He was born in the spring of 1952. (1952 yılının baharında doğdu.) | |||||
| 2506) square; (isim, sıfat) | |||||
| i.; meydan s.; kare | |||||
| She drew a square room. (Kare şeklinde bir oda çizdi.) | |||||
| 2507) squeeze; (fiil) | |||||
| sıkışmak, sıkmak, ezmek | |||||
| He squeezed my hand and smiled at me. (Elimi sıktı ve bana gülümsedi.) | |||||
| 2508) stability; (isim) | |||||
| kararlılık, durağanlık, istikrar, sabitlik, tutarlılık | |||||
| It was time of political stability. (Siyasi istikrarın olduğu zamanlardı.9 | |||||
| 2509) stable; (isim, sıfat) | |||||
| i.; ahır, dam s.; istikrarlı, sabit, değişmez, durağan, kararlı | |||||
| She wants a stable relationship. (O, istikrarlı bir ilişki istiyor.) | |||||
| 2510) staff; (isim) | |||||
| kadro, personel, gereç | |||||
| We have 20 part-time staff. (20 tane yarı zamanlı çalışan elemanımız var.) | |||||
| 2511) stage; (fiil, isim) | |||||
| f.; sahnelemek, sahneye koymak i.; sahne, evre, etap, devre, kademe, aşama | |||||
| The product is at the design stage. (Ürün tasarlama aşamasında.) | |||||
| 2512) stair; (isim) | |||||
| merdiven basamağı | |||||
| How many stairs are there? (Kaç tane basamak var?) | |||||
| 2513) stake; (isim, fiil) | |||||
| i.; kazık, direk, pay f.; kazığa bağlamak, rest çekmek | |||||
| He has the 20% stake in the company. (Onun şirkette %20 payı var.) | |||||
| 2514) stand; (fiil, isim) | |||||
| f.; ayakta durmak, dikilmek, katlanmak i.; ayaklık | |||||
| She was too weak to stand. (Ayakta durmak için fazla güçsüzdü.) | |||||
| 2515) standard; (sıfat, isim) | |||||
| s.; standart, normal i.; norm, ölçüt | |||||
| We aim to sustain our standards of customer care. (Müşteri ilişkileri standartlarımızı devam ettirmeyi hedefliyoruz.) | |||||
| 2516) standing; (sıfat, isim) | |||||
| s.; ayakta, durma i.; duruş, durma, konum, saygınlık | |||||
| The conract has no legal standing. (Kontratın yasal bir konumu yok.) | |||||
| 2517) star; (isim) | |||||
| yıldız , ünlü | |||||
| You are shining like a star. (Bir yıldız gibi parlıyorsun.) | |||||
| 2518) stare; (fiil) | |||||
| dik dik bakmak, uzun uzun bakmak | |||||
| Everyone stared him after he screamed. (Çığlık attıktan sonra herkes ona dik dik baktı.) | |||||
| 2519) start; (fiil, isim) | |||||
| f.; başlamak, başlatmak i.; başlama, başlangıç | |||||
| I have just started a new job. (Henüz yeni bir işe başladım.) | |||||
| 2520) state; (fiil, isim) | |||||
| f.; belirtmek, ifade etmek, bildirmek i.; devlet, eyalet, durum, hal | |||||
| He was in state of temporary depression. (Geçici bir depresyon halindeydi.) | |||||
| 2521) statement; (isim) | |||||
| açıklama, beyan, söz, ifade | |||||
| Do you agree with this statement? (Bu ifadeye katılıyor musun?) | |||||
| 2522) station; | |||||
| istasyon, gar, terminal, durak | |||||
| We walked back to the station. (İstasyona geri yürüdük.) | |||||
| 2523) statistics; (isim) | |||||
| istatik, sayımbilim | |||||
| According to statistics over 2000 people killed because of the disease. (İstatistiklere göre hastalıktan 2000’in üzerinde insan öldü.) | |||||
| 2524) status; (isim) | |||||
| statü, konum, durum, hal, mevki | |||||
| She married a man with a high social status. (Sosyal statüsü yüksek olan bir adamla evlendi.) | |||||
| 2525) stay; (fiil, isim) | |||||
| f.; kalmak,durmak, beklemek i.; kalma, kalış, kalış süresi | |||||
| You stay here, I’ll be back soon. (Sen burada kal, ben hemen döneceğim.) | |||||
| 2526) steady; (isim, sıfat) | |||||
| i.; sabit durum s.; istikrarlı, sağlam, sabit | |||||
| We are making a steady progress. (İstikrarlı bir ilerleme kaydediyoruz.) | |||||
| 2527) steal; (fiil) | |||||
| çalmak, hırsızlık yapmak | |||||
| My wallet was stolen. (Cüzdanım çalındı.) | |||||
| 2528) steel; (isim) | |||||
| çelik | |||||
| The frame is made of steel. (Çerçeve çelikten yapılmış.) | |||||
| 2529) step; (isim, fiil) | |||||
| i.; adım, basamak,hamle, üvey f.; basmak, adım atmak, girmek | |||||
| He took a step towards me. (Bana doğru bir adım attı.) | |||||
| 2530) stick; (isim, fiil) | |||||
| i.; sopa, çubuk f.; saplamak, batırmak, yapıştırmak,yapışmak | |||||
| I stock the photos into an album. (Fotoğrafları albüme yapıştırdım.) | |||||
| 2531) still; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; durgun, sabit, hareketsiz zf.; hala, yine de, buna rağmen, kıpırdamadan | |||||
| He went two hours ago and I’m still waiting for him. (İki saat önce gitti ve ben hala onu bekliyorum.) | |||||
| 2532) stir; (fiil) | |||||
| karıştırmak, uyandırmak(belli bir duyguyu) | |||||
| He stirred his tea with milk. (Çayını sütle karıştırdı.) | |||||
| 2533) stock; (isim, fiil) | |||||
| i.; stok, mevcut mal f.; stoklamak, depolamak, bulundurmak | |||||
| The model you liked is not in stock. (Sizin beğendiğiniz model stokta yok.) | |||||
| 2534) stomach; (isim) | |||||
| mide, karın | |||||
| I’ve got a tomach-ache. (Midem ağrıyor.) | |||||
| 2535) stone; (isim) | |||||
| taş, çekirdek (meyve) | |||||
| She threw a stone to the window. (Pencereye taş fırlattı.) | |||||
| 2536) stop; (fiil, isim) | |||||
| f.; durmak, durdurmak, kesilmek i.; durak, durma, duraklama | |||||
| The rain had stopped and the clouds had cleared away. (Yağmur durmuştu ve bulutlar kaybolmuştu.) | |||||
| 2537) storage; (isim) | |||||
| depo, depolama, biriktirme | |||||
| We need more storage now. (Daha fazla depolamaya ihtiyacımız var.) | |||||
| 2538) store; (fiil, isim) | |||||
| f.;depolamak, saklamak, muhafaza etmek i.;mağaza,depo, ambar | |||||
| Where is the nearest carpet store? (En yakın halı mağazası nerede?) | |||||
| 2539) storm; (isim, fiil)) | |||||
| fırtına f.; fırtına gibi esmek, bağırıp çağırmak | |||||
| The storm broke after rain (Yağmurdan sonra fırtına başladı.) | |||||
| 2540) story; (isim) | |||||
| hikaye, öykü, tarih, rivayet | |||||
| I am going to tell you a fantastic story. (Sana fantastik bir hikaye anlatacağım.) | |||||
| 2541) straight; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; doğru, düz, düzgün zf.; dosdoğru, dümdüz | |||||
| He looked me straight in the eye. (Dosdoğru gözlerimin içine baktı.) | |||||
| 2542) strange; (sıfat) | |||||
| tuhaf, garip, acayip, yabancı | |||||
| A strange thing happened in the movie. (Filmde tuhaf bir şey oldu.) | |||||
| 2543) stranger; (isim) | |||||
| yabancı | |||||
| I am stranger in this country. (Ben bu ülkede yabancıyım.) | |||||
| 2544) strategic; (sıfat) | |||||
| stratejik | |||||
| Cameras were set up at strategic points. (Kameralar stratejik noktalara yerleştirildi.) | |||||
| 2545) strategy; (isim) | |||||
| strateji, taktik | |||||
| He was a total genius when it came to military strategy. (Konu askeri strateji olunca tam bir dahiydi.) | |||||
| 2546) stream; (isim, fiil) | |||||
| dere, akarsu f.; akıp gitmek | |||||
| Tears streamed down her face. (Gözyaşları yüzünden akıp gitti.) | |||||
| 2547) street; (isim) | |||||
| cadde, sokak, yol | |||||
| He was mooning around the street. (Caddede dalgın dalgın dolanıp duruyordu.) | |||||
| 2548) strength; (isim) | |||||
| güç, kuvvet, sağlamlık, dayanma gücü | |||||
| I have no strength to walk any further. (Daha fazla yürüyecek güzüm yok.) | |||||
| 2549) strengthen; (fiil) | |||||
| güçlendirmek, kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak | |||||
| He pushed the rock with his all strength. (Kayayı tüm gücüyle itti.) | |||||
| 2550) stress; (isim, fiil) | |||||
| i.; stres, baskı f.; vurgu yapmak, tonlamak | |||||
| Stress is often a factor for diseases. (Stres genellikle hastalıkların etmenidir.) | |||||
| 2551) stretch; (fiil) | |||||
| germek, uzatmak, uzamak, gerinmek, esnemek | |||||
| This tshirt has stretched. (Bu tişört esnedi.) | |||||
| 2552) strike; (isim, fiil) | |||||
| i.;darbe, çarpma, grev f.; vurmak, çarpmak | |||||
| The ship struck a rock. (Gemi bir kayaya çarptı.) | |||||
| 2553) string; (isim, fiil) | |||||
| i.; sicim, dizi f.; kılçıklarını ayıklamak, ipe dizmek, germek | |||||
| The necklace is in form of stringed pearls. (Gerdanlık ipe dizilmiş inciler halindeydi.) | |||||
| 2554) strip; (fiil, isim) | |||||
| f.; soymak, soyunmak, giysilerini çıkarmak i.;şerit, soyunma, sınır, striptiz | |||||
| I stripped and washed myself. (Soyundum ve yıkandım.) | |||||
| 2555) stroke; (isim) | |||||
| vuruş, inme, felç | |||||
| What a beautiful stroke! (Ne kadar güzel bir vuruş!) | |||||
| 2556) strong; (sıfat) | |||||
| güçlü, kuvvetli, sıkı, sert,sağlam, dayanıklı, istikrarlı | |||||
| He lifted the heavy box with his strong arms. (Güçlü kollarıyla ağır koliyi kaldırdı.) | |||||
| 2557) strongly; (zarf) | |||||
| kuvvetle, şiddetle, fazlasıyla, son derece | |||||
| I am strongly opposed to the idea. (Bu fikre şiddetle karşı çıkıyorum) | |||||
| 2558) structure; (isim, fiil) | |||||
| i.; yapı, bina, inşaat, iskelet, bünye f.; yapılandırmak, şekillendirmek | |||||
| These two sentences have equivalent grammatical structures. (Bu iki cümlenin yapıları eş gramer yapıları var.) | |||||
| 2559) struggle; (isim, fiil) | |||||
| i.; çabalama, mücadele f.; çabalamak, mücadele etmek, cebelleşmek | |||||
| We are struggling for our independence. (Özgürlüğümüz için mücadele ediyoruz.) | |||||
| 2560) student; (isim) | |||||
| öğrenci, talebe | |||||
| These students are really clever. (Bu öğrenciler gerçekten akıllı.) | |||||
| 2561) studio; (isim) | |||||
| stüdyo, stüdyo daire, atöyle | |||||
| They are recording a song in the studio. (Stüdyoda şarkı kayda alıyorlar.) | |||||
| 2562) study; (fiil, isim) | |||||
| f.; çalışmak, öğrenim görmek, araştırmak, incelemek i.; çalışma, öğrenim, araştırma | |||||
| I studied Maths the whole night. (Bütün gece matematik çalıştım.) | |||||
| 2563) stuff; (isim, fiil) | |||||
| i.; şey, ıvır zıvır, eşya f.; tıkmak, tıka basa doldurmak | |||||
| I prefer to buy stuffs in sale. (İndirimdeki şeyleri almayı tercih ederim.) | |||||
| 2564) stupid; (sıfat) | |||||
| aptal, salak, ahmak, aptalca | |||||
| I know, it was a stupid mistake. (Biliyorum çok aptal bir hataydı.) | |||||
| 2565) style; (isim, fiil) | |||||
| i.; stil, tarz , üslup, biçem f.; biçimlendirmek, dizayn etmek | |||||
| She has a different clothing style. (Onun farklı bir giyim tarzı var.) | |||||
| 2566) subject; (isim) | |||||
| konu, ders, özne, | |||||
| Climate change is still a subject of debate. (İklim değişikliği hala bir tartışma konusu.) | |||||
| 2567) submit; (fiil) | |||||
| sunmak, vermek,arz etmek, ileri sürmek, boyun eğmek | |||||
| She refused to submit to threats. (Tehditlere boyun eğmeyi reddetti.) | |||||
| 2568) subsequent; (sıfat) | |||||
| sonradan gelen, izleyen, takip eden, daha sonraki | |||||
| Subseqent events confirmed our guess’. (Takip eden gelişmeler tahminlerimizi doğruladı.) | |||||
| 2569) substance; (isim) | |||||
| madde, cisim, öz | |||||
| It is dangerous to mix these substances. (Bu maddeleri karıştımak tehlikeli.) | |||||
| 2570) substantial; (sıfat) | |||||
| önemli, varlıklı, var olan, maddi, büyük çapta | |||||
| They earned substantial amount of money. ( Büyük çapta para kazandılar.) | |||||
| 2571) succeed; (fiil) | |||||
| başarılı olmak, başarmak, amacına ulaşmak, izlemek | |||||
| Our plan succeeded. (Planımız başarılı oldu.) | |||||
| 2572) success; (isim) | |||||
| başarı, başarma, başarılı kimse | |||||
| We owe our success to your works. (Başarımızı sizin çalışmalarınıza borçluyuz.) | |||||
| 2573) successful; (sıfat) | |||||
| başarılı | |||||
| I wasn’t very successuful in highschool. (Lisede çok başarılı değildim.) | |||||
| 2574) successfully; (zarf) | |||||
| başarılı bir şekilde, başarıyla | |||||
| She successfully graduate from university. (Üniversiteden başarıyla mezun oldu.) | |||||
| 2575) such; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; çok, öyle, böylesine , bunun gibi zf.; ne kadar da, mesela, öylesine | |||||
| I have never seen such a complex sentence. (Hiç böylesine karmaşık bir cümle görmemiştim.) | |||||
| 2576) sudden; (sıfat) | |||||
| ani, beklenmedik | |||||
| Her death was very sudden. (Onun ölümü çok beklenmedikti.) | |||||
| 2577) suddenly; (zarf) | |||||
| aniden, birdenbire, ansızın, durup dururken | |||||
| Suddenly the changed and it started to raining. (Hava aniden değişti ve yağmur yağmaya başladı.) | |||||
| 2578) sue; (fiil) | |||||
| dava açmak, mahkemeye vermek | |||||
| She sued for divorce. (Boşanmak için dava açtı.) | |||||
| 2579) suffer; (fiil) | |||||
| acı çekmek, katlanmak, çekmek, sıkıntı çekmek | |||||
| He suffered intense pain. (Çok acı çekti.) | |||||
| 2580) sufficient; (sıfat) | |||||
| yeterli, kafi, elverişli | |||||
| There is no sufficient food for everyone. (Herkes için yeteri kadar yiyecek yok.) | |||||
| 2581) sugar; (isim, ünlem) | |||||
| şeker ünl.; şekerim, tatlım | |||||
| Do you take sugar for your coffee? (Kahvene şeker alır mısın?) | |||||
| 2582) suggest; (fiil) | |||||
| önermek, tavsiye etmek,fikir vermek, ileri sürmek, ortaya atmak | |||||
| I suggest that we go out to eat. (Yemeği dışarda yemeyi öneriyorum.) | |||||
| 2583) suggestion; (isim) | |||||
| öneri,önerme, telkin | |||||
| Do you have any suggestions? (Bir önerin var mı?) | |||||
| 2584) suicide; (isim) | |||||
| intihar | |||||
| She attempted suicide. (O, intihara kalkıştı.) | |||||
| 2585) suit; (isim, fiil) | |||||
| i.; takım, takım elbise f.; uygun olmak, uymak | |||||
| The groom was wearing an elegant suit. (Damat şık bir takım elbise giyiyordu.) | |||||
| 2586) summer; (isim) | |||||
| yaz mevsimi, yazlık | |||||
| This tree blossoms in the late summer. (Bu ağaç yazın sonlarında çiçeklenir.) | |||||
| 2587) summit; (isim) | |||||
| zirve, tepe, uç nokta, zirve toplantısı | |||||
| We finally reached the summit. (Sonunda zirveye ulaştık.) | |||||
| 2588) sun; (isim) | |||||
| güneş | |||||
| The sun was shining. (Güneş parlıyordu.) | |||||
| 2589) super; (sıfat) | |||||
| süper, müthiş, çok güzel, birinci sınıf | |||||
| We had a super time in Spain. (İspanya’da müthiş zaman geçirdik.) | |||||
| 2590) supply; (fiil, isim) | |||||
| f.; sağlamak, tedarik etmek, temin etmek i.; tedarik, arz, sağlama | |||||
| The food supply is not enough. (Yiyecek arzı yeterli değil.) | |||||
| 2591) support; (fiil) | |||||
| f.; desteklemek, tarafında olmak, güç vermek, yardımcı olmak i.; destek, arka çıkma, yardım | |||||
| You should support your family in hard times. (Zor zamanlarda aileni desteklemelisin.) | |||||
| 2592) supporter; (isim) | |||||
| taraftar, destekçi, yardımcı | |||||
| He is a supporter of Arsenal. (O, Arsenal taraftarı.) | |||||
| 2593) suppose; (fiil) | |||||
| sanmak, zannetmek, varsaymak, farz etmek | |||||
| I suppose that he is very rich. (Sanıyorum o çok zengin.) | |||||
| 2594) supposed; (sıfat) | |||||
| sözde, varsayılan, farzedilen | |||||
| When did this supposed story happened? (bu sözde hikaye ne zaman yaşandı?) | |||||
| 2595) Supreme; (sıfat) | |||||
| yüce, en büyük, ulu, yüksek | |||||
| He is the member of Supreme Court. (O, Yüksek Mahkeme üyesidir.) | |||||
| 2596) sure; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; emin, güvenilir, kati zf.; elbette, mutlaka, şüphesiz, kesinlikle | |||||
| I’m sure that I’ve seen that man before. (O adamı daha önce gördüğüme eminim.) | |||||
| 2597) surely; (zarf) | |||||
| muhakkak, hakikaten, elbette, kesinlikle, şüphesiz | |||||
| Do you love him? -Surely not. (Onu seviyor musun? -Elbette hayır.) | |||||
| 2598) surface; (isim, fiil) | |||||
| i.; yüzey, düzey, üst, dış yüz f.; yüzeye çıkmak, su yüzüne çıkmak | |||||
| We need a flat surface to play the game on. (Oyunu üzerinde oynamamız için düz bir yüzeye ihtiyacımız var.) | |||||
| 2599) surgery; (isim) | |||||
| ameliyat | |||||
| He will require surgery on his right arm. (Sağ kolundan ameliyat olacak.) | |||||
| 2600) surprise; (fiil, isim) | |||||
| f.; şaşırtmak, hayrete düşürmek i.; sürpriz, şaşkınlık | |||||
| What a nice surprise! (Ne güzel bir sürpriz!) | |||||
| 2601) surprised; (sıfat) | |||||
| şaşırmış, şaşkın | |||||
| He looked surprised when he saw me. (beni gördüğünde şaşırmış görünüyordu.) | |||||
| 2602) surprising; (sıfat) | |||||
| şaşırtıcı | |||||
| It is not surprising that they won. (Kazanmaları şaşırtıcı değil.) | |||||
| 2603) surprisingly; (zarf) | |||||
| şaşırtıcı bir şekilde | |||||
| She looked surprisingly well. (Şaşırtıcı derecede iyi görünüyordu.) | |||||
| 2604) surround; (fiil) | |||||
| kuşatmak, etrafını sarmak, çevrelemek | |||||
| The lake is surrounded by trees. (Göl ağaçlarla çevrelenmiş.) | |||||
| 2605) survey; (isim, fiil) | |||||
| i.; anket, araştırma f.; anket yapmak, göz gezdirmek, incelemek | |||||
| We used survey method for our research. (Araştırmamız için anket yöntemini kullandık.) | |||||
| 2606) survival; (isim) | |||||
| hayatta kalma, yaşama, kalıntı | |||||
| His only chance of survival was an operation. (Hayatta kalmasının tek yolu ameliyattı.) | |||||
| 2607) survive; (fiil) | |||||
| hayatta kalmak, atlatmak, sağ kurtulmak | |||||
| Only three people survived in the crash. (Kazada yalnızca üç kişi sağ kurtuldu.) | |||||
| 2608) survivor; (isim) | |||||
| sağ kalan, hayatta kalan, kurtulan | |||||
| There were no survivors. (Hayatta kalan kimse yoktu.) | |||||
| 2609) suspect; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; şüphelenmek, kuşkulanmak, güvenmemek s.; şüpheli, sanık | |||||
| I suspected him of lying. (Onun yalan söylediğinden şüphelendim.) | |||||
| 2610) sustain; (fiil) | |||||
| devam ettirmek, sürdürmek, güç vermek, ayakta tutmak | |||||
| She managed to sustain everyone’s interest during her speech. (Kouşması süresince herkesin ilgisini sürdürmeyi başardı.) | |||||
| 2611) swear; (fiil) | |||||
| sövmek, küfür etmek, yemin etmek | |||||
| I swear I will never leave you. (Yemin ederim seni asla terketmeyeceğim.) | |||||
| 2612) sweep; (fiil) | |||||
| süpürmek, önüne katmak, sürüklenmek | |||||
| She swept the room. (O, odayı süpürdü.) | |||||
| 2613) sweet; (isim) | |||||
| tatlı, şirin, şekerleme | |||||
| The fruit juice is too sweet for me. (Meyve suyu benim için çok tatlı.) | |||||
| 2614) swim; (fiil, isim) | |||||
| f.; yüzmek i.; yüzme | |||||
| I go swimming once in a week. (Haftada bir yüzmeye giderim.) | |||||
| 2615) swing; (fiil, isim) | |||||
| f.; sallanmak, sallamak, salıncakta sallanmak i.sallanma | |||||
| The children are swinging in the park. (Çocuklar parkta salıncakta sallanıyorlar.) | |||||
| 2616) switch; (fiil, isim) | |||||
| f.; değiştirmek, düğmeye basıp açmak/kapatmak i.; değişme, şalter | |||||
| John switched on the TV. (John televizyonu açtı.) | |||||
| 2617) symbol;(isim) | |||||
| sembol, işaret, simge | |||||
| Red rose is a symbol of love. (Kırmızı gül aşkın bir simgesidir.) | |||||
| 2618) symptom; (isim) | |||||
| belirti, gösterge, emare | |||||
| Cough is a symptom of flu. (Öksürük gribin bir belirtisidir.) | |||||
| 2619) system; (isim) | |||||
| sistem, usul, yol, düzen, şebeke | |||||
| The first railway system was buit about a hundred years ago. (İlk demiryolu sistemi yaklaşık yüz yıl önce yapıldı.) | |||||
| T | |||||
| 2620) table; (isim) | |||||
| masa, sofra, tezgah, tablo, tabla | |||||
| She put a plate on the table. (Masaya bir tabak koydu.) | |||||
| 2621) tablespoon; (isim) | |||||
| yemek kaşığı, çorba kaşığı | |||||
| Add two tablespoon of flour. (İki yemek kaşığı un ekle.) | |||||
| 2622) tactic; (isim) | |||||
| taktik | |||||
| It is time to try another tactic. (Şimdi başka bir taktik deneme zamanı.) | |||||
| 2623) tail; (isim) | |||||
| kuyruk, arka kısım | |||||
| The dog is wagging its tail to play. (Köpek oyun oynamak için kuyruğunu sallıyor.) | |||||
| 2624) take; (fiil) | |||||
| almak, götürmek, (fotoğraf) çekmek, alıp götürmek, kabul etmek, gerekmek, gerektirmek, elde etmek, etkili olmak, sınava girmek, çıkarmak | |||||
| Take the key and open the door. (Anahtarı al ve kapıyı aç.) | |||||
| 2625) tale; (isim) | |||||
| masal | |||||
| I love listening tales before I sleep. (Uyumadan önce masal dinlemeyi severim.) | |||||
| 2626) talent; (isim) | |||||
| yetenek, kabiliyet, hüner, marifet | |||||
| She is a great talent. (O büyük bir yetenek. ) | |||||
| 2627) talk; (fiil, isim) | |||||
| f.; konuşmak, söylemek, söz etmek i.; konuşma, sohbet, laf | |||||
| Let’s talk about our future plans. (Gelecek planlarımız hakkında konuşalım.) | |||||
| 2628) tall; (sıfat) | |||||
| uzun, boylu boslu, servi boylu | |||||
| He is tall and thin. (O, uzun ve zayıf.) | |||||
| 2629) tank; (isim) | |||||
| tank, depo, hazne | |||||
| The fuel tank exploded. (Yakıt tankı patladı.) | |||||
| 2630) tap; (fiil, isim) | |||||
| f.; hafifçe vurmak, suyunu akıtmak, tıpa takmak, para sızdırmak i.; musluk, tıkaç, tıpa | |||||
| Someone tapped at the window. (Birisi pencereye hafifçe vurdu.) | |||||
| 2631) tape; (isim, fiil) | |||||
| i.; bant, şerit, kaset, bant kaydı f.; kayda almak, banda çekmek | |||||
| I lent her my Michael Jackson tapes. (Ona Michael Jackson kasetlerimi ödünç verdim.) | |||||
| 2632) target; (isim, fiil) | |||||
| i.; hedef, erek, amaç f.; hedeflemek, amaçlamak | |||||
| Set yourself available targets. (Kendine ulaşabileceğin hedefler koy.) | |||||
| 2633) task; (isim, fiil) | |||||
| i.; görev, vazife,iş f.; görevlendirmek, iş vermek | |||||
| He accomplished his task. (Görevini başarıyla tamamladı.) | |||||
| 2634) taste; (fiil, isim) | |||||
| f.; tatmak, tat vermek, tadına gitmek i.; tat, lezzet | |||||
| The soup tastes good. (Çorbanın lezzeti güzel. | |||||
| 2635) tax; (isim, fiil) | |||||
| i.; vergi, vergilendirme, harç f.; vergi koymak | |||||
| They have to pay their tax until the end of this month. (Bu ayın sonuna kadar vergilerini ödemek zorundalar.) | |||||
| 2636) taxpayer; (isim) | |||||
| mükellef, vergi veren kimse | |||||
| Each taxpayer pays 300 dollars a year. (Her vergi mükellefi yıllık 300 dolar ödüyor.) | |||||
| 2637) tea; (isim) | |||||
| çay | |||||
| Would you like tea or coffee? (Çay mı istersin kahve mi?) | |||||
| 2638) teach; (fiil) | |||||
| öğretmek, eğitmek, ders vermek, ders anlatmak, öğretmenlik yapmak | |||||
| John teaches them English. (John onlara İngilizce öğretiyor.) | |||||
| 2639) teacher; (isim) | |||||
| öğretmen, muallim | |||||
| There is a growing need for qualified teachers. (Nitelikli öğretmen ihtiyacı artıyor.) | |||||
| 2640) teaching; (isim) | |||||
| öğretme, öğretim, öğretmenlik | |||||
| Teaching at a primary school is funny. (İlkokulda öğretmenlik yapmak eğlenceli.) | |||||
| 2641) team; (isim, fiil) | |||||
| i.; takım, ekip, tim, grup f.; takım oluşturmak, ekip kurmak | |||||
| The team is not playing very well this season. (Takım bu sezon çok iyi oynamıyor.) | |||||
| 2642) tear; (fiil, isim) | |||||
| f.; yırtmak, yırtılmak, kopmak i.;yırtık, gözyaşı | |||||
| I tore my shirt on the fence. (Gömleğimi çite takılıp yırttım.) | |||||
| 2643) teaspoon; (isim) | |||||
| çay kaşığı | |||||
| Add one teaspoon of salt. (Bir çay kaşığı tuz ekle.) | |||||
| 2644) technical; (sıfat) | |||||
| teknik | |||||
| They offer free technical support. (Onlar, ücretsiz teknik destek sunuyorlar.) | |||||
| 2645) technique; (isim) | |||||
| teknik, yöntem, fen | |||||
| We’ve improved our marketing techiques. (Pazarlama tekniklerimizi geliştirdik.) | |||||
| 2646) technology; (isim) | |||||
| teknoloji | |||||
| Modern technology has made our lives more comfortable. (Modern teknoloji, hayatlarımızı daha rahat bir hale getirdi.) | |||||
| 2647) teen; (isim) | |||||
| genç, delikanlı | |||||
| The teen readers showed a great interest to his book. (Genç okuyucular onun kitabına büyük ilgi gösterdi.) | |||||
| 2648) teenager; (isim) | |||||
| ergen, 13ile 19 yaş arasındaki kimse, delikanlı | |||||
| This magazine is for teenagers. (Bu dergi ergenler için.) | |||||
| 2649) telephone; (isim, fiil) | |||||
| i.; telefon f.; telefon etmek | |||||
| I made a telephone call. (Telefon görüşmesi yaptım.) | |||||
| 2650) telescope; (isim) | |||||
| teleskop | |||||
| We looked at the stars through a telescope. (Bir teleskop ile yıldızları izledik.) | |||||
| 2651) television; (isim) | |||||
| televizyon | |||||
| Please turn off the television. (Lütfen televizyonu kapat.) | |||||
| 2652) tell; (fiil) | |||||
| anlatmak, söylemek, demek, haber vermek | |||||
| Tell me what do you want to do? (Ne yapmak istediğini bana anlat.) | |||||
| 2653) temperature; (isim) | |||||
| sıcaklık, ısı, ısı derecesi | |||||
| The temperature will rise 5 degrees. (Sıcaklık beş derece artacak.) | |||||
| 2654) temporary; (sıfat) | |||||
| geçici | |||||
| I am looking for a temporary work. (Geçici bir iş arıyorum.) | |||||
| 2655) ten; (isim) | |||||
| on (sayı) | |||||
| The boy was just ten years old in this picture. (Çocuk, bu fotoğrafta yalnızca on yaşındaydı.) | |||||
| 2656) tend; (fiil) | |||||
| eğilimi olmak, meyletmek, yönelmek, yüz tutmak | |||||
| Women tend to live longer than men. (Kadınlar, erkeklerden daha uzun yaşamaya eğilimlidirler.) | |||||
| 2657) tendency; (isim) | |||||
| eğilim, yönelim | |||||
| I have a tedency to get nervous when I am hungry. (Açken sinirlenmeye eğilimim var.) | |||||
| 2658) tennis; (isim) | |||||
| tenis | |||||
| We are going to play tennis at the weekend. (Haftasonu tenis oynayacağız.) | |||||
| 2659) tension; (isim) | |||||
| tansiyon, gerilim, gerginlik | |||||
| The tension between two political leaders is increasing. (İki siyasi lider arasındaki tansiyon artıyor.) | |||||
| 2660) tent; (isim) | |||||
| çadır | |||||
| We pitched our tent in the woods. (Çadırımızı ormanlık alana kurduk.) | |||||
| 2661) term; (isim, fiil) | |||||
| i.; terim, dönem, devre, sömestr, yarıyıl f.; isimlendirmek, adlandırmak | |||||
| ‘Alto” is a musical term. (Alto, bir müzik terimidir.) | |||||
| 2662) terms; (isim) | |||||
| ara, koşullar, anlaşma koşulları, şartlar, ücret, fiyat | |||||
| I can’t work under these terms. (Bu koşullar altında çalışamam.) | |||||
| 2663) terrible; (sıfat) | |||||
| berbat, korkunç, müthiş, feci | |||||
| I saw a terrible dream. (Berbat bir rüya gördüm.) | |||||
| 2664) territory; (isim) | |||||
| bölge, arazi, mıntıka, yöre, memleket, toprak, kara | |||||
| The island is Greek territory. (Bu ada Yunan toprağı.) | |||||
| 2665) terror; (isim) | |||||
| terör, dehşet | |||||
| The people escaped from terror in their land. (İnsanlar ülkelerindeki terörden kaçtılar.) | |||||
| 2666) terrorism; (isim) | |||||
| terörizm | |||||
| The government is fighting against terrorism. (Hükümet terorizme karşı savaşıyor.) | |||||
| 2667) terrorist; (isim) | |||||
| terörist | |||||
| The terrorists released the hostages. (Teröristler rehineleri serbest bıraktı.) | |||||
| 2668) test; (isim, fiil) | |||||
| i.; test, deneme, deney, sınav f.; test etmek, denemek, sınamak, tahlil etmek | |||||
| When can I get my test results. (Test sonuçlarımı ne zaman alabilirim?) | |||||
| 2669) testify; (fiil) | |||||
| tanıklık etmek, şahitlik etmek | |||||
| There are several witnesse who will testify for the defence. (Savunma için tanıklık edecek bir sürü şahit var.) | |||||
| 2670) testimony; (isim) | |||||
| tanıklık, şahitlik, ifade verme | |||||
| Can I refuse to give testimony? (İfade vermeyi reddebilir miyim?) | |||||
| 2671) testing; (isim) | |||||
| deneme, sınav, test etme | |||||
| The people are against nuclear testing in their region. (İnsanlar, yaşadıkları bölgede nükleer deneme yapılmasına karşılar.) | |||||
| 2672) text; (isim, fiil) | |||||
| i.; metin f.; cep telefonundan mesaj atmak | |||||
| We read the text carefully. (Metni dikkatlice okuduk.) | |||||
| 2673) than; (edat) | |||||
| …den/ dan , -mektense | |||||
| He was much smaller than his brother. (Kardeşinden daha kısaydı.) | |||||
| 2674) thank; (isim, fiil) | |||||
| i.; teşekkür, şükran f.; teşekkür etmek | |||||
| Thank you for the meal. (Yemek için teşekkürler.) | |||||
| 2675) thanks; (isim, ünlem) | |||||
| i.; teşekkür ünl.; teşekkürler | |||||
| Thanks for your support. (Desteğin için teşekkürler.) | |||||
| 2676) that; (zamir, bağlaç) | |||||
| zm.; o, şu zf.; bu kadar, o kadar bağ.; diye, -dığı/-diği, ki | |||||
| Look at that man! (Şu adama bak!) | |||||
| 2677) the; (isim) | |||||
| bilinen veya hakkında konuşulan nesne ve insanları belirtmede isimlerden önce kullanılır | |||||
| What’s the matter? (Sorun nedir?) | |||||
| 2678) theater; (isim) | |||||
| tiyatro | |||||
| I used to go to the theater every month. (Eskiden her ay tiyatroya giderdim.) | |||||
| 2679) their; (zamir) | |||||
| onların | |||||
| Parents love their children equally. (Anne babalar, çocuklarını eşit derecede severler.) | |||||
| 2680) them; (zamir) | |||||
| onlara, onların | |||||
| I gave them notes for the exam. (Onlara sınav için notları verdim.) | |||||
| 2681) theme; (isim) | |||||
| tema, madde, konu | |||||
| The basic team of the article is climate change. (Bu makalenin ana teması iklim değişikliğidir.) | |||||
| 2682) themselves; (zamir) | |||||
| kendileri, kendilerine, kendilerini | |||||
| They have bought themselves a new car. (Kendilerine yeni bir araba aldılar.) | |||||
| 2683) then; (isim, sıfat, zarf) | |||||
| i.; o zamanlar s.; o zamanki zf.;o halde, öyleyse, ondan sonra | |||||
| Life was harder then because I didn’t have a job. (Hayat o zamanlar zordu çünkü bir işim yoktu.) | |||||
| 2684) theory; (isim) | |||||
| teori, kuram | |||||
| According to the theory of relativity, nothing can travel faster than light. (İzafiyet teorisine göre ışıktan daha hızlı giden bir şey yoktur.) | |||||
| 2685) therapy; (isim) | |||||
| terapi, tedavi, iyileştirme | |||||
| She underwent drug theraphy. (O, ilaç tedavisi gördü.) | |||||
| 2686) there; (zarf, ünlem) | |||||
| zf; orada, oraya, orası ünl.; şurada, işte… | |||||
| There are our friends over there. (Orada bizim arkadaşlarımız var.) | |||||
| 2687) therefore; (bağlaç) | |||||
| bu sebeple, bu yüzden, bu nedenle | |||||
| There is still too much to discuss. Therefore we should return to meeting. (Daha konuşulacak çok şey var. Bu nedenle toplantıya geri dönmeliyiz.) | |||||
| 2688) these; (zamir) | |||||
| bunlar | |||||
| I liked most these red shoes. (En çok bu kırmızı ayakkabıları beğendim.) | |||||
| 2689) they; (zamir) | |||||
| onlar | |||||
| Do you know, who they are? (Onların kim olduğunu biliyor musun?) | |||||
| 2690) thick; (sıfat) | |||||
| kalın, yoğun | |||||
| This book is too thick to read in a week. (bu kitap bir haftada okumak için çok kalın.) | |||||
| 2691) thin; (fiil, sıfat) | |||||
| f.; zayıflamak, inceltmek s.; zayıf, ince | |||||
| The walls are very thin. (Duvarlar çok ince.) | |||||
| 2692) thing; (isim) | |||||
| şey, nesne, obje, eşya, yaratık | |||||
| There are a lot of things I’d like to buy. (Almak istediğim çok şey var.) | |||||
| 2693) think; (fiil) | |||||
| düşünmek, anımsamak, aklından geçirmek | |||||
| I was thinking about you. (Seni düşünüyordum.) | |||||
| 2694) thinking; (isim, sıfat) | |||||
| i.; düşünme, fikir, düşünüş s.; düşünen | |||||
| What is the thinking behind the campaign. (Kampanyanın arkasındaki fikir nedir?) | |||||
| 2695) third; (isim, sıfat, zarf) | |||||
| i.; üçte bir s.; üçüncü, zf.; üçüncü olarak | |||||
| He came third in the race. (Yarışta üçüncü oldu.) | |||||
| 2696) thirty; (isim) | |||||
| otuz | |||||
| She is thirty now. (O şimdi otuz yaşında.) | |||||
| 2697) this; (zamir, zarf) | |||||
| zm.; bu, bunu, buna zf.; bu kadar, böylesine | |||||
| Is this your bag? (Bu senin çantan mı?) | |||||
| 2698) those; (zamir) | |||||
| onlar, şunlar | |||||
| Those are not my pencils. (Onlar benim kalemlerim değil.) | |||||
| 2699) though; (bağlaç) | |||||
| gerçi, -diği halde, oysa, -e karşın, rağmen | |||||
| They are very different, though they did seem to get on well. (Farklı olmalarına karşın iyi anlaşıyor gibi görünüyorlardı.) | |||||
| 2700) thought; (isim) | |||||
| düşünce, fikir, görüş, kanı | |||||
| I’d like to hear your thoughts on this matter. (bu konu hakkında senin düşüncelerini duymak isterim.) | |||||
| 2701) thousand; (isim) | |||||
| bin | |||||
| There were thousands of people there. (Orada binlerce insan vardı.) | |||||
| 2702) threat; (isim) | |||||
| tehdit, gözdağı, korkutma | |||||
| There is a real threat of war. (Gerçek bir savaş tehditi var.) | |||||
| 2703) threaten; (fiil) | |||||
| tehdit etmek, korkutmak, gözdağı vermek | |||||
| The attacker threatened them with a gun. (Saldırgan onları tabanca ile tehdit etti.) | |||||
| 2704) three; (isim) | |||||
| üç | |||||
| She has three brothers. (Onun üç oğlan kardeşi var.) | |||||
| 2705) throat; (isim) | |||||
| boğaz, gerdan | |||||
| I’ve got a sore throat. (Boğaz ağrım var.) | |||||
| 2706)through; (edat) | |||||
| vasıtasıyla, aracılığıyla, yoluyla, boyunca, başından sonuna dek, … nedeniyle | |||||
| Go through this way, and you will see the hospital on your right. (bu yol boyunca git, sağ tarafında hastaneyi göreceksin.) | |||||
| 2707) throughout; (zarf, sıfat) | |||||
| zf.; boyunca, baştan aşağı, tamamıyla, süresince s.; baştan başa | |||||
| The house was painted yellow throughout. (Ev baştan aşağı sarıya boyandı.) | |||||
| 2708) throw; (isim, fiil) | |||||
| i.; atış, fırlatma, atma f.; fırlatmak, atmak | |||||
| Can you throw me the ball? (Bana topu atar mısın?) | |||||
| 2709) thus; (zarf) | |||||
| böylece, böylelikle, dolayısıyla, bu nedenle | |||||
| Thus they decided that I was right. (Böylece haklı olduğuma karar verdiler.) | |||||
| 2710) ticket; (isim) | |||||
| bilet, fiş | |||||
| Did you get tickets for the concert? (konser için biletleri aldın mı?) | |||||
| 2711) tie; (fiil, isim) | |||||
| f.; bağlamak i.; bağlantı, ilişki, alaka, bağ | |||||
| They tied his hands with a rope. (Ellerini bir iple bağladılar.) | |||||
| 2712) tight; (sıfat) | |||||
| sıkı,sıkışık,dar, gergin | |||||
| She was wearing a tight pair of jeans. (Dar bir kot pantolon giyiyordu.) | |||||
| 2713) time; (isim,fiil) | |||||
| i.; zaman, süre, vakit, kez, defa, kere f.; zamanlamak, süre tutmak | |||||
| There was no time to complete the homework. (ödevi tamamlamak için zaman yoktu.) | |||||
| 2714) tiny; (sıfat) | |||||
| minik, minicik, ufacık | |||||
| The baby was too tiny when she was born. (Bebek, doğduğunda minicikti.) | |||||
| 2715) tip; (isim, fiil) | |||||
| i.; bahşiş, uç, taktik f.; tüyo vermek, bir yana yatmak, devrilmek | |||||
| He gave me some useful tips on how to save money. (Nasıl para biriktirileceği konusunda bana faydalı taktikler verdi.) | |||||
| 2716) tire; (fiil, isim) | |||||
| f.; yormak, yorulmak, usanmak, bıkmak i.; lastik, tekerlek | |||||
| My legs are beginning to tire. (Bacaklarım yorulmaya başlıyor.) | |||||
| 2717) tired; (sıfat) | |||||
| yorgun, bitkin | |||||
| I am too tired even to think. (Düşünmek için bile çok yorgunum.) | |||||
| 2718) tissue; (isim) | |||||
| doku, tuvalet kağıdı, kağıt peçete | |||||
| Your brain tissues have been damaged. (Beyin dokularınız zedelenmiş.) | |||||
| 2719) title; (isim) | |||||
| başlık, unvan | |||||
| I can’t remember the title of the book. (Kitabın başlığını hatırlayamıyorum.) | |||||
| 2720) to; (edat) | |||||
| karşı, -e doğru, -e karşı, için -mastar eki: -mek/-mak | |||||
| I walked to the home. (Eve doğru yürüdüm.) | |||||
| 2721) tobacco; (isim) | |||||
| tütün | |||||
| Tobacco advertising has been banned. (Tütün reklamı yasaklandı.) | |||||
| 2722) today; (isim) | |||||
| bugün, bu günlerde | |||||
| Today is my birthday. (Bugün benim doğum günüm) | |||||
| 2723) toe; (isim) | |||||
| ayak parmağı | |||||
| I stubbed my toe on the step. (Ayak parmağımı basamağa çarptım.) | |||||
| 2724) together; (zarf) | |||||
| birlikte, beraber, bir arada | |||||
| We grew up together. (Biz birlikte büyüdük.) | |||||
| 2725) tomato; (isim) | |||||
| domates | |||||
| I made a sandwich with lettuce and tomato. (Marul ve tomatesli sandviç yaptım.) | |||||
| 2726) tomorrow; (zarf) | |||||
| yarın | |||||
| We are leaving from Paris tomorrow. (Paris’ten yarın ayrılıyoruz.) | |||||
| 2727) tone; (isim, fiil) | |||||
| i.; ton, koyuluk f.; ton vermek, tonlamak, yumuşatmak | |||||
| Don’t speak to me in that tone of voice. (Bana bu ses tonuyla konuşma.) | |||||
| 2728) tongue; (isim) | |||||
| dil | |||||
| I tried to speak in their native language. (Onların anadilinde konuşmaya çalıştım.) | |||||
| 2729) tonight; (zarf) | |||||
| bu gece, bu akşam | |||||
| It’s very cold tonight. (Bu gece çok soğuk.) | |||||
| 2730) too; (sıfat, zarf) | |||||
| s.; çok, aşırı zf.; fazla, dahi, ayrıca, da | |||||
| This dress is too big for me. (Bu elbise benim için çok büyük.) | |||||
| 2731) tool; (isim) | |||||
| araç, alet, takım | |||||
| We need to use tools to open that box. (Kutuyu açabilmek için alet kullanmamız gerek.) | |||||
| 2732) tooth; (isim) | |||||
| diş | |||||
| I have just had a tooth out. (Dişimi çektirdim.) | |||||
| 2733) top; (isim) | |||||
| tepe, en üst, zirve, üst parça (kıyafet) | |||||
| Put the book on the top shelf. (Kitabı en üst rafa koy.) | |||||
| 2734)topic; (isim) | |||||
| konu, başlık | |||||
| The main topic of our conversation will be environmental issues. (Konuşmamızın ana konusu çevresel konular olacak.) | |||||
| 2735)toss; (fiil, isim) | |||||
| f.; tartışmak, saçmak, sarsılmak, kıpırdanmak, fırlatmak i.; atış (yazı turada), atma (top, gülle vb.), fırlatma | |||||
| He tossed me the ball. (Topu bana fırlattı.) | |||||
| 2736)total; (isim) | |||||
| toplam, toplamı, tutar | |||||
| How much money did you spend in total? (Toplamda kaç para harcadın?) | |||||
| 2737)totally; (zarf) | |||||
| bütünüyle, tamamıyla | |||||
| Your behaviour is totally unacceptable. (Bu davranışın tamamıyla kabul edilemez.) | |||||
| 2738)touch; (fiil) | |||||
| değmek, dokunmak, temas etmek, el sürmek | |||||
| Don’t touch that plate, it is still hot. (Tabağa dokunma, hala sıcak.) | |||||
| 2739)tough; (sıfat) | |||||
| zor, zorlu, güçlü, sağlam,çetin, sert | |||||
| It was a though decision to make. (Vermesi zor bir karardı.) | |||||
| 2740)tour; (fiil, isim) | |||||
| f.; gezmek i.; gezinti, tur; gezi , seyahat | |||||
| They made a tour of Europe. (Onlar Avrupa turu yaptılar.) | |||||
| 2741)tourist; (isim) | |||||
| turist | |||||
| This place is a popular tourist destination. (Burası popüler bir turist çeken yer.) | |||||
| 2742)tournament; (isim) | |||||
| turnuva, yarışma | |||||
| She attended the tennis tournament. (O, tenis turnuvasına katıldı.) | |||||
| 2743)toward; (edat) | |||||
| ed.; tarafına doğru, doğrultusunda, -e karşı, -e doğru s.; uysal, yumuşak başlı | |||||
| He acted fairly toward me. (Bana karşı dürüst davrandı.) | |||||
| 2744)towards; (zarf, edat) | |||||
| zf.; doğru, -e yönelik, karşı ed.; tarafına doğru | |||||
| He was friendly and kind towards me. (Bana karşı arkadaş canlısı ve kibardı.) | |||||
| 2745)tower; (isim) | |||||
| kule, hisar | |||||
| The Eiffel tower is a symbol of France. (Eyfel Kulesi Fransa’nın bir sembolüdür.) | |||||
| 2746)town; (isim) | |||||
| kasaba, şehir, ilçe, belde | |||||
| The town is far from here. (Kasaba buradan uzakta.) | |||||
| 2747)toy; (isim) | |||||
| oyuncak | |||||
| The children are playing with their toys. (Çocuklar oyuncaklarıyla oynuyorlar.) | |||||
| 2748)trace; (fiil, isim) | |||||
| f.; izlemek, izini sürmek i.; işaret, iz | |||||
| He disappeared without a trace. (Bir iz olmaksızın ortadan kayboldu.) | |||||
| 2749)track; (fiil, isim) | |||||
| f.; izlemek, takip etmek i.; yol, iz | |||||
| We followed the bear’s track in the snow. (Karda ayının izlerini takip ettik.) | |||||
| 2750)trade; (isim, fiil) | |||||
| i.; ticaret, alım satım, alışveriş f.; ticaret yapmak | |||||
| Trade between the two countries has increased. (İki ülke arasındaki ticaret arttı.) | |||||
| 2751)tradition; (isim) | |||||
| gelenek, adet, görenek | |||||
| You should have respect for traditions. (Geleneklere saygı duymalısın.) | |||||
| 2752)traditional; (sıfat) | |||||
| geleneksel, ananevi | |||||
| Their wedding was very traditional. (Düğünleri çok gelenekseldi.) | |||||
| 2753)traffic; (isim) | |||||
| trafik, gidiş geliş, kaçakçılık | |||||
| We were stuck in traffic and missed our flight. (Trafiğe sıkıştık ve uçağımızı kaçırdık.) | |||||
| 2754)tragedy; (isim) | |||||
| facia, felaket, trajedi | |||||
| It’s a tragedy that she died so soon. (Onun bu kadar yakın bir zamanda ölmesi trajediydi.) | |||||
| 2755)trail; (isim, fiil) | |||||
| i.; iz f.; iz sürmek, takip etmek | |||||
| The hounds were following the fox’s trail. (Tazılar tilkinin izini sürüyorlardı.) | |||||
| 2756)train; (isim, fiil) | |||||
| i.; tren f.; eğitmek, eğitim vermek, antrenman yapmak | |||||
| Hurry up! We will miss the train. (Çabuk ol treni kaçıracağız.) | |||||
| 2757)training; (isim) | |||||
| idman, eğitim, antrenman, alıştırma, egzersiz, kurs | |||||
| He had a good basketball training in the summer course. (Yaz kursunda iyi bir basketbol eğitimi aldı.) | |||||
| 2758)transfer; (isim, fiil) | |||||
| i.; devir, nakil, devretme, havale, aktarım, aktarma, transfer f.; aktarma yapmak, devretmek, transfer etmek, havale yapmak | |||||
| How can I transfer money from my bank account. (Banka hesabımdan nasıl para transfer edebilirim?) | |||||
| 2759)transferable; (sıfat) | |||||
| transfer edilebilir, devredilebilir | |||||
| This ticket is not transferable. (Bu bilet devredilemez.) | |||||
| 2760)transform; (fiil) | |||||
| dönüşmek, dönüştürmek, çevirmek, değiştirmek | |||||
| A new colour will transform your living room. (Yeni bir renk otorma odanızı değiştirecek.) | |||||
| 2761)transformation; (isim) | |||||
| dönüşüm, dönüştürme | |||||
| What a transformation! Your hair looks great. (Ne dönüşüm ama! Saçların harika görünüyor.) | |||||
| 2762)transition; (isim) | |||||
| intikal, geçiş, değişme , geçme | |||||
| We need a quick transition between the old system and the new one. (Eski sistem ile yenisi arasında hızlı bir geçişe ihtiyacımız var.) | |||||
| 2763)translate; (fiil) | |||||
| çevirmek, tercüme etmek | |||||
| The book has been translated into 12 laguages. (Kitap on iki dile çevrildi.) | |||||
| 2764)transportation; (isim) | |||||
| ulaşım,yer değiştirme, aktarım, ulaştırma, taşıma, taşımacılık, nakliye | |||||
| The transposition system made our job easier. (Yer değiştirme sistemi işimizi daha kolaylaştırdı.) | |||||
| 2765)travel; (fiil, isim) | |||||
| f.; gezmek, seyahat etmek, yolculuk etmek, dolaşmak i.; gezi, seyahat, yolculuk, sefer | |||||
| My biggest dream is to travel to Asian countries. (En büyük hayalim Asya ülkelerine seyahat etmek.) | |||||
| 2766)treat; (fiil) | |||||
| davranmak, muamale etmek, tedavi etmek, işlemden geçirmek | |||||
| You are treating like a little child. (Küçük bir çocuk gibi davranıyorsun.) | |||||
| 2767)treatment; (isim) | |||||
| muamele, davranış , tedavi, iyileşirme | |||||
| The doctor said that he need medical treatment. (Doktor, onun medikal tedaviye ihtiyacı olduğunu söyledi.) | |||||
| 2768)treaty; (isim) | |||||
| anlaşma, akit, pakt | |||||
| Fifteen countries signed the treaty. (On beş ülke anlaşmayı imzaladı.) | |||||
| 2769) tree; (isim) | |||||
| ağaç | |||||
| He fell down while he was climbing the tree. (Ağaca tırmanırken yere düştü.) | |||||
| 2770)tremendous; (sıfat) | |||||
| kocaman, muazzam, şahane, çok büyük, heybetli | |||||
| It was a tremendous experience. (Şahane bir deneyimdi.) | |||||
| 2771)trend; (fiil, isim) | |||||
| f.; yönelmek, eğilim göstermek, meyletmek i.; meyil, eğilim, moda, akım | |||||
| There is a growing trend towards colourful clothes. (Renkli kıyafetlere karşı artan bir trend var.) | |||||
| 2772)trial; (isim) | |||||
| duruşma, yargılama, yargılanma, deneme, sınama | |||||
| The trial is open to the public. (Duruşma halka açık.) | |||||
| 2773)tribe; (isim) | |||||
| kabile, kavim, aşiret, budun | |||||
| There are still tribes that live in Amaonian rainforest. (Hala Amazon ormanlarında yaşayan kabileler var.) | |||||
| 2774)trick; (fiil, isim) | |||||
| f.; oyuna getirmek, kandırmak i.; numara, hile, dalavere, aldatmaca | |||||
| We had to think of a trick to get past the guards. (Muhafızları atlatmak için bir numara düüşünmek zorunda kaldık.) | |||||
| 2775)trip; (isim, fiil) | |||||
| i.; seyahat, gezi, yolculuk, gezinti f.; seğirtmek, hafif adımlarla koşmak, sendelemek | |||||
| They took a trip with a boat. (Tekne ile seyahate çıktılar.) | |||||
| 2776)troop; (fiil, isim) | |||||
| f.; topluca ilerlemek, ilerlemek i.; topluluk, oymak (izcilikte), bölük, alay, tabur | |||||
| The Russian troops bombed the city. (Rus orduları şehri bombaladılar.) | |||||
| 2777)trouble; (isim) | |||||
| sorun, dert, bela, asksilik, sıkıntı, arıza, problem, rahatsızlık | |||||
| I think this situation might lead trouble. (Bence bu durum sıkıntıya yol açabilir.) | |||||
| 2778)truck; (isim, fiil) | |||||
| i.; kamyon, değiş tokuş f.; takas etmek | |||||
| The truck driver was too drunk. (Kamyon şoförü çok sarhoştu.) | |||||
| 2779)true; (sıfat) | |||||
| doğru, gerçek, sahi, hakiki | |||||
| The novel is based on a true story. (Roman, gerçek bir hikayaye dayanıyor.) | |||||
| 2780)truly; (fiil) | |||||
| tamamen, sahiden, tam olarak, cidden, samimiyetle, hakikaten | |||||
| I am truly sorry that I made such a big mistake. (Böylesine büyük bir hata yaptığım için hakikaten çok üzgünüm.) | |||||
| 2781)trust; (fiil, isim) | |||||
| f.; güvenmek, inanmak, itimat etmek i.; güven, itimat | |||||
| Trust her. She will never betray you. (Ona güven. Sana asla ihanet etmez.) | |||||
| 2782)truth; (isim) | |||||
| gerçek, gerçeklik, doğruluk, hakikat, | |||||
| I think she’s not telling the truth. (Bence doğruyu söylemiyor.) | |||||
| 2783)try; (fiil, isim) | |||||
| f.; denemek, sınamak, çabalamak, tecrübe etmek i.; deneme, uğraşma, çaba | |||||
| Just try to do your best. (Yalnızca elinden gelenin en iyisini yapmaya çalış.) | |||||
| 2784)tube; (isim) | |||||
| tüp, boru, tünel | |||||
| Can you buy a tube of toothpaste? (Bir tüp diş macunu alabilir misin?) | |||||
| 2785)tunnel; (isim) | |||||
| tünel, içgeçit | |||||
| We went through the tunnel. (Tünelin içinden geçtik.) | |||||
| 2786)turn; (fiil, isim) | |||||
| f.; dönmek,döndürmek,dönüşmek, çevirmek, yöneltmek i.; dönüş, dönme, sıra | |||||
| He decided to turn back to his work. (İşine geri dönmeye karar verdi.) | |||||
| 2787)TV; (isim) | |||||
| televizyon | |||||
| What’s on TV tonight? (Bu gece televizyondane var?) | |||||
| 2788)twelve; (isim) | |||||
| on iki | |||||
| This key opens the box twelve. (Bu anahtar on iki numaralı kutuyu açıyor.) | |||||
| 2789)twenty; (isim) | |||||
| yirmi | |||||
| She married at her twenty. (O, yirmi yaşında evlendi.) | |||||
| 2790)twice; (zarf) | |||||
| iki kez, iki kere, iki sefer | |||||
| I go swimming twice a week. (Haftada iki kez yüzmeye giderim.) | |||||
| 2791)twin; (isim) | |||||
| ikiz | |||||
| She is expecting twins. (O, ikiz bebek bekliyor.) | |||||
| 2792)two; (isim, sıfat) | |||||
| iki s.; iki tane | |||||
| May I have two cups of tea. (İki fincan çay alabilir miyim?) | |||||
| 2793)type; (fiil, isim) | |||||
| yazmak, daktilo ile yazmak i.; cins, tür, tip, sınıf | |||||
| Bungalows are a type of house. (Bungalowlar bir tür evdir.) | |||||
| 2794)typical; (sıfat) | |||||
| tipik, karakteristik | |||||
| This is a typical example of English poetry. (Bu, İngiliz şiirinin tipik bir örneği.) | |||||
| 2795)typically; (zarf) | |||||
| genellikle, tipik, tipik olarak | |||||
| Mothers typically worry about their children. (Anneler genellikle çocukları için endişelenirler.) | |||||
| 2796)ugly; (sıfat) | |||||
| çirkin, bet, nahoş | |||||
| What an ugly building! (Ne çirkin bir bina!) | |||||
| 2797)ultimate; (sıfat) | |||||
| son,lüks, en üst düzey, nihai | |||||
| Silk sheets are the ultimate luxury. (İpek çarşaflar en lüksüdür.) | |||||
| 2798)ultimately; (zarf) | |||||
| en sonunda, sonuçta, nihayetinde | |||||
| A poor diet wil ultimately lead to illness. (Zayıf beslenme eninde sonunda hastalığa yol açar.) | |||||
| 2799)unable; (sıfat) | |||||
| aciz, yapamaz, gücü yetmez | |||||
| I tried to contact him but was unable to. (Onunla irtibat kurmaya çalıştım ama olmadı.) | |||||
| 2800)uncle; (isim) | |||||
| dayı, amca | |||||
| I am going to visit my uncle. (Amcamı ziyaret edeceğim.) | |||||
| 2801)under; (edat, sıfat, zarf) | |||||
| ed.; altında, emrinde, idaresinde s.; alt, daha küçük, -den az zf.; aşağısına, aşağısında | |||||
| The baby hid under the table. (Bebek masanın altına saklandı.) | |||||
| 2802)undergo; (fiil) | |||||
| hastalık geçirmek, çekmek, katlanmak, sıkıntı çekmek, -e uğramak | |||||
| I underwent a surgery last month. (Geçen ay ameliyat geçirdim.) | |||||
| 2803)understand; (fiil) | |||||
| anlamak, idrak etmek, anlayışla karşılamak | |||||
| Do you understand what I mean? (Ne demek istediğimi anlıyor musun?) | |||||
| 2804)understanding; (isim, sıfat) | |||||
| i.; anlama, anlayış, kavrayış s.; anlayışlı | |||||
| The existence of God is beyond human understanding. (Tanrı’nın varlığı insan kavrayışının ötesindedir.) | |||||
| 2805)unfortunately; (zarf) | |||||
| maalesef | |||||
| Unfortunately, I won’t be able to come to the party. (Maalesef partiye katılamayacağım.) | |||||
| 2806)uniform; (isim,sıfat) | |||||
| i.; forma, üniforma s.; tekdüze, birörnek | |||||
| All students are wearing uniform. (Bütün öğrenciler üniforma giyiyorlar.) | |||||
| 2807)union; (isim) | |||||
| birlik, birleşme, sendika, dernek | |||||
| Germany is a member of European Union. (Almanya Avrupa Birliği’nin bir üyesidir.) | |||||
| 2808)unique; (sıfat) | |||||
| benzersiz, eşsiz, biricik, kendine has | |||||
| Everyone’s fingerprints are unique. (Herkesin parmak izi benzersizdir.) | |||||
| 2809)unit; (isim) | |||||
| ünite, birim, birlik, öğe | |||||
| The basic unit of society is the family. (Toplumun en küçük birimi ailedir.) | |||||
| 2810)United; (sıfat) | |||||
| birleşik, birleşmiş | |||||
| The commision is trying to build a united Europe. (Komisyon birleşmiş bir Avrupa inşa etmek istiyor.) | |||||
| 2811)universal; (sıfat) | |||||
| evrensel, genelgeçer | |||||
| Agreement on this issue is universal. (Bu konu üzerindeki anlaşma genelgeçerdir.) | |||||
| 2812)universe; (isim) | |||||
| evren, kainat, alem | |||||
| She lives in her little univerve on her own. (Kendi başına küçük evreninde yaşıyor.) | |||||
| 2813)university; (isim) | |||||
| üniversite | |||||
| Is there a university in this city? (Bu şehirde üniversite var mı?) | |||||
| 2814)unknown; (sıfat) | |||||
| bilinmez, bilinmeyen, tanınmayan | |||||
| The attacker’s identity remains unknown. (Saldırganın kimli hala bilinmiyor.) | |||||
| 2815)unless; (bağlaç) | |||||
| mediği sürece, -mezse, -medikçe | |||||
| Unless I am mistaken, she lives in here. (Eğer yanılmıyorsam o burada yaşıyor.) | |||||
| 2816)unlike; (sıfat, edat) | |||||
| s.; farklı, benzemeyen ed.; aksine, farklı olarak | |||||
| Jane is quite unlike her sister. (Jane kardeşinden çok farklı.) | |||||
| 2817)unlikely; (sıfat) | |||||
| olasılıksız, olasılık, dışı, beklenilmeyen | |||||
| The project seems unlikely to succeed. (Projenin başarılı olması olanaksız görünüyor.) | |||||
| 2818)until; (edat, bağlaç) | |||||
| ed.; ila, kadar, değin bağ.; -e kadar, ta ki | |||||
| Until now I have never been lived alone. (Şuana kadar hiç yalnız yaşamamıştım.) | |||||
| 2819)unusual; (sıfat) | |||||
| alışılmadık, olağandışı, sıradışı | |||||
| She has a very unusual name. (Onun çok sıradışı bir ismi var.) | |||||
| 2820)up; (edat, zarf, sıfat) | |||||
| ed.; yukarısına, yukarısında, yukarı zf.; yukarıya doğru, yukarda ünl.; yukarı! S.; dik, yüksekte | |||||
| They live up in the hill. (Tepelerin yukarısında yaşıyorlar.) | |||||
| 2821)upon; (edat) | |||||
| üstünde, üzerinde, üzerine | |||||
| They agreed upon the last decision. (Son karar üzerinde anlaştılar.) | |||||
| 2822)upper; (sıfat) | |||||
| üst, yukarıdaki | |||||
| There is a scar on his upper lip. (Üst dudağının üstünde bir yara izi var.) | |||||
| 2823) urban; (sıfat) | |||||
| kentsel, şehirsel | |||||
| The municipality financed the urban development. (Belediye kentsel gelişimi finanse etti.) | |||||
| 2824) urge; (isim, fiil) | |||||
| i.; dürtü f.; dürtmek, zorlamak | |||||
| She urged him to stay. (Onu kalmaya zorladı.) | |||||
| 2825) us; (zamir) | |||||
| biz, bizi, bize | |||||
| She refused to give us her dog. (Köpeğini bize vermeyi reddetti.) | |||||
| 2826) use; (fiil, isim) | |||||
| f.; kullanmak, harcamak, tüketmek, yararlanmak i.; kullanma, kullanım, fayda | |||||
| Can I use your phone? (Telefonunu kullanabilir miyim?) | |||||
| 2827) used; (sıfat) | |||||
| kullanılmış, alışkın, alışık | |||||
| I am not used to waking up so early. (Bu kadar erken kalkmaya alışkın değilim.) | |||||
| 2828) useful; (sıfat) | |||||
| kullanışlı, faydalı, yararlı | |||||
| His experiences might be useful to us. (Onun tecrübeleri bizim için faydalı olabilir.) | |||||
| 2829) user; (isim) | |||||
| kullanıcı | |||||
| Enter your user name. (Kullanıcı adınızı giriniz.) | |||||
| 2830) usual; (sıfat) | |||||
| olağan,her zamanki, alışılagelmiş | |||||
| He came home later than usual. (Eve her zamankinden daha geç geldi.) | |||||
| 2831) usually; (zarf) | |||||
| çoğunlukla, genellikle, genelde | |||||
| I usually go to work by car. (İşe genellikle arabayla giderim.) | |||||
| 2832) utility; (isim) | |||||
| kamu hizmet kuruluşu, hizmet programı, yararlılık, fayda | |||||
| You have to pay for utilities. (Kamu hizmet kuruluşlarına ödeme yapmalısın.) | |||||
| V | |||||
| 2833) vacation; (isim) | |||||
| tatil, boşaltma | |||||
| We are on vacation in Bodrum right now. (Şuan Bodrum’da tatildeyiz.) | |||||
| 2834) valley; (isim) | |||||
| vadi | |||||
| The valley is 20 km away. (Vadi 20 km uzaklıkta.) | |||||
| 2835) valuable; (sıfat) | |||||
| değerli, kıymetli | |||||
| Your advices are valuable for me . (Senin tavsiyelerin benim için değerli.) | |||||
| 2836) value; (isim, fiil) | |||||
| i.; değer, paha, kıymet, önem f.; değer vermek, paha biçmek | |||||
| The value of the euro has risen greatly. (Euro’nun değeri büyük ölçüde arttı.) | |||||
| 2837) variable; (sıfat) | |||||
| değişken, değişen | |||||
| This region’s climate is variable. (Bu bölgenin iklimi değişkendir.) | |||||
| 2838) variation; (isim) | |||||
| varyasyon, farklılık, çeşitlilik, değişme, dönüşme | |||||
| There are many diffrent cooking variation of this meal. (Bu yemeğin çok farklı pişirme yöntemleri var.) | |||||
| 2839) variety; (isim) | |||||
| çeşit, çeşitlilik | |||||
| This tool can be used in a variety of ways. (bu alet farklı çeşitlerde kullanılabilir.) | |||||
| 2840) various; (sıfat) | |||||
| çeşitli, farklı, türlü | |||||
| He quitted the job for various reasons. (İşini farklı nedenlerden dolayı bıraktı.) | |||||
| 2841) vary; (fiil) | |||||
| çeşitli olmak, değişmek, çeşitlenmek | |||||
| Class numbers vary between 10-20. (Sınıf numaraları 10 ila 20 arasında değişmektedir.) | |||||
| 2842) vast; (isim, sıfat) | |||||
| i.; büyüklük, büyük boşluk s.; engin, geniş, çok geniş | |||||
| There is a vast area of forest behind our house. (Evimizin arkasında çok geniş bir ormanlık alan var.) | |||||
| 2843) vegetable; (isim, sıfat) | |||||
| i.; sebze s.; bitkisel | |||||
| Green vegatables are the source of vitamin. (Yeşil sebzeler vitamin kaynağıdır.) | |||||
| 2844) vehicle; (isim) | |||||
| araç, vasıta, taşıt | |||||
| Are you the driver of this vehicle? (Bu aracın sahibi misiniz?) | |||||
| 2845) venture; (isim, fiil) | |||||
| i.; girişim, tehlikeli iş f.; riske atmak, tehlikeye atmak, cüret etmek, göze almak | |||||
| The business venture made him rich. (BU iş girişimi onu zengin etti.) | |||||
| 2846) version; (isim) | |||||
| versiyon, sürüm | |||||
| Thre are two versions of the game. (Oyunun iki sürümü var.) | |||||
| 2847) versus; (edat) | |||||
| karşı | |||||
| It is Germany versus France in the final match. (Final maçında Almanya Fransa’ya karşı.) | |||||
| 2848) very; (zarf, sıfat) | |||||
| zf.; çok, pek, gerçekten s.; gayet, çok, aynı, gerçek | |||||
| Very few people know him here. (Burada onu çok az kişi tanıyor.) | |||||
| 2849) vessel; (isim) | |||||
| damar, gemi, tekne, kap, tas, deniz taşıtı | |||||
| The nurse hit a blood vessel. (Hemşire damardan enjeksiyon yaptı.) | |||||
| 2850) veteran; (sıfat, isim) | |||||
| s.; emektar, kıdemli, gazi i.; eski asker, çok tecrübeli kimse | |||||
| He is Vietnam vet. (O, vietnam gazisi.) | |||||
| 2851) via; (edat) | |||||
| aracılığıyla, vasıtasıyla, üzerinden, yolu ile | |||||
| We flew home via Dubai. (Eve Dubai üzerinden geçtik.) | |||||
| 2852) victim; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kurban, kazazede s.; mağdur | |||||
| We will provide the earthquake victims food. (Deprem mağdurlarına yiyecek temin edeceğiz.) | |||||
| 2853) victory; (isim) | |||||
| zafer, galibiyet | |||||
| The team’s victory made everyone happy. (Takımın galibiyeti herkesi sevindirdi.) | |||||
| 2854) video; (isim) | |||||
| video | |||||
| We watched their wedding videos. (Onların düğün videolarını izledik.) | |||||
| 2855) view; (isim, fiil) | |||||
| i.; manzara, görüntü, görünüm, görüş alanı, görüş, bakış f.; görüntülemek, bakmak, incelemek | |||||
| His views on the subject were accepted. (Konu hakkındaki görüşleri kabul gördü.) | |||||
| 2856) viewer; (isim) | |||||
| izleyici, seyirci | |||||
| The programme attracted thousands of viewers. (Program binlerce kişinin ilgisini çekti.) | |||||
| 2857) village; (isim) | |||||
| köy | |||||
| We visited some villages in Spain. (İspanya’daki bazı köyleri ziyaret ettik.) | |||||
| 2858) violate; (fiil) | |||||
| ihlal etmek, bozmak | |||||
| You violated the international law. (Uluslararası hukuku ihlal ettin.) | |||||
| 2859) violation; (isim) | |||||
| ihlal, ihlal etme | |||||
| The violation of the treaty has some sanctions. (Anlaşmayı ihlal etmenin bazı yaptırımları var.) | |||||
| 2860) violence; (isim) | |||||
| şiddet, hiddet, zorlama, zorbalık | |||||
| The police used violence against the protesters. (Polis, göstericilere karşı şiddet uyguladı.) | |||||
| 2861) violent; (sıfat) | |||||
| şiddetli, zorlu, sert | |||||
| There was a violent reaction from the public. (Halktan sert bir tepki vardı.) | |||||
| 2862) virtually; (zarf) | |||||
| adeta, gerçekte, aslında | |||||
| He virtually admitted he was guilty. (Aslında suçlu olduğunu itiraf etti.) | |||||
| 2863) virtue; (isim) | |||||
| erdem, fazilet, doğruluk | |||||
| He led a life of virtue. (Erdemli bir hayat sürdü.) | |||||
| 2864) virus; (isim) | |||||
| virüs | |||||
| There is a virus infection in his body. (Vücudunda virüs iltihabı var.) | |||||
| 2865) visible; (sıfat) | |||||
| görünen, gözle görülür, görülür | |||||
| He showed no visible sign of emotion. (Gözle görülür bir duygu belirtisi yoktu.) | |||||
| 2866) vision; (isim) | |||||
| görme, tasavvur, hayal gücü, görü | |||||
| Cats have good night vision. (Kediler geceleri iyi görürler.) | |||||
| 2867) visit; (isim, fiil) | |||||
| i.; ziyaret, muayene f.; ziyaret etmek, görmeye gitmek, uğramak, muayene etmeye gitmek (doktor) | |||||
| For more information, visit our website. (Daha fazla bilgi için internet sitemizi ziyaret edin.) | |||||
| 2868) visitor; (isim) | |||||
| ziyaretçi | |||||
| We have got visitors from abroad. (yurtdışından ziyaretçilerimiz var.) | |||||
| 2869) visual; (sıfat) | |||||
| görsel | |||||
| She has a very good visual memory. (Çok iyi bir görsel hafızası var.) | |||||
| 2870) vital; (sıfat) | |||||
| hayati, yaşamsal, çok önemli, yaşayan | |||||
| Water is vital for us. (Su herkes için hayatidir.) | |||||
| 2871) voice; (isim, fiil) | |||||
| i.; ses, seda f.; söylemek, dile getirmek | |||||
| Can you hear my voice? (Sesimi duyabiliyor musun?) | |||||
| 2872) volume; (isim) | |||||
| hacim, cilt(kitap) | |||||
| She has an encyclopedia in 20 volumes. (20 ciltlik bir ansiklopedisi var.) | |||||
| 2873) volunteer; (isim) | |||||
| gönüllü | |||||
| Are there any volunteers to help me? (Bana yardım edecek gönüllü kimse var mı?) | |||||
| 2874) vote; (isim, fiil) | |||||
| i.; oy, rey, oylama f.; oylamak, oy kullanmak, oy vermek, ilan etmek | |||||
| He obtained 45% of the vote. (Oyların %45’ini aldı.) | |||||
| 2875) voter; (isim) | |||||
| seçmen | |||||
| The voters rate was about 85%. ( Seçmen oranı %85 civarındaydı.) | |||||
| 2876) voyage; (isim) | |||||
| sefer, yolculuk, deniz yolculuğu | |||||
| The voyage lasted 15 days. (Deniz yolculuğu 15 gün sürdü.) | |||||
| 2877) vulnerable; (sıfat) | |||||
| savunmasız, korunmasız, hassas | |||||
| He looked very vulnerable standing there on his own. (Orada kendi kendine otururken çok savunmasızdı.) | |||||
| W | |||||
| 2878) wage; (isim) | |||||
| ücret, maaş, aylık | |||||
| Wages will be paid on Monday. (Ücretler Pazartesi günü ödenecek.) | |||||
| 2879) wait; (fiil, isim) | |||||
| f.; beklemek, bekletmek i.; bekleme, bekleyiş | |||||
| I have been waiting for you for hours. (Saatlerdir seni bekliyorum.) | |||||
| 2880) wake; (fiil) | |||||
| uyanmak, canlanmak, uyanık kalmak | |||||
| I usually wake late on weekends. (Haftasonları genelde geç uyanırım.) | |||||
| 2881) walk; (fiil, isim) | |||||
| f.; yürümek, dolaşmak, gezinmek i.; yürüyüş, yürüme, gezinti | |||||
| The baby is just learning to walk. (Bebek, yürümeyi henüz öğreniyor.) | |||||
| 2882) wall; (isim, fiil) | |||||
| i.,duvar, set , sur f.; duvarla çevirmek | |||||
| I am going to paint the walls yellow. (Duvarları sarıya boyayacağım.) | |||||
| 2883) wander; (fiil, isim) | |||||
| f.; başıboş dolaşmak, amaçsızca dolaşmak i.; amaçsızca dolaşma | |||||
| He is wandering aimlessly. (Amaçsızca dolaşıyor.) | |||||
| 2884) want; (isim, fiil) | |||||
| i.; istek, arzu, gereksinme f.; istemek, arzu etmek, talep etmek | |||||
| Do you want some cake? (Biraz kek ister misin?) | |||||
| 2885) war; (isim) | |||||
| savaş, harp, cenk, muharebe | |||||
| The Second World War lasted six year. (İkinci Dünya Savaşı altı yıl sürdü.) | |||||
| 2886) warm; (sıfat, fiil) | |||||
| s.; ılık, sıcak, sıcak tutan, samimi f.; ısıtmak, ısınmak | |||||
| The weather is nice and warm today. (Hava bugün güzel ve sıcak.) | |||||
| 2887) warn; (fiil) | |||||
| uyarmak, ikaz etmek | |||||
| I tried to warn you but you didn’t listen. (Seni uyarmaya çalıştım ancak dinlemedin.) | |||||
| 2888) warning; (isim) | |||||
| uyarı, ikaz, ihtar | |||||
| There were no adequate warning table on the road. (Yolda yeterince uyarı tabelası yoktu.) | |||||
| 2889) wash; (fiil, isim) | |||||
| f.; yıkamak, yıkanmak, aşındırmak i.; yıkama, yıkanma | |||||
| Wash your hands before dinner. (Yemekten önce ellerini yıka.) | |||||
| 2890) waste; (fiil, isim) | |||||
| f.; israf etmek, boşa harcamak, saçıp savurmak i.; israf, atık | |||||
| Why do you waste your money on clothing? (Neden paranı giysiye vererek israf ediyorsun?) | |||||
| 2891) watch; (fiil) | |||||
| f; tv seyretmek, izlemek, bakmak , gözlemek, dikkat etmek, göz kulak olmak, nöbet tutmak i.; saat, kol saati , seyretme, gözetim, dikkat etme, nöbet, gözcü | |||||
| The children are watching cartoon on TV. (Çocuklar televizyonda çizgifilm izliyorlar.) | |||||
| 2892) water; (fiil, isim) | |||||
| f.; sulamak, ıslatmak, su vermek i.; su, su birikintisi | |||||
| May I have a glass of water? (Bir bardak su alabilir miyim) | |||||
| 2893) wave; (fiil, isim) | |||||
| f.; dalgalanmak, el sallamak i.; dalga, el sallama | |||||
| Huge waves were breaking on the shore. (Büyük dalgalar kıyıya vuruyordu.) | |||||
| 2894) way; (isim) | |||||
| yol, yön, taraf, yöntem | |||||
| Which way did John go? (John hangi taraftan gitti?) | |||||
| 2895) we; (zamir) | |||||
| biz | |||||
| We are close friends since our childhood. (Biz, çocukluğumuzdan beri yakın arkadaşız.) | |||||
| 2896) weak; (sıfat) | |||||
| cılız, güçsüz, zayıf, halsiz | |||||
| It rained all week. (Tüm hafta yağmur yağdı.) | |||||
| 2897) wealth; (isim) | |||||
| varlık, servet, zenginlik, bolluk | |||||
| His personel wealth is around 200 million dollars. (Onun kişisel serveti 200 milyon dolar civarında.) | |||||
| 2898) wealthy; (sıfat) | |||||
| varlıklı, zengin, servet sahibi | |||||
| Switzerland is a wealthy country. (İsviçre zengin bir ülkedir.) | |||||
| 2899) weapon; (isim) | |||||
| silah | |||||
| Choose your weapon. (Silahını seç.) | |||||
| 2900) wear; (fiil, isim) | |||||
| f.; giymek, takmak, yıpratmak, eskimek i.; giysi, giyim, yıpranma, eskime | |||||
| He was wearing a black suit. (O, siyah bir takım elbise giyiyordu.) | |||||
| 2901) weather; (isim) | |||||
| hava, hava durumu | |||||
| I won’t go out in this weather. (Bu havada dışarı çıkmam.) | |||||
| 2902) wedding; (isim) | |||||
| nikah, düğün | |||||
| Have you been invited to their wedding? (Onların düğününe davetli misin?) | |||||
| 2903) week; (isim) | |||||
| hafta | |||||
| He will be back in a week. (Bir hafta içinde dönecek.) | |||||
| 2904) weekend; (isim) | |||||
| hafta sonu | |||||
| Have a good weekend! (İyi hafta sonları!) | |||||
| 2905) weekly; (sıfat) | |||||
| haftalık | |||||
| Employees are paid weekly. (ÇalışanlaR haftalık ücret alıyor.) | |||||
| 2906) weigh; (fiil) | |||||
| tartmak, ağırlığında olmak | |||||
| How much do you weigh? (Kaç kilo ağırlığındasın?) | |||||
| 2907) weight; (isim, fiil) | |||||
| i.; ağırlık, tartma, tartı f.; ağırlık yapmak | |||||
| The average weight of a new born baby is about three kilos. (Yeni doğan bir bebeğin ortalama ağırlığı üç kilodur.) | |||||
| 2908) welcome; (ünlem, fiil) | |||||
| ünl.; hoş geldin, hoş geldiniz f.; konuk ağırlamak, hoş karşılamak | |||||
| It is a pleasure to welcome you to our home. (Sizi evimizde ağırlamaktan memnun oluruz.) | |||||
| 2909) welfare; (isim) | |||||
| refah, esenlik, yardım, iyilik | |||||
| We are worried about the country’s welfare. (Ülkenin refahı konusunda endişeliyiz.) | |||||
| 2910) well; (isim, sıfat, fiil, ünlem) | |||||
| i.; kuyu, hazne , apartman boşluğu s.; iyi, hoş f.; fışkırmak, kaynamak ünl.; peki, ha , şey | |||||
| Well, I will go myself. (Peki, kendim gideceğim.) | |||||
| 2911) west; (isim, sıfat, zarf) | |||||
| i.; batı s.; batıdaki zf.; batıya doğru, batıya | |||||
| The town is in the west of the city. (Kasaba şehrin batısında bulunuyor.) | |||||
| 2912) western; (sıfat, isim) | |||||
| s.; batı, batılı i.; kovboy romanı/ filmi | |||||
| It is one of the greatest work of Western art. (Bu, batı sanatının en büyük eserlerinden biridir.) | |||||
| 2913) wet; (fiil, isim) | |||||
| f.; ıslatmak i.; ıslak, yaş | |||||
| You will get wet. Take an umberalla. (Islanacaksın. Şemsiye al.) | |||||
| 2914) what; (ünlem, sıfat) | |||||
| ünl. ; ne s.; hangi | |||||
| What do you want? (Ne istiyorsun?) | |||||
| 2915) whatever; (sıfat, zamir) | |||||
| s.; her türlü, her çeşit zm.; herhangi, ne | |||||
| Whatever I do, I do with respect. (Ne yaparsam yapayım, saygıyla yaparım.) | |||||
| 2916) wheel; (isim) | |||||
| tekerlek, çark | |||||
| The wheels got all muddy. (Tekerlekler çamur olmuştu.) | |||||
| 2917) when; (zarf, bağlaç) | |||||
| zf.; ne zaman bağ.; -dığında/-diğinde, -dığı zaman, -iken, -ınca | |||||
| When you prepare the meal, please call us. (Yemeği yaptığın zaman bizi ara lütfen.) | |||||
| 2918) whenever; (zarf, bağlaç) | |||||
| zf.; herhangi bir zamanda bağ.; her ne zaman, ne zamanki, her ….-dığında | |||||
| You can come to me whenever you want. (Ne zaman istersen bana gelebilirsin.) | |||||
| 2919) where; (zarf, bağlaç) | |||||
| zf.; nereye, nerede bağ.; -dığı yerde | |||||
| Where do you want to go for dinner? (Akşam yemeği için nereye gitmek istersiniz?) | |||||
| 2920) whereas; (bağlaç) | |||||
| iken, halbuki, oysaki, madem ki | |||||
| Some of the students failed wherase other passed. (diğerleri geçerken bazı öğrenciler sınavdan kaldı.) | |||||
| 2921) whether; (bağlaç) | |||||
| -ip -meyeceğini, -ip -mediğini, | |||||
| You seem undecided whether to go or not. (Gidip gitmeme konusunda kararsız görünüyorsun.) | |||||
| 2922) which; (sıfat, zamir, bağlaç) | |||||
| s.; hangi zm.; hangisi, hangisini bağ.; ki o, -diği | |||||
| Which one do you prefer? (Hnagisini tercih edersin?) | |||||
| 2923) while; (bağlaç, isim) | |||||
| bağ.; iken, sırasında, süresince, oysa, olduğu halde i.; müddet, zaman | |||||
| While there is life, there is hope. (Hayat olduğu sürece umut da vardır.) | |||||
| 2924) whisper; (fiil, isim) | |||||
| fısıldamak i.; fısıltı | |||||
| What are you two whispering about? (Siz ikiniz neden fısıldaşıyorsunuz?) | |||||
| 2925) white; (sıfat) | |||||
| beyaz, ak, temiz, soluk, beyaz ırktan olan | |||||
| She bought a new white coat. (O, yeni beyaz bir mont aldı.) | |||||
| 2926) who; (zamir, bağlaç) | |||||
| zm.; kim, kimi, kime bağ.; ki o, -dığı | |||||
| Who is your sister? (Senin kız kardeşin kim?) | |||||
| 2927) whole; (sıfat) | |||||
| bütün, tam, tüm, tek parça | |||||
| He spent the whole day watching TV. (Bütün günü televizyon izleyerek geçirdi.) | |||||
| 2928) whom; (zamir, bağlaç) | |||||
| zm.; kimi, kim, kime bağ.; -dığı/-diği | |||||
| Whom did they invite to the wedding? (Düğüne kimleri davet ettiler?) | |||||
| 2929) whose; (zamir) | |||||
| kimin, ki onun, -en/-an | |||||
| Whose car is that? (Bu kimin arabası?) | |||||
| 2930) why; (zarf, isim) | |||||
| zf.; niçin, neden, niye i.; sebep | |||||
| Why are you so sad? (Neden böyle üzgünsün?) | |||||
| 2931) wide; (sıfat) | |||||
| geniş, açık, bol, enli, engin | |||||
| She has wide knowledge on this subject. (Bu konu hakkında engin bilgisi var.) | |||||
| 2932) widely; (zarf) | |||||
| yaygın biçimde, büyük oranda, geniş bir şekilde, iyice, geniş çapta, geniş ölçüde | |||||
| The proposal was widely accepted. (Teklif büyük oranda kabul edildi.) | |||||
| 2933) widepread; (sıfat) | |||||
| yaygın | |||||
| Alcohol problems are quite widespread in the society. (Alkol problemleri toplumda oldukça yaygın.) | |||||
| 2934) wife; (isim) | |||||
| karı, hanım, eş (kocanın), hatun | |||||
| I met the doctor’s wife. (Doktor’un karı ile tanıştım.) | |||||
| 2935) wild; (isim, sıfat) | |||||
| i.; yaban s.; yabani, vahşi | |||||
| He went to America to see wild animals. (Vahşi hayvanları görmek için Afrika’ya gitti.) | |||||
| 2936) will; (isim, fiil) | |||||
| i.; istek, vasiyet, vasiyetname, irade f.; dilemek, vasiyetle bırakmak, iradesini kullanmak | |||||
| In spite of what happened, she never lost the will to live. (Olanlara rağmen hiçbir zaman yaşamaya olan isteğini kaybetmedi.) | |||||
| 2937) willing; (sıfat) | |||||
| istekli, hevesli, gönüllü | |||||
| I am willing to help you. (Sana yardım etmeye gönüllüyüm.) | |||||
| 2938) win; (fiil, isim) | |||||
| f.; kazanmak, yenmek, galip gelmek i.; kazanç, kazanma, galibiyet, başarı | |||||
| Which team won? (Hangi takım kazandı?) | |||||
| 2939) wind; (isim, fiil) | |||||
| i.; rüzgar, yel f.;sarmak, dolamak, dolaşmak, kıvırmak | |||||
| The wind is blowing from the north. (Rüzgar kuzeyden esiyor.) | |||||
| 2940) window; (isim) | |||||
| pencere, camekan | |||||
| Close the window, please. (Pencereyi kapatın lütfen.) | |||||
| 2941) wine; (isim) | |||||
| şarap, şarap rengi | |||||
| We drank a glass of wine with some cheese. (Biraz peynirle şarap içtik.) | |||||
| 2942) wing; (isim) | |||||
| kanat | |||||
| The bird has beautiful small wings. (Kuşun güzel küçük kanatları var.) | |||||
| 2943) winner; (isim) | |||||
| galip, kazanan | |||||
| The winners of the competition will be awarded. (Yarışmanın kazananları ödüllendirilecek.) | |||||
| 2944) winter; (isim, sıfat) | |||||
| i.; kış s.; kışlık | |||||
| We went to France last winter. (Geçen kış Fransa’ya gittik.) | |||||
| 2945) wipe; (fiil, isim)ü | |||||
| f.; silmek i.;silme, temizleme | |||||
| She wiped her hands on a towel. (Ellerini havluya sildi.) | |||||
| 2946) wire; (fiil, isim) | |||||
| f.; telle çevirmek, telle bağlamak i.; tel, kablo, telgraf | |||||
| The telephone wires had been cut. (Telefonun kabloları kesilmişti.) | |||||
| 2947) wisdom; (isim) | |||||
| bilgelik, akıl, irfan | |||||
| Experience is a way to wisdom. (Deneyim bilgeliğe giden yoldur.) | |||||
| 2948) wise; (sıfat) | |||||
| bilge, bilgili, akıllı | |||||
| She is young but wise. (O genç ama bilgili.) | |||||
| 2949) wish; (fiil, isim) | |||||
| f.; dilemek, istemek, arzu etmek, temenni etmek i.; istek, dilek, arzu, temenni | |||||
| I wish you a happy new year. (Sana mutlu bir yeni yıl dilerim.) | |||||
| 2950) with; (edat) | |||||
| ile, ile beraber, birlikte, yanında | |||||
| I went shopping with my mom. (Annem ile birlikte alışverişe gittik.) | |||||
| 2951) withdraw; (fiil) | |||||
| geri çekilmek, geri almak, para çekmek, çekmek | |||||
| Both troops withdrew their forces from the region. (Her iki ordu da güçlerini bölgeden çekti.) | |||||
| 2952) within; (edat) | |||||
| içinde, içerisinde, kapsamında, zarfında | |||||
| I will be there within ten minutes. (On dakika içerisinde orada olacağım.) | |||||
| 2953) without; (zarf, edat) | |||||
| zf.; haricen, -meksizin ed.; -meden, olmaksızın , -sız/-siz | |||||
| I don’t go anywhere without you. (Sensiz hiçbir yere gitmem.) | |||||
| 2954) witness; (fiil, isim) | |||||
| f.; şahitlik etmek, şahit olmak i.; şahit, tanık, tanıklık | |||||
| I witnessed a murder. (Bir cinayete şahit oldum.) | |||||
| 2955) woman; (isim) | |||||
| kadın, hanım | |||||
| She is a married woman. (O, evli bir kadın.) | |||||
| 2956) wonder; (isim, fiil) | |||||
| i.; harika, muzice, şaşkınlık, şaşırma f.; merak etmek, şüphe etmek, şaşmak | |||||
| I wonder who is this guy. (Bu adamın kim olduğunu merak ediyorum.) | |||||
| 2957) wonderful; (sıfat) | |||||
| harika, müthiş, mükemmel | |||||
| You look wonderful! (Harika görünüyorsun!) | |||||
| 2958) wood; (isim) | |||||
| odun, tahta, ahşap | |||||
| He chopped some wood for the wood. (Şömine için biraz odun kesti.) | |||||
| 2959) wooden; (sıfat) | |||||
| ahşap, tahtadan yapılmış | |||||
| Mix the soup with a wooden spoon. (Çorbayı tahta kaşıkla karıştır.) | |||||
| 2960) word; (isim) | |||||
| sözcük, kelime, söz | |||||
| Do you know the words to this song? (Bu şarkının sözlerini biliyor musun?) | |||||
| 2961) work; (isim, fiil) | |||||
| i.; iş, çalışma, eser, yapıt f.; çalışmak, iş yapmak, işlemek, işe yaramak, çalıştırmak | |||||
| He has been working for twenty years. (O, yirmi yıldır çalışıyor.) | |||||
| 2962) worker; (isim) | |||||
| işçi, çalışan, eleman, amele | |||||
| We are look for qualified workers. (Nitelikli işçiler arıyoruz.) | |||||
| 2963) working; (sıfat, isim) | |||||
| s.; çalışan i.; çalışma, işleyiş | |||||
| She is a working mother. (O, çalışan bir anne.) | |||||
| 2964) works; (isim) | |||||
| çalışmalar, yapıtlar, tesis, fabrika, iş, atölye | |||||
| Works are going well. (İşler iyi gidiyor.) | |||||
| 2965) workshop; (isim) | |||||
| atölye çalışması, çalıştay | |||||
| They will join a drama workshop. (Onlar drama üzerine bir atölye çalışmasına katılacaklar.) | |||||
| 2966) world; (isim) | |||||
| dünya, yeryüzü, cihan, alem | |||||
| Spanish is spoken in many parts of the world. (İspanyolca dünyanın bir çok yerinde konuşuluyor.) | |||||
| 2967) worried; (sıfat) | |||||
| endişeli, merakta kalmış, endişe içinde | |||||
| She gave me a worried look. (Bana endişeli bir bakış attı.) | |||||
| 2968) worry; (isim, fiil) | |||||
| i.; endişe, kaygı, tasa, üzüntü, merak, kuruntu f.; merak etmek, endişelenmek, kaygılanmak, üzülmek | |||||
| Don’t worry about me. (Benim için endişelenme.) | |||||
| 2969) worth; (isim) | |||||
| değer, eder | |||||
| How much is this painting worth? (Bu tablonun değeri kaç para?) | |||||
| 2970) would; (fiil) | |||||
| istemek, -ecek/-acak, -ecekti, -erdi/-ardı | |||||
| She would look better with long hair. (Uzun saçla daha iyi görünürdü.) | |||||
| 2971) wound; (fiil, isim) | |||||
| f.; yaralamak, vurmak i.; yara, bere | |||||
| The nurse cleaned the wound. (Hemşire yarayı temizledi.) | |||||
| 2972) wrap; (fiil, isim) | |||||
| f.; sarmak, dolamak, paketlemek i.; sargı, örtü | |||||
| I wrapped the baby in a blanket. (Bebeği battaniyeye sardım.) | |||||
| 2975) write; (fiil) | |||||
| yazmak, yazı yazmak, kaleme almak | |||||
| The tecaher wrote the answers on the board. (Öğretmen cevapları tahtaya yazdı.) | |||||
| 2976) writer; (isim) | |||||
| yazar | |||||
| The writer expresses himself correctly in Turkish. (Yazar, kendini Türkçe’de doğru şekilde ifade edebiliyor.) | |||||
| 2977) writing; (isim) | |||||
| yazım, yazma, yazı | |||||
| He is professional on reading of ancient writing. (O eski yazı okuma konusunda uzman.) | |||||
| 2978) wrong; (sıfat, isim, fiil) | |||||
| s.; yanlış, uygunsuz, haksız i.; kötülük, zarar, haksızlık f.;kötülük etmek, haksızlık etmek | |||||
| That answer is wrong. (Bu cevap yanlış.) | |||||
| 2979) yard; (isim) | |||||
| bahçe, avlu, açıklık | |||||
| The children were playing in the yard. (Çocuklar bahçede oynuyordu.) | |||||
| 2980) yeah; (ünlem) | |||||
| evet, tamam | |||||
| Yeah, right. I got it. (Evet, doğru. Anladım.) | |||||
| 2981) year; (isim) | |||||
| yıl, sene | |||||
| The museum is open all year round. (Müze tüm yıl boyunca açık.) | |||||
| 2982) yell; (fiil, isim) | |||||
| f.; bağırmak i.; bağırma | |||||
| She yelled out in pain. (Acı içerisinde bağırdı.) | |||||
| 2983) yellow; (sıfat) | |||||
| sarı | |||||
| There were yellow flowers on her dress. (Elbisesinin üstüne sarı çiçekler vardı.) | |||||
| 2984) yes; (isim, ünlem) | |||||
| i.; evet, olumlu cevap ünl.; evet, tamam | |||||
| Is this your jacket? Yes, it is. (Bu senin ceketin mi? Evet.) | |||||
| 2987) yesterday; (zarf) | |||||
| dün | |||||
| Where were you yesterday? (Dün neredeydin?) | |||||
| 2991) yet; (zarf, bağlaç) | |||||
| zf.; henüz, daha, şimdiden, gerçi, yine de bağ.; ancak, oysa | |||||
| Are you ready? Not yet. (Hazır mısın? Henüz değilim.) | |||||
| 2992) yield; (isim, fiil) | |||||
| i.; verim, getiri, mahsul f.; ürün vermek, kazanç sağlamak, boyun eğmek, teslim olmak | |||||
| Rich soil yields good crops. (Zengin toprak iyi mahsul verir.) | |||||
| 2993) you; (zamir) | |||||
| sen, siz, seni, sana, sizi, size, sizler | |||||
| You said you knew me. (Sen beni tanıdığını söyledin.) | |||||
| 2994) young; (sıfat) | |||||
| genç, taze, yeni, küçük, yavru | |||||
| I am the youngest of three sisters. (Üç kız kardeşten en küçük olanı benim.) | |||||
| 2995) your; (zamir) | |||||
| senin, sizin | |||||
| Excuse me, is this your watch? (Afedersiniz bu kol saati sizin mi?) | |||||
| 2996) yours; (zamir) | |||||
| seninki, sizinki, senin, sizin | |||||
| Is he friend of yours? (O senin arkadaşın mı?) | |||||
| 2997) yourself; (zamir) | |||||
| kendin, kendini, kendine, kendiniz | |||||
| Don’t fool yourself. (Kendini kandırma.) | |||||
| 2998) youth; (isim) | |||||
| gençlik, delikanlılık | |||||
| He was very agressive in his youth. (Gençliğinde çok agresifti.) | |||||
| 2999) zone; (isim) | |||||
| bölge, alan, kuşak, zon, saha | |||||
| They are trying to strengthen the new trade zone. (Yeni ticaret alanını güçlendirmeye çalışıyorlar.) | |||||
| 3000) zoo; (isim) | |||||
| hayvanat bahçesi | |||||
| They took their children to the zoo. (Çocuklarını hayvanat bahçesine götürdüler.) | |||||